7 Yıl Kaç Akçeye İpotek Olunur?
03.05.2015        

7 YIL KAÇ AKÇEYE İPOTEK OLUNUR?

Koray Şerbetçi

 

 

 

Hikâye, Osmanlı Devleti’nin batıdan yükselen buharlı motorun dumanı altında maddi ve manevi ciğerlerinin tıkandığı, soluğunun kesildiği 19.asırda geçiyor.

Yeni bir düzen kurup, Osmanlı’nın soluklanmasını sağlamaya çalışan musikişinas sultan III. Selim’e karşı, bir medeniyeti ve inancı temsil memuriyetinde olan devlet yapısını kurtarmayı kendi küçük hesaplarına kurban eden kızgın kalabalık, ipinden boşalmış azgın bir boğa gibi saldırıya geçti. Sultanı tahtından eden bu kalabalık, neredeyse kadrosunun tamamını da hayatından etti. Bu kadronun içinde canını kurtaramayan görevlilerden biri de saray kethüdalarından Yusuf Ağa idi.

Devlet geleneğidir Osmanlı’da. Devlet eliyle yaşamı sonlandırılanların malı mülkü onlara bu mülkiyeti edinmeyi lütfetmiş sayılan devlete kalır.  İşte bu anlayış çizgisinde maktul kethüda Yusuf Ağa’nın da biriktirdiği tüm dünyalığı müsadere edilmiştir. Fakat ağanın malları arasında bulunan küçük bir kilitli sandık ilginç hadiselere sebep olacaktır. Malları inceleyen heyet, bu kilitli sandığı açarlar ve içinde bir senet bulurlar. Senet, kethüda Yusuf Ağa ile devrin ünlü bestekarlarından Sadullah arasında yapılmış bir alış veriş sözleşmesidir. Buraya kadar her şey normal. Fakat garip olan şey, sandıktan çıkan senet okununca ortaya çıkar. Zira bu bilinen bir alış veriş serveti değildir. Ne mi yazıyordu senette? Bakalım:

 “ Beşiktaş nahiyesi’nin Paşa mahallesinde oturan devletlü ve inayetlü kethüda İsmail Ağa oğlu Yusuf Ağa hazretlerinin, sahil hanelerinde toplanan meclis huzurunda Ahmet Ağaoğlu Hacı Sadullah Ağa kendi rızası ile Levh-i Mahfuz’da bulunan ömrünün yedi senesini adı geçen Yusuf Ağa hazretlerine bağışladığı, Yusuf Ağa’nın da bunu kabul ettiği yazılarak tasdik edildi.”

Evet, bestekâr Sadullah Ağa, ömrünün yedi yılını kethüda Yusuf Ağa’ya satar. Mekke kadılığı da yapmış devrin Galata kadısı Haffafzade Mehmet Emin Efendi’de şahitler huzurunda bunu onaylar. Tabi belge ortaya çıkınca;  saray, Bab-ı Âlî ve ilmiye çevrelerinde kıyamet kopar. Aklen ve şer’en anlamsız olan bu olay ve hele de bunun belgelendirilmesi skandal olarak sayılır. Belge hükümsüz ilan edilir ve bu belgeyi onaylayan kadı ile şahitler sürgün olurlar.

Şimdi 19.asrın başlarında cereyan eden bu olayı okuyan biz 21.asrın insanları gülüyoruz ve olayın ne kadar akıl sınırları dışında ve belki de gülünç olduğunu söylüyoruz değil mi? Şimdi bir de olaya başka bir açıdan bakalım. Muhakkak büyük ölçekli ihtiyaçlarınız olmuştur. Tıpkı ev, araba vb. gibi. Orta ve küçük ölçekli geliri olan biriyseniz bu ihtiyacınızı giderirken birden ortaya nakit para koyamayacağınız için, bir bankanın yolunu tutup kredi de istemişsinizdir. Şimdi hatırlayın sahneyi; banka görevlisinin size uzattığı kimi beş yıl kimi on yıl tutan borç senedini imzalarken, aslında Sadullah Ağa’dan ne farkınız var? Sadullah Ağa’nın bir bedel ile ömründen yedi yılını satması akıl dışı ve gülünç gelirken, edineceği ev ve araba için alacağı krediye çalışıp kazanacağı ileriki yıllarda kazanacağı parayı ve dolayısıyla daha yaşayacağının garantisi olmayan ömrünün bir kısmını rehin veren insan arasında ne fark vardır ki? Ben baştan size söyleyeyim hiçbir fark yoktur!

Peki, o zaman bu akıl dışı ve gülünç durumu biz 21.asrın insanlarına aklî bir iş olarak gösteren hangi ruhsal ve zihinsel etkenlerdir? Sırrı “tüketim asaleti” kavramında gizlidir. Buna göre tüketim iki şekilde değerlendirilir: asıl tüketim, yan tüketim. Asıl tüketim; insanın yaşamından çıkarılınca yaşamın duracağı tüketimdir. Yan tüketim ise hayattan çıkarılınca hayatın kalitesinin düştüğü ama hayatın yine sürdüğü şeydir.

Ama modern zamanlar öncelikle 20.asırdan başlayarak yan tüketime yüklendiler. Çünkü asıl tüketim üretim çıtasını sabit tutarken, yan tüketim daha hızlı ve kârlı bir alandı.

Modern insanlarca adeta bir ilah gibi varsayılan “Piyasa” ve onun inananları kârlarına kâr katmak için iki yol izlediler: piyasa için yeni ürünler icat etmek ve bu ürünleri satın alacak kişileri reklamlar yoluyla o ürüne ihtiyacı olduğuna inandırmak.

Böylece ekonomik gücünün yetmediği ürünleri kazancında bir miktar tasarruf ederek biriktiren ve dilediği meblağ birikince satın alan bir ekonomik anlayışa sahip kişiler yerine sabredemeyen, hemen sahip olmak isteyen, şimdi alan ve altı ayda, on iki ayda, beş yılda ve on yılda taksitle ödeyen kişiler kalabalığı oluşturuldu. Oluşturuldu da ne oldu? Hırslarına esir daha doğrusu hırslarını kışkırtma mekanizmalarına sahip olanlara esir kitleler ortaya çıktı. Bir sırığa tutturulmuş gıdayı yakalamak için sürekli çabalayan, ona ulaşamayan ama bu çabasıyla kendine koşulmuş arabayı ve o arabadaki yükleri çektiğini fark etmeyen kitleler oluştu. İnsanın hırslarını kamçılayanlar, kitleleri kendi sistemlerinin bilinçsiz çekici gücü yaptılar.

İlahi kelamın ikazına kulak vermemenin bilinçsizliğidir yaşanan. “O gün cehenneme: Doldun mu? Deriz. O: Daha var mı? der.” (Kaf/30)İkazını anlayamayan 21.asrın insanı, reklamların tılsımı ile piyasaya sürekli “Daha var mı?” seslenişinin çılgınlığı sonucu kendisini, yaşamını ve çevreyi bir cehenneme çevirdiğini bilmeden koşturur.

Ama tüketim ürünleri ne kadar artarsa insanlığın doğal yapısından sapması da o kadar artacaktır.  Şimdi, geleceğini taksitleri ile rehin veren modern çağın insanı, sahte piyasa mabudunun inananı, ciddi ve haysiyetli hatta aklî bir iş yapıyor oluyor da,  Levh-i Mahfuz’daki ömrünün yedi yılını Kethüda Yusuf Ağa’ya satan bestekar Sadullah Ağa neden akıl dışı ve gülünç bir iş yapıyor olsun ben pek anlayamadım.

Zira geleceğini taksitle sahte piyasa mabuduna rehin veren çağımızın o pek rasyonel yani her bir işi akıl terazisinin kefesine koymadan adım atmayan modern insanı, bu hali ile seçme, karar alma ve değiştirme gücünü de bilmeden kaybettiğinin farkında mıdır? Elbette değildir. Eskinin firavunları ve nemrutları zincire vurduğu kalabalıklara kamçılarını şaklatarak ve zincirleri şakırdatarak açıkça “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyorlardı. Onlar da bileklerini bükemeyeceklerini anladıkları bu güçler karşısında esir olduklarını biliyorlardı. Ama bugün Sadullah Ağaya gülen, Firavunun tebaasına köle diyen modern insanlar, görünürde hür olduklarını sanırken; kültürel, sanatsal ve ekonomik zevklerinin ve tercihlerinin piyasanın isteği ve tılsımları ile oluşturulan atmosferin tutsağı olduklarından habersiz yaşayıp gidiyorlar.

Ne diyelim, Mahatma Gandi’nin dediği gibi; “Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil.”

 


Bu Yazı 2791 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar