Kapak
Dr. Ramazan Balcı, Mecelle Okumaları: İspat Edilemeyen Suç, İsnat Edilemez
       

Dr. Ramazan Balcı, Mecelle Okumaları:

İSPAT EDİLEMEYEN SUÇ, İSNAT EDİLEMEZ

 

“Beraat-ı zimmet asıldır” (Mecelle Sekizinci Madde)

Zimmet lügatte bir sorumluluğu üzerine alma, söz verme anlamındadır. Sözünden dönmek kınanmayı gerektiren bir ayıptır. Bu yüzden verilen söz insanı sorumlu kılar. Hukuk dilinde insanın nefsi ve zatı için zimmet denildiği gibi, kendi lehine yada aleyhine bir tasarrufta bulunma yeteneğine  de zimmet denilmiştir.   Beraat, bir şeyden kurtulma, uzak olma, suçsuz olma gibi anlamlara gelir. Bu durumda kaide, bir şahsın zimmeti yani “nefis ve zatı”  her türlü borç ve suçtan uzaktır anlamına gelmektedir. (Atıf Bey 22) İnsanın zatı herhangi bir sorumluluk altında değildir.

Ali Haydar Efendi bu maddeyi doğrudan  "zât-ı insanın berâ’eti asıldır" şeklinde ifade etmiştir.  İnsan özü itibarıyla suçsuz doğar, sorumluluğu sonradan yaptığı işlemler ile ortaya çıkacaktır. (Ali Haydar , 8. Madde)

Her İnsanın lehinde ve aleyhinde olan işleri yapan bir şahsiyeti vardır. Bu şahsiyet insana bir kısım sorumluluklar karşılığında verildiği için zimmet adını alır.  Kuran’ın ifadesine göre bütün insanlar, daha ruhlar âleminde iken, Allâhü Teâlâ’nın “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” hitâbına karşı “Evet, Rabb’imizsin, biz buna şâhidlik edenlerdeniz” (A’râf Sûresi, âyet 172-173) şeklindeki cevapları ile,   ezelî bir “ahd ve zimmet” altına girmişlerdir. Demek zimmet, bu ezelî ahd ve sözleşmenin bir netîcesidir. Zimmet  Allah’ın yaratılışta İnsana verdiği fıtrattır. (Rûm Sûresi, âyet 30)

İnsan fıtratı gereği, vicdânın derinliklerinde bulunan Allah inancına dayanarak yaşayabilir. İnansın inanmasın âni bir tehlikeyle karşılaşan insan Allah diye nida eder,  Allah’a sığınır.   İnsan göklerin, yerin ve dağların kabul etmekten çekindikleri emâneti kabul etmiş, buna karşılık olarak da akıl ve zimmet denilen şahsiyet / nefis verilmiştir. Akıl ve zimmet aynı zamanda insana bir takım haklar ve sorumluluklar da yükler  (Karakılıç, Fıkıh Usulü s.425)

Yaratılmış olmanın insan fıtratına yüklediği zimmet; “Hâlık-ı Kâinat'ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir.” İnsanın zimmeti Allah’a karşıdır. Onu tanımak ve varlığı konusunda kesin bir şuur sahibi olmak, İnsan olmanın zorunlu bir sonucudur. (Bediüzzaman, Şualar, s. 101)

Görüldüğü gibi insan -Allah’tan başka- hiçbir şeye karşı borçlu ve sorumlu yaratılmamıştır.  Hiçbir iddia onun bu vasfını ortadan kaldıramaz. Asıldaki ve görünüşteki bu tabii durumun aksini iddia eden, bir delil getirmek zorundadır. Delilsiz bir itham karşısında kalan şahıs, yalnızca yemin ederek masumluğunu korur. (Süleyman Hasbi s. 31) Bu kural “delil iddia sahibinin borcu, yemin masumluğu korumak isteyenin hakkıdır” şeklinde formüle edilmiştir.

"Berâet-İ zimmet asıldır" maddesi Mecelle şarihleri tarafından daha çok borçlar hukuku ile ilgili olarak yorumlanmış, "kişinin aksine bir delil bulununcaya kadar borçsuz olduğu, yada borcun miktarı konusunda alacaklı delil getirmedikçe borçlunun sözünün esas alınacağı” şeklinde yorumlanmıştır. (Ruh-ı Mecelle ve diğerleri)

Oysa bu madde Müslüman zihnin temel yapı taşlarından biridir, gündelik hayatta bir çok konuyu bu maddenin çerçevesi içinde değerlendirmek mümkündür. Başkaları hakkında ileri sürülen her türlü iddianın ispatlanması zorunluluğu vardır. Gıybet ve iftiraya varan iddialar ahiret hayatını bozmanın yanında, insanın kerametini küçülten, toplum hayatını zehirleyen bir etki yaparlar. Yalanın çirkinliği insanın temiz fıtratını ürkütmeli iken, maalesef her bir hava zerresini kirletecek kadar çirkin sözler, asılsız iddialar, sosyal medya araçları ile atmosfere pompalanmaktadır. Gök kubbe bu çirkin sözleri taşıyamaz hale geldiğinde insanların üzerine çökecektir.

İslam hukuku bu güzel kaideye sahip olmasına rağmen yönetimlerin bunu her halükarda dikkate aldığı söylenemez. (Bu maddeyi Bilinmeyen Osmanlı yazarı Hz. Ömer’e dayandırır "İslâm'da hiç kimse haksız olarak tevkif edilemez. Bir mahkeme kararı olmadan kimsenin hürriyeti kısıtlanamaz") (Akgündüz, s. 405) Saltanat hukuku ibret-i müessire esasına dayandığı için çoğu zaman devlet adına şahsî hukuklar zayi edile gelmiştir. Milletin menfeati için şahsın hukuku feda edilir anlayışı genel geçer bir ilke halinde hala yaşamaktadır.

Tarihî bir anekdot:

Hamidiye Kahramanı diye bilinen ve mütarekeyi imzalayan heyetin başında bulunan Rauf Bey, (Orbay) Cumhuriyetin ilanı sırasında mecliste bulunmuyordu. Osmanlı saltanatının kaldırılıp yerine Cumhuriyet ismi altında şahsî bir saltanat kurulmasından endişe ediyordu. Galiba İstanbul’da bazı gazetecilerle bu endişesini paylaşmıştı. Meclise geldiğinde artık o bir suçluydu. Olayı nutuk şöyle anlatır:

Rauf Bey "Şiarımız, mesleğimiz, bilâkaydüşart, hâkimiyeti milliye esasıdır" dedi. Yunus N a d i Beyin sadası işitildi: "Cumhuriyet!.." Rauf Bey cevap vermedi. Başladığı cümleyi şu suretle ikmal etti: "Hâkimiyeti milliyenin yegâne tecelligâhı,  Büyük Millet Meclisidir." Yine "Cumhuriyet" sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.

Ali Saip Bey (Kozan) : "Cumhuriyet!.." dedi. Rauf Bey, Ali Saip Beyle konuşmaya başladı. İhsan Bey müdahale etti: "İfade-i âliniz sarih değildir Rauf Beyefendi" dedi. Rauf Bey: "Sarihtir. Çok rica ederim İhsan Beyefendi." İhsan Bey: " O kadar sarih değildir. Uzun zamandan beri zatıâlinizle anlaşamadık!" Rauf Bey, İhsan Beyin yüksek adalet hissiyle mütehassis bulunduğundan, hâkimlik etmiş olduğundan bahsederek ona dedi ki: "Beraat-i zimmet asıldır. Aksini ispat edemedikçe, bir tarafı suizan altında bulundurmak ve böyle ifade etmek doğru değildir." İhsan Bey cevap verdi: "Hakikati ifade etmiyen maznundan şüphe etmekte hâkim haklıdır"

Rauf Bey — Sizin her vakit ve her tereddüt ettiğiniz zamanda, ben tekrar yemin ve kasem etmeye mecbur muyum?" dedi. "Mecbursun" sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere: "Hayır Efendiler, kimsenin kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur" karşılığını verdi. (Nutuk, c II, s. 72) Bir defa şüphelenmişlerdi  Rauf Bey bir daha suçsuz olduğunu ispatlayamadı, ülke dışına çıkmak zorunda kaldı.

Sadece Rauf Bey’den şüphe etmiyorlardı. Halkın ekseriyeti suçluydu. Milletin beraat-i zimmeti var mıdır tartışması uzun süre mecliste devam etti. Milli mücadelenin şerefini halka vermek istemeyen jakoben Kemalîler, istiklal mahkemelerini kurup muhaliflerini kısa yoldan temizlediler.

Yakın zamana kadar halkın boğazına geçirilen bir meşhur 141-142 ve 163. maddeleri vardı anayasamızın! Bir şahıs falan adreste bir kominist var, bir nurcu ayin yapıyor diye bir ihbarda bulunur, insanlar sorgusuz sualsiz içeri alınır, aylarca yatar, işin sonunda şansı yaver giderse insaflı bir hakim dosya için “bu adam yeteri kadar yatmış, bu suçun ancak bu kadar cezası var” der, gariban arkasına bakmadan kaçar giderdi. Oysa dünya saadeti, halk ve devletin karşılıklı güven duygusu ile sağlanabilirdi.

Nebevî hukukun çağlar üstü güzelliğini içselleştiremedik! İslam coğrafyasının bu günkü hali bu durumun bir şahidi değil mi?

 

 

 


Bu Haber 833 Defa Okunmuştur.

Habere Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Habere Yapılan Yorumlar