AYASOFYA CAMİİ DAVASI
..        

1 Şubat Ayasofya Camii'nin ibadete kapatılarak , müzeye çevrilişinin yıl dönümü . Konunun önemine binaen Ayasofya davasını hafızalarımızda yeniden canlandırmak istiyoruz.
Ayasofya Camii'nin maruz bırakıldığı mahzun , boynu bükük ve hüzünlü hâl , yalnız Türkiye'de değil bütün Alem-i İslam'da hamiyetperver , şuurlu mü'minlerin yüreklerini dağlamakta ve gönüllerini ızdıraplar içerisinde bırakmaktadır .
Ayasofya Camii, bizlere Hz. Fatih Sultan Mehmet'in emanetidir . Hz. Peygamber ( s.a.v.) in övgüsüne mazhar olabilmek ümidi ile tüm mü'minlerin gönlünde bir sevda haline gelen “Konstantiniyye'nin” fethi ve İstanbul oluşunun beratı , tapu senedidir Ayasofya. Fetih'den sonra minarelerinden tam 500 yıl Ezan-ı Muhammed'i okunan Ayasofya Camii , iman nurunun küfür ve şirk karanlıklarına ; Hilal'in de Haç'a üstünlüğünün belgesidir .
Ancak emanet muhafaza edilemedi . Fethin sembolü korunamadı . 1934 yılından sonra ; Fatih'in emaneti , fethin sembolü , İslam'ın gururu ve Hilalin Haça üstünlük belgesi olan Ayasofya Camii , ibadete kapatılarak müze yapıldı .
Ayasofya Camii , bugün mahzun ve boynu bükük . Belki de Fatih'in torunlarına kırgın ve bizleri ayıplıyor . Ayasofya hüzünlü ve donuk hali ile , belki de Fatih'in 21.yüzyıldaki torunlarını vefasızlıkla , basiretsizlikle , ferasetsizlikle , hamiyetsizlik ve gayretsizlikle suçluyor.
Ayasofya Camii'nin mahzun haline ne kadar ağlasak , yüreklerimizi dağlayıp ağıtlar yaksak yeridir . Canımız yandıkça yanmalı , yüreklerimiz dağlandıkça dağlanmalıdır .
Ayasofya Camii'nin asli haline dönüştürülerek tekrar ibadete açılması , Fatih'in torunları olan yüce milletimiz için hem bir vefa borcu , hem bir görev ve sorumluluk , hem de milli bir haysiyet ve şeref davasıdır . Çünkü Ayasofya bir semboldür . Ayasofya bir bayraktır . İman-küfür ve Hilal-haç mücadelesinde Hilalin Haça galibiyetinin tescilidir Ayasofya Camii .
Dolayısıyla Ayasofya, Müslüman Türk'ün izzeti , şerefi , onur ve haysiyetidir . Batı karşısında hür ve dik duruşunun ifadesidir. Ayasofya Camii'nin yeniden ibadete açılması, ülkemizin tam bağımsızlığını kazandığının; baskı , müdahale ve yönlendirmelerden kurtulduğunun,hakimiyetin millete geçtiğinin göstergesi ve sembolü olacaktır.
Onun için Ayasofya Camii davası, sürekli canlı tutulmalı ve bu milli davaya hizmet için , himmet sahibi gönül erlerinin yürekleri heyecanla yanıp tutuşmalıdır .
Hamiyet sahibi gönül erlerinin asla göz ardı etmemeleri gereken bir gerçeğe dikkat çekmek istiyoruz : Ayasofya Camii'nin tekrar kiliseye dönüştürülmesi amacıyla Amerika ve Avrupa da yazılan ve yayınlanan makale ve kitapların sayısı on binlerce adet ile ifade edilmektedir . Binlerce internet sitesi sırf bu menhus amaca hizmet için yayın yapmaktadır . Roma İmparatorluğunu canlandırmak amacıyla kurulan Bizans Enstitüleri harıl harıl çalışmaktadır . Kısacası Hıristiyanların Ayasofya Camii'ni tekrar kiliseye dönüştürmek için yaptığı yayınlar , faaliyetler ve gösterilen gayretleri , Müslümanların Ayasofya Camii'ni tekrar ibadete açmak için gösterdikleri gayretten , yapılan yayın ve faaliyetlerden binlerce kat fazladır . Bu manzara karşısında , hamiyetperver , şuurlu Müslümanlar ibretle düşünmeli ve “Ayasofya Camii'nin tekrar ibadete açılması davasına” dört elle sarılmalıdırlar .
Ayasofya Camii'nin tekrar ibadete açılması davasına hizmet etmek , Tefekkür Dergisinin varlık nedenlerinden ve temel yayın politikalarından biridir . Onun için biz her vesile ile Ayasofya Camii'nin mahzun halinden duyduğumuz rahatsızlığı dile getireceğiz . Sık sık Ayasofya Camii'nin yüzünü güldürme davasına matuf yayınlar yapacağız . Ayasofya Camii tekrar ibadete açılıncaya kadar bıkmayacağız , usanmayacağız , yazacağız , çizeceğiz , düşüneceğiz , konuşacağız , ağıtlar yakıp marşlar söyleyeceğiz ve bütün zerrelerimizle karınca misali bu kutsal davaya hizmet edeceğiz .
Ayasofya Camii hakkında sağduyu sahibi değerli yazar ve ilim adamlarımızın çok kıymetli çalışmaları ve yayınları mevcut . Bizde malumu ilan makamında da olsa ; bu milli davayı hafızalarımızda canlı tutabilme namına , özet mahiyetinde genel bir değerlendirme yapmak istiyoruz .
AYASOFYA'NIN TARİHÇESİ
Bizans tarihçilerine göre Ayasofya ilk defa İmparator 1.Konstantinos döneminde (324-337) yaptırılmıştır . Ahşap çatılı bu ilk yapı bir ayaklanma sonucu yanmıştır .
İmparator 2.Theodosios döneminde Ayasofya ikinci kez inşa edilerek 415 yılında ibadete açıldı. Ancak 532 yılında çıkan Nika İhtilali sırasında bu ikinci yapıda yakıldı.
İnsanlık tarihinin en eski ve en önemli mabedi hiç şüphesiz Kabe'dir . Tarihte ikinci önemli mabed ise Kudüs'te Hz . Süleyman(a.s.) tarafından yapılmış olan Mescid-i Aksa'dır .
Eskiden milletler , mabedlerine çok büyük önem verirlerdi . Çünkü mabedler hem bir maddi güç ve ihtişam göstergesi hem de hakimiyet , hükümranlık , egemenlik sembolü olarak kabul edilirdi.
Kabe , Arap yarımadasında Mekke şehrinde bulunuyordu . Bütün Ortadoğu için önemli bir ziyaret mekanı olup , Araplara itibar kazandırıyordu . Fiziki yapı olarak en büyük mabed ise Hz. Süleyman'ın inşa ettirdiği İsrailoğullarının kutsal mabedi ( Mescid-i Aksa) idi . Doğu Roma İmparatoru Justinianus , hem Doğu Roma İmparatorluğunun güç ve ihtişamını , hem de Hıristiyanlığın diğer dinlere karşı üstünlüğünü gösterebilmek amacıyla ,Hz. Meryem'e hediye edilmek üzere , Hz. Süleyman'ın mabedinden daha büyük bir mabed yaptırmaya karar verir . Bu amaçla üçüncü kez , Ayasofya'nın inşaatına başlanır ve 532 de başlayan inşaat 537 yılında tamamlanır .İnşaatı tamamlandığında Ayasofya, fiziki yapı olarak dünyanın en büyük ve en ihtişamlı mabedi olur. Açılış merasiminde Mesih'i memnun ettiklerine inanan halk çılgınca sevinç gösterileri yaparken , İmparator ortaya koyduğu bu muhteşem eserden olabildiğince gururludur. Adeta saltanatının Süleyman Peygamberin saltanatından bile güçlü ve ihtişamlı olduğunu haykırarak ; “Ey Süleyman seni geçtim!” diye bağırmıştır.
Ayasofya Hıristiyan dünyası için büyük önem taşımaktadır . Çünkü Ayasofya , ilk “metropolitik” kilise ve Hıristiyanlığın en büyük mabedi idi .
Ayasofya bir mabed olmakla birlikte , Hıristiyanlar için kültürel ve politik manalarda taşıyordu . Roma İmparatorluğunun kudretini temsil etmesi amacıyla yapılan bir imparatorluk anıtı idi Ayasofya.
Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinden kısa bire süre sonra , Batı Roma İmparatorluğu yıkılmış ve sadece Doğu Roma İmparatorluğu ayakta kalmıştı . Konstantiniyye (İstanbul) ise imparatorluğun yegane merkezi haline gelmişti . Doğu Roma İmparatorluğunun gücünü ve ihtişamını sembolize edebilmek için dev bir katedral yapmak amacıyla Ayasofya inşa edildi . İnşaatta kullanılan malzemeler imparatorluğa bağlı farklı bölgelerden getirtilerek , hakimiyete vurgu yapıldığı gibi “tüm Hıristiyanların ortak mabedi” esprisi oluşturulmaya çalışıldı . Ayasofya Doğu roma imparatorluğunun resmi katedrali olup , imparatorların taç giydiği yerdi . Yani hem dini hem de dünyevi iktidar yönünden önemli semboller taşıyordu .
Ayasofya şatafatlı ve tantanalı açılışından kısa bir süre sonra , 557 yılında meydana gelen bir depremde çok büyük zarar görür ve büyük kubbesi çöker. Ve çöken kubbe ile birlikte yeniden onarılır . 1204 yılında İstanbul'u işgal eden Latinler tüm şehri yağmaladıkları gibi Ayasofya'yı da talan ederler, harabeye çevirirler . Büyük ekonomik sıkıntılar çeken Bizans yönetimi Ayasofya için bir türlü gerekli bakımı ve onarımı yapamıyordu . Uzman tarihçilere göre eğer İstanbul fethedilmeseydi muhtemelen Ayasofya ayakta kalamayacak ve yıkılıp kaybolacaktı .
Müslümanların İstanbul'u fethetme sevdasını bilen ve Fatih'in fetih hazırlıklarını gören Bizans İmparatorluğu yönetimi , şehri koruyabilmek için Avrupalı Hıristiyan devletlerden yardım ister . Katolik mezhebine mensup olan Avrupalı devletler ise Bizans'a yardım etmek için , Ortodoks mezhebine mensup halkın mezhep değiştirerek Katolik olmalarını şart koşarlar .
Katolik dünyanın yardım ve desteğine muhtaç olan Bizans yönetimi , Katolik olmayı kabul eder , ancak halkın büyük çoğunluğu bu karara tepki göstererek mezhep değiştirmeyi kabul etmezler . Ortodoks halk , Bizans yönetimine ve Katolik dünyasına olan tepkilerini “Kardinal külahı görmektense , Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz!” sözleri ile dile getirmişlerdi . Ancak Bizans devlet yönetimi fetihten bir yıl önce (1452 de ) mezhep değişikliğine giden süreci başlatmak üzere , Ayasofya'da Katolik ve Ortodoks din adamlarının iştirakiyle büyük bir ayin düzenledi . Bu büyük ayine Ortodoks halkın büyük çoğunluğu katılmadı , imparatoru ve din adamlarını protesto ederek ;“Ayasofya'nın lanetlendiğini ve artık asla ayin için Ayasofya'ya gitmeyeceklerini” ilan ettiler ve her tarafta Ayasofya'nın lanetlendiğini yaymaya başladılar .
İstanbul'un fethi sırasında şehrin düşeceğini anlayan bütün Bizans halkı Ayasofya'ya sığındı . Büyük kiliseye yani Ayasofya'ya sığınmakla Türklerin şerrinden korunabileceklerine inanıyorlardı . Hıristiyan din adamları ve kahinler uzun yıllar halk arasında şu kehaneti yaymışlardı . Gelecekte şehrin Türkler tarafından işgal edileceği , zorbalıkla şehre giren Türklerin , Bizanslıları kılıçtan geçirerek öldürecekleri ; Türklerin ilerleyişinin Çemberlitaş'a kadar devam edeceği ; Çemberlitaş'da elinde bir kılıçla gökten bir melek inerek Çemberlitaş'ın yanında bulunan fakir ve safdil bir adama imparatorluğu ve kılıcı vererek ona “ Bu kılıcı al ve Allah'ın kavminin intikamını al” diyeceği ; bundan sonra Türklerin geri çekilmek zorunda kalacakları ve onları takip eden Bizans kuvvetlerinin Türkleri imha edecekleri ve tekrar eski vatanları olan İran hudutlarının ötesine yani Orta Asya'ya geri kovulacakları yıllarca anlatılmış ve insanlar böyle bir beklentiye itilmişti . İnsanlar , şehrin düşmesi halinde Çemberlitaş'ın ötesine geçebilirlerse kurtulacaklarına inanıyorlardı . Bu nedenle fetih sırasında bütün halk Ayasofya'ya sığınmıştı . Fetihten bir gün önce Ayasofya'da imparator ve tüm saray erkanının katıldığı büyük bir ayin yapılır . Bu Ayasofya'da yapılan son ayin olur .
Osmanlı Ordusu şehre girdiği zaman silahlı mukavemet gösterenlerin dışında hiç kimse öldürülmedi . Ayasofya'ya sığınan halk tüm kapıları kilitlemişti . Ayasofya'nın kapılarını kırarak içeri giren Fatih'in askerleri burada korkudan titreyen , üst üste yığılmış çok kalabalık bir insan topluluğu ile karşılaştı ve hiç kimseye zarar verilmedi .

AYASOFYA'NIN CAMİ OLMASI
İstanbul'un fethinden sonra şehre giren Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya'ya giderek Bizans'ın bu en büyük mabedinde ezan okutur ve şükür namazı kılar. Doğu Roma İmparatorluğunun manevi merkezi ve Hıristiyanlık aleminin en büyük mabetlerinden biri olan Ayasofya'yı fethin sembolü , Osmanlının ihtişam ve hakimiyetinin göstergesi ve İslam dininin Hıristiyanlığa galibiyetinin bir nişanesi olarak camiye dönüştürür.
Fethin ilk 3 günü şehirde savaş hukuku uygulanmıştır. Fatih Ayasofya'yı ganimet olarak kendi şahsi mülküne alır ve cami olarak vakfeder.
Fetihten sonraki ilk Cuma namazını Ayasofya' da kılacağını ilan eder ve Ayasofya'nın derhal Cuma namazı için cami olarak hazırlanmasını emreder.
Üç günlük gece gündüz yoğun bir çalışma ile Ayasofya, Cuma namazına hazırlanır. Ayasofya'nın ibadete hazırlanması sırasında Fatih, sanat değeri yüksek olan mozaik ve tasvirlerin kırılmasına müsaade etmez. Sadece namaza engel teşkil etmeyecek şekilde badana ile üzerleri kapatılır. Kıble tarafına gelen tasvirler kaldırılır, hemen mihrap, minber ve tahta bir minare yapılarak 3 günde Doğu Roma'nın en büyük kilisesi, muhteşem bir Osmanlı camiine dönüştürülür.
İstanbul'un manevi fatihlerinden Fatih hocası Akşemseddin Hazretlerinin kıldırmış olduğu ilk Cuma namazı ile Hıristiyanlık dünyasının 900 yıllık “Büyük Kilise”si kıyamete kadar cami olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya camiine çok önem verir. Yıllarca bakım onarım görmeyen, bakımsızlıktan adeta harabeye dönen Ayasofya'nın imarı ile yakından ilgilenir. Gerekli bakım onarımlar yapılarak Ayasofya kısa sürede mamur hale getirilir.
Fetih'den sonra, savaş hukukuna göre ganimet olarak Fatih'in şahsi mülkü haline gelen ve mal sahibi (Fatih) tarafından cami olarak vakfedilen Ayasofya hakkında , Fatih Sultan Mehmet'in kayda değer bir hassasiyeti vardır. Evliyaullahtan olduğu bilinen Fatih Sultan Mehmet Hazretleri, şahsi vakfı olan Ayasofya Camiinin 20. yüzyılda ibadete kapatılacağını hissetmiş olmalıki, Ayasofya Camii vakıf senedinin sonuna ilginç bir not eklemiştir. Ayasofya Camii vakıf senedinde vakıf sahibi Fatih Sultan Mehmet şöyle demektedir:
İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren, vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tadile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirse ve hatta yardım ederse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkıp, camilikten çıkarır ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesabına geçirirse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olur. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah'ın azabı onlaradır. Allah işiten dir, bilendir.
Osmanlı, hem Devlet ricali hem de halk olarak Ayasofya'ya çok büyük önem vermiştir. Ayasofya Doğu Roma imparatorluğunun resmi katedrali olduğu için; Osmanlı da fethin ve hakimiyetin sembolü olarak bu en büyük kiliseyi cami yapmış ve tüm dünyaya karşı güç ve ihtişamının ifadesi saymıştır. Kilise olduğu dönemlerde imparatorların taç giyme törenlerinin yapıldığı yer olan Ayasofya, Osmanlı Devletinde de padişahların cülus merasimlerinin yapıldığı mekan olmuştur. Fetihten sonra Müslüman İstanbul halkı şehirdeki iki camiye çok özel bir ilgi gösterir. Bunlardan Ayasofya Camii, dünyevi gücün, otoritenin, hakimiyetin ve İslam aleminin Hıristiyanlık alemine üstünlüğünün sembolü olarak kabul edilmiş, adeta bir bayrak olarak algılanmıştır. Osmanlı da hem dünyevi işlerin hem de uhrevi işlerin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Osmanlı da büyük ilgi gören diğer cami ise İstanbul'un fethi için gelen ve şehit olan Sahabe-i Kiramdan Ebu Eyyub el Ensari Hazretlerinin mezarının bulunduğu mekana yapılan Eyyup el Ensari Camiidir.
Osmanlı, her dönemde, Ayasofyanın korunmasına, bakım onarımına büyük özen göstererek, camiyi hep mamur halde tutmuştur.
Osmanlı ilerleyen yıllarda Ayasofya'nın çevresinde ve müştemilatında yaptığı pek çok ilavelerle Camiyi tam bir Osmanlı külliyesine dönüştürmüştür. Muhtelif dönemlerde ilave edilen medrese, minareler, mahfeller, şadırvan, sebil, sübyan mektebi, kütüphane, muvakkıthane padişah ve şehzade türbeleri…. vb. pek çok eser ile önemli İslami külliyelerden birisi haline gelmiştir.
AYASOFYANIN TEKRAR KİLİSEYE ÇEVRİLMESİ TEŞEBBÜSLERİ
Ayasofya Camiini tekrar kiliseye dönüştürmeye yönelik menhus faaliyetler İstanbul'un fethinden hemen sonra başlamış olup bugün de çok yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Ayasofya Camiinin tekrar kiliseye dönüştürülmesi Hıristiyanlar için 19. yüzyılın sonlarına kadar sadece bir arzu ve bir hayal idi. Ancak Osmanlı Devleti zayıfladıkça bu arzularını daha yüksek sesle dillendirmeye ve hayata geçirmek için bir takım teşebbüslerde bulunmaya başladılar.
Sultan Abdülmecid döneminde Ayasofya Camiinde yapılan restorasyonu yürüten ecnebi mimar fossati binanın kilise ve tarihi anıt kimliğine vurgu yapacak düzenlemelere teşebbüs eder. Eş zamanlı olarak Avrupa basınında, Ayasofya Caminin Bizans eseri ve Kilise olduğu yönünde yoğun kampanyalar yapılır.
I. Dünya Savaşından sonra İstanbul'u işgal eden İngilizler, Ayasofya'yı zaptederek kiliseye çevirmeyi ve tekrar Rumlara teslim etmeyi planlarlar. Ancak bu sırada bir grup Teşkilat-ı Mahsusa (Osmanlı İstihbarat Teşkilatı) mensubu “dört yanından binanın temellerine dinamit yerleştirdiklerini eğer Cami ye bir saldırı ve tecavüz olursa, binayı havaya uçuracaklarını “ her tarafa yayarlar. İngilizler Ayasofyanın havaya uçurulması riskini göze alamadıkları için Camiye ilişmekten vazgeçerler.
Osmanlı Devletinin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte Avrupa ve Amerika basınında Ayasofya ile ilgili yoğun bir kampanya başlatılır. Binanın kilise kimliğine ve Bizans eseri olma özelliğine vurgular yapılarak tekrar kiliseye dönüştürülmesi talepleri dile getirilir. Ve bu konuda yoğun bir psikolojik savaş ve Batı kamuoyu baskısı başlatılır.
Aynı dönemde Amerika'da “Boston Bizans Araştırmalar Enstitüsü” kurulur. Bu Enstitü Ayasofya Camiini kiliseye dönüştürme faaliyetlerini koordine etmeye başlar.
Boston Bizans Enstitüsü “ Ayasofyadaki mozaiklerin temizlenerek ortaya çıkarılması çalışmaları yapmak için “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine müracaat eder. 1931 yılında Bizans Enstitüsüne istediği özel izin hemen verilir. Ve Enstitü Ayasofya camiinde çalışmalara başlar. Bir süre sonra “ namaz kılanların arasında çalışmaların yürütülemeyeceği” ileri sürülerek, caminin ibadete kapatılması talep edilir. Bizans Enstitüsünün bu talebi de hiçbir hukuki dayanak olmaksızın hemen kabul edilir ve cami fiilen ibadete kapatılır. Bu aşamadan sonra Bizans Enstitüsü, camideki Bizans eserlerini, mozaikleri, tasvirleri, putları ortaya çıkarmaya ve İslami eserleri ortadan kaldırmaya başlar. Öyle ki küçük Ayasofya Camiinin minareleri bile bir gecede yıktırılır. Ayasofya'nın cami ve İslam mabedi kimliliği yok edilmeye çalışılır.
Bizans Enstitüsünün çalışmalarına eş zamanlı olarak iç ve dış basında, Ayasofya Camiinin müzeye dönüştürülmesi yönünde yayın ve kampanyalar başlatılır.
1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığına getirilen Abidin ÖZMEN, Atatürk'e Ayasofya Camiinin müze olarak açılmasını teklif etmiş; Atatürk'te konunun bir uzman heyet tarafından incelenmesini emretmiştir. İstanbul Müzeler Müdürü Aziz OGAN başkanlığında oluşturulan komisyon, sunduğu raporda; binaya sonradan eklenen müştemilatın yıkılarak, Caminin ibadete kapatılması ve “Bizans Eserleri Müzesi” olarak açılmasını teklif eder.
Milli Eğitim Bakanlığı, Bakanlar Kuruluna yazdığı 14.11.1934 tarihli yazısında: “… eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbuldaki Ayasofya Camiinin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün “şark alemini sevindireceği” ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi…” teklif edilir. Ve 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya Camii müzeye çevrilir. Ancak Bakanlar Kurulu Kararı, kararnamenin fiziki özellikleri ve kararnamedeki hukuki çelişkiler nedeniyle hala tartışma konusu olmaya devam ediyor.
BAKANLAR KURULU KARARI VE
AYASOFYA CAMİİNİN TALAN EDİLMESİ İLE İLGİLİ TARTIŞMALAR
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr Ahmet AKGÜNDÜZ ile Doç.Dr.Sait ÖZTÜRK ve Yrd.Doç. Dr. Yaşar BAŞ tarafından hazırlanan ve Osmanlı Araştırmaları Vakfı tarafından yayınlanan “Üç Devirde Bir Mabed: Ayasofya” isimli kitapta Ayasofya Camii'nin müzeye çevrilmesi ile ilgili Bakanlar Kurulu Kararının pek çok usul hataları, hukuka aykırılık ve çelişkilerle dolu olduğu; bu nedenlede ilgili Bakanlar Kurulu Kararının hukuken geçersiz olduğu ayrıntılı bir şekilde belgeleri ile birlikte açıklanmaktadır.
Adı geçen eserde Ayasofya kimin sorusunada ikna edici cevaplar veriliyor :
Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet'e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına “Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi” vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi'ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri'nde de bu mekan cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet gösteriliyor. Ayasofya'nın netameli bir kararnameyle müzeye dönüştürülmesinin birçok hukuk ihlaline sebep olmuştur: “Bu uygulamalar halen mevcut olan kanunlara ve Anayasa'ya aykırıdır. Bu hukuki gerekçe bilinmesine rağmen Ayasofya halen gerçek kimliğinden uzak tutuluyor. Kaldı ki, Ayasofya ille de başka bir kişi veya müesseseye mal edilecekse, ki bu doğru bir şey değil, Fatih'in vakfiyesinde kaydedildiği gibi, ancak ve ancak onun vârisi olan kimselere verilebilir. Çünkü Fatih'in şahsi mülküdür ve halen onun üzerine tapuludur.”
Girişinde Fatih Sultan Mehmet'in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan vakfiye, 1950'de bir sergi için İngiltere'ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. Yırtılmış, yıpranmış halde tekrar Türkiye'ye getirilen vakfiye yaklaşık 5 metresi eksik geliyor. Kesik parçaların nerede olduğu ve kimler tarafından koparıldığı hâlâ çözülmüş değil. Türkiye'de ilgili makamların bu konuda bir araştırma ve çalışması da bulunmuyor.
Sözkonusu Kitap da Ayasofya Camii'nde yapılan talanada dikkat çekilmektedir:
Ali Kuşçu, Molla Hüsrev, Mehmet bin Feramürz gibi alimlerin müderrislik yaptığı bina Daru'l Hilafetü'l Aliye Medresesi olarak 1924'e kadar kullanıldı. Daha sonra İstanbul Belediyesi tarafından öksüzler yurdu haline getirildi. Ayasofya'nın müzeye çevrilmesinden sonra Fatih'in Medresesi bir süre daha yurt olarak kullanıldıktan sonra 1935'de çıkartılan bir kararnameyle “harap olduğu ve Ayasofya görünümünü bozduğu” gerekçesiyle Dönemin Müzeler Genel Müdürü Aziz Ogan tarafından yıktırıldı. Ogan bir mektubunda “Ayasofya gibi tarihi ve mühim bir abidenin yanında olması hasebiyle yıkılması zaruri” bulunduğunu belirtiyor. Medresenin yeri daha sonra 1980'de kazılıp bir plan hazırlandı. Ancak hazırlanan çalışma medresenin yeniden canlandırılması adına hâlâ uygulamaya konulmadı.
Ogan'ın yaklaşımı, caminin minarelerini yıkmak için de kullanıldı. Ayasofya'nın müze yapılma fikri yayılınca, Küçük Ayasofya da bu işin içine alınır ve daha sonra bir gecede minaresi yıktırılır. Aynı durum Büyük Ayasofya'nın da başına gelir; ancak istenilen olmaz. 1940'ta yapılmak istenilen yıkım halkın büyük tepkisiyle karşılaşınca vazgeçilir.
Binanın yapısı kadar, onun bir parçası haline gelen kıymetli dokular da bu sürede büyük zarar gördü ve kayıplara karıştı. Örneğin 1930'da resmi kayıtlara geçmiş iki yüz bin yazma eserin ortalıkta kaldığından söz ediliyor. Ancak bu eserlerin önemli bir kısmının günümüzde nerede olduklarına dair bir bilgi yok. Cami karakterini tamamlayan rahleler, asma kandiller, kandiller arası süsler, sakal-ı şerif, Kuran-ı Kerim çekmeceleri, halılar, yazı levhaları, sandıklı saatler, halı parçaları ve diğer eşyaların akıbeti hâlâ bilinmiyor. Oysa Sultan Abdülaziz devrine ait Ayasofya Camii envanterinde binlerce parça eserin adı geçiyor ve bu eserlerden halihazırda ancak birkaç hat levhası ve depolarda çürüyen şehzade gömlekleriyle halı parçaları bulunuyor. İşin en ilginç yanı ise Ayasofya'dan çıkıp Anadolu'daki bazı müzelere gittiği söylenen eserlerin o müzelere hiç uğramamış olması…''
AYASOFYA CAMİİ NİÇİN
MÜZEYE ÇEVRİLDİ
Ayasofya hem İslam alemi, hem de Hıristiyanlık alemi için önemli bir semboldür. Maddi yapının ötesinde, çok derin manevi manalara sahiptir. Ayasofya Camii, Türkiye için İslam alemi nezdinde bir prestij ve itibar vesilesi idi. Batıya karşıda bir hakimiyet ve üstünlük sembolü idi
Türkiye sahip olduğu bu üstün prestij vasıtası ve bu önemli sembolden niçin vazgeçti? Ayasofya Camii neye karşılık feda edildi? Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi hangi makul ve mantıklı gerekçelere dayanmaktadır. Fethin sembolü olan Ulu Mabet niçin mahzun ve boynu bükük bir hale getirildi. Ayasofya Camii'nin ibadete kapatılmasında kimler nasıl bir yarar gördü veya kimler ne çıkar sağladı? Sorular … sorular…
Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması hususu Cumhuriyet Dönemi'nin en çok tartışılan konularından birisidir. Ayasofya'nın ibadete kapatılması konusunda ilgili Devlet kurumları hiçbir makul, mantıklı ve inandırıcı gerekçe gösterememektedir. Müslüman Türk milletini çok derinden üzmesi ve rencide etmesine rağmen bu hukuka aykırı icraat milletin arzu ve isteklerine karşın bir dayatma şeklinde sürdürülmektedir. Bir devlet kendi halkının muhalefetine ve rencide olmasına rağmen bir icraatta niçin böylesine ısrar eder? Halkın ibadete açılması yönündeki ısrarlı taleplerine karşın kimler niçin hala camiyi ibadete kapalı tutmakta ısrar eder.Yoksa uluslar arası arenada siyasal ve ekonomik alanda tam bağımsız olamadığımız…içeridede hakimiyet kayıtsız şartsız millete ait olmadığındanmı ibadete kapalı tutuluyor Ayasofya ?
Ayasofya Camiinin niçin ibadete kapatılarak müzeye çevrildiği konusunda Devlet tarafından makul ve inandırıcı bir gerekçe gösterilemezken; bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmektedir.
Merhum Necip Fazıl KISAKÜREK Büyük Doğu Dergisinin 29. sayısında yayınlanan bir makalesinde; Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Batılı Devletlerin delegasyonları ile Türk delegasyonu arasında kamuoyundan saklanan bazı gizli görüşmelerin ve gizli anlaşmaların yapıldığını; Türkiye'nin İslami kimliğinin yok edilmesi, halkın İslamdan uzaklaştırılması ve Devlet yönetiminin İslami kurallar dışında seküler bir yapıya sahip olması konularında anlaşmaya varıldığını; bu tavizler karşılığında, Türkiye'nin bağımsızlığının Avrupa Devletleri tarafından tanındığını açıklamaktadır.
İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz…."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?
Prof. Dr. Ahmet AKGÜDÜZ' de Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi'nde yayınlanan bir röportajında, Ayasofya Camiinin niçin müzeye çevrildiği sorusuna verdiği cevabında; “… birinci önemli sebep, Lozan'da gizli bir madde olduğuna inanıyorum. Ama elimizde bir belge yok. Yani Hıristiyan devletlerin baskısı olabilir…” demektedir.
Görüldüğü gibi, Merhum Necip Fazıl ile Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ' ün tespitleri aynı noktada çakışmaktadır.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin ÖZMEN'in ile Müzeler Genel Müdürü Aziz OGAN başkanlığında kurulan komisyonun gösterdiği gerekçeler ise “minareyi çalan kılıfını hazırlar” atasözünü hatırlatmakta, samimi makul ve gerçekçi görünmemektedir.
Bizim kanaatimize göre: Türkiye'nin içinde ve dışında çeşitli kesimler farklı yaklaşım ve beklentilerle Ayasofya Camiinin ibadete kapatılmasını ve müzeye çevrilmesini istemişlerdir. Bunların başlıcasını şu şekilde sayabiliriz:
1- Hıristiyanlık alemi, İstanbul'un fethinden itibaren Ayasofyanın cami yapılmasını kendileri için bir prestij kaybı olarak algıladılar ve eziklik duygusuna kapıldılar. Onun için gönüllerinde hep Ayasofyanın tekrar kiliseye dönüştürülmesi özlemini taşıdılar. Yüzyıllarca gönüllerinde bir özlem olarak kalan kiliseye dönüştürme arzusu, Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş sürecinde atılan somut adımlarla eyleme dönüştürüldü. Hıristiyan devletler kendi kamuoylarını memnun edebilmek için Ayasofyanın camii'nin ibadete kapatılmasını istiyorlardı.
2- Osmanlı Devleti, yaşlı ve yorgun haline rağmen; İslam Aleminin hamisi, lideri, ağabeyi, hür kalabilen son kalesi ve hilafet merkezi idi. İslamın cihad ve ila-i Kelimetullah yükünü omuzlamıştı. Bu nedenle İslam aleminde Osmanlı devletine karşı büyük bir sevgi ve teveccüh vardı. Bu sevgi bağı, uluslar arası ilişkilerde Osmanlı için çok önemli bir güç ve dayanak noktası idi.
Düveli muazzama denilen Büyük Avrupa Devletleri hem Osmanlının İslam dinine hizmet ve cihad anlayışını, ila-i Kelimetullah aşkını ve fetihçi( fatih ) karakterini yoketmek; hemde İslam alemindeki Osmanlı sevgisini kırarak Osmanlıyı uluslar arası arenada yalnızlığa itmek istiyorlardı.
Onun için İstiklal Harbinden sonra Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını tanımak için ileri sürdükleri en önemli gerekçe; İslam dininden uzaklaşılması, İslam aleminin lideri ve İslamın sancaktarı kimliğinin terk edilmesi ve cihad aşkına sahip fetihçi karakterinin değiştirilmesi idi.
Bu nedenle; Avrupa devletleri Ayasofya Caminin ibadete kapatılması için Ankara Hükümetine sürekli baskı yapıyorlardı.Ayasofya çok önemli idi. Çünkü Ayasofya bir sembol, adeta bir bayrak idi. Eğer Ayasofya Camii ibadete kapatılırsa hem Türkiye İslami kimliğinden uzaklaşmış olacak, hem İslam aleminin sevgi ve teveccühü ortadan kalkacak hemde Hıristiyan Batı kamuoyu memnun edilmiş olacaktı. Yani bir taşla 3 kuş vurulacaktı.
4-Ankara'daki Meclis Hükümetinde görev alan yöneticilerin çoğu ittihat ve terakki cemiyetinin uzantıları konumundaydı. Bunların çoğu İslamın bizi geri bıraktığına, Avrupanın dinden uzaklaşarak kalkındığına ve bizimde dinden uzaklaşarak seküler bir hayat tarzı yaşarsak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabileceğimize inanıyorlardı. Onun içinde İslami çağrıştıracak motiflerden ve İslamın ferdi ve sosyal hayat üzerindeki tesirlerinden bir an önce uzaklaşmak istiyorlardı. Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması onlar içinde sembolik bir değer taşıyordu.Çünkü bu şekilde bir devrin kapandığı yeni bir dönemin başlamış olduğu ifade edilmiş olunacaktır.
5- Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin bazı yöneticileri, yönlerini tamamen batıya dönmüşlerdi. Israrla bizde Avrupalıyız, bizde sizden biri olmak sizin gibi yaşayıp sizinlebirlikte görünmek istiyoruz mesajını vermeye çalışıyorlardı. Avrupanın sempatisini kazanabilmek için Osmanlıya ve İslama ait sembollerin, motiflerin terk edilmesi, islamın sosyal hayat üzerindeki tesirinin kırılması ve yeni bir anlayışın hakim olduğu görüntüsünün verilmesi gerektiğine inanıyorlardı.Onun için Hıristiyanlık alemi ile aramızı açan, hatta arada bir kara kedi gibi sorun niteliği taşıyan, bizi fetihçi, İslamcı gösteren Ayasofya Camii ibadete kapatılmalı ve bu yükten kurtulunmalı idi.
6- Türkiye'de kendilerini Batıcı olarak tavsif eden bir güruh, Osmanlıyı ve İslamı çağrıştıracak tüm değer ve motiflerin yokedilerek, ferdi, toplumsal ve kamusal hayatta tamamen Avrupai değerler ile donatılmamız ve Avrupaileşmemiz gerektiğini savunuyorlardı.Adeta Çağdaşlaşma namına İslam düşmanlığı yapılıyordu.İşte bu güruhunda yok etmek istediği en önemli hedeflerden birisi Ayasofya Camii idi.
7- İstanbul'da yaşayan ekonomik, sosyal ve hukuki statüleri gayet iyi olan azınlıklarında en büyük arzusu Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması idi. Çünkü onlar Justinianus'un ve Konstantinianus'un torunları idi.
Bu listeyi çoğaltmak mümkün.Ancak burada dikkat çeken husus, Ayasofya Camii'nin ibadet ve kapatılmasını arzu edenlerin buluştuğu ortak nokta, İslamdan uzaklaşma ve dini motifleri, İslami sembolleri yoketme düşüncesidir.Yani Ayasofya Camiinin kapatılması, Din aleyhtarlığının bir sonucudur.
BEDİÜZZAMAN'IN
AYASOFYA CAMİİ HASSASİYETİ
Hem İslam âlemi için, hem de Hıristiyanlar için büyük önem taşıyan, kendisine atfedilen pek çok manevi manaları sembolize eden Ayasofya camii'nin ibadete kapatılarak müzeye çevrilmesine, çağımızın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi'nin tepkisi ne olmuştur.
İmanın- küfre ve hilali haça üstünlügünün tescili ve Fethin sembolü olarak kabul edilen ; İslam aleminin şan ve şeref nişanesi olan Ayasofya camii'nin ibadete kapatılarak müze yapılması karşısında Ahir zaman müceddidi Bediüzzaman nasıl bir tavır sergilemiştir?
Konu hakkında yaptığımız araştırma neticesinde; Bediüzzaman Hz.'nin Ayasofya camii hakkında çok duyarlı ve hassas olduğunu görüyoruz. Bediüzzaman Hz. Ayasofya camii'nin sahip olduğu tarihi misyonu ve taşıdığı mesaj ile manevi sembolleri çok iyi bilmektedir. Bu nedenle Ayasofya camii'ne büyük önem vermekte ve camii hakkındaki gelişmelerle yakından ilgilenmektedir. Ayasofya Camii üzerinde oynanan oyunlardan, ibadete kapatılmasından ve müzeye çevrilmesinden son derece rahatsız ve müteessir olur. Ayasofya camii'nin tekrar ibadete açılabilmesi için; siyasetle hiç alakadar olmadığı halde hükümet nezdinde teşebbüslerde bulunur.
Bediüzzaman Hz.'nin Ayasofya Camii konusundaki hassasiyeti ile ilgili yapmış olduğumuz bazı tespitleri sizlerle de paylaşmak istiyoruz.
I. Dünya Savaşında gönüllü Milis Albayı olarak Ruslara ve Ermenilere karşı yapmış olduğu kahramanca mücadele ve İstiklal Harbinde Kuvay-i Milliye güçlerine verdiği destek nedeniyle Meclis tarafından Ankara'ya davet edilen ve Ankara da Meclisin resmi hoş geldin merasimi ile karşılanan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Ankara'daki yönetici ekibin İslamı yaşayış konusundaki lakaytlığını görür. Din'e soğuk bakan bir ekibin gelişmeleri İslam aleyhtarı bir mecraya doğru sürüklediğini fark ederek bu durumdan çok rahatsız olur.
Bir gün Meclis Başkanlık odasında Milletvekillerinin de bulunduğu bir anda Mustafa Kemal ile Bediüzzaman arasında bir tartışma cereyan eder. Hadise şu şekilde gelişir:
Birgün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle şeair-i İslâmiyeyi tahrip etmenin bu millet ve vatan ve âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edeceğini; eğer bir inkılâp yapmak icap ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyete müteveccihen Kur'ân'ın kudsî kanun-u esasî noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtarlarda bulunur ve şu temsili ders verir. (Mektubat "Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım" s: 587.)
Meselâ, Ayasofya Camii, ehl-i fazl ve kemalden mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduğu bir zamanda, tek tük, sofada ve kapıda haylâz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup camiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence-perest seyircileri bulunsa, bir adam o camiye girip ve o cemaat içine dahil olsa; eğer güzel bir sadâ ile, şirin bir tarzda, Kur'ân'dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, mânevî bir dua ile o adama bir sevap kazandırırlar. Yalnız haylâz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek.
Eğer o mübarek camiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edepsizcesine fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa, o vakit o haylâz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celb edecek. Fakat umum o muazzam ve mübarek cemaatin bütün efradından bir nazar-ı nefret ve tahkir celb edecektir. Esfel-i sâfilîne sukut derecesinde nazarlarında alçak görünecektir. İşte, aynen bu misal gibi, âlem-i İslâm ve Asya, muazzam bir camidir. Ve içinde ehl-i iman ve ehl-i hakikat, o camideki muhterem cemaattir. O haylâz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenkmeşrep, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin naşir-i efkârı olan gazetecilerdir. Herbir Müslüman, hususan ehl-i fazl ve kemal ise, bu camide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ı dikkat ona çevrilir.
Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esası olan ihlâs ve rıza-yı İlâhî cihetinde, Kur'ân-ı Hakîmin ders verdiği ahkâm ve hakaik-i kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudur etse, lisan-ı hali mânen âyât-ı Kur'âniyeyi okusa, o vakit mânen âlem-i İslâmın herbir ferdinin vird-i zebânıolan ALLAHÜMMEĞFİRLİLMÜ'MİNİNEVELMÜ'MİNATİ asında dahil olup hissedar olur ve umumu ile uhuvvetkârâne alâkadar olur. Yalnız, hayvânât-ı muzırra nev'inden bazı ehl-i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez.
Eğer o adam, medar-ı şeref tanıdığı bütün ecdadını ve medar-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve ruhen nokta-i istinad telâkki ettiği Selef-i Sâlihînin cadde-i nuranîlerini terk edip, heveskârâne, hevâperestâne, riyâkârâne, şöhretperverâne, bid'akârâne işlerde ve harekâtta bulunsa, mânen bütün ehl-i hakikat ve ehl-i imanın nazarında en alçak mevkie düşer. İTTEGU FİRASETEL MÜ'MİNİ FE İNNEHU YENZURU BİNURİLLAHİ (MÜ'MİNİN FERASETİNDEN SAKININ;ÇÜNKÜ O ALLAHIN NURUYLA BAKAR) sırrına göre, ehl-i iman ne kadar âmi ve cahil de olsa, aklı derk etmediği halde, kalbi öyle hodfuruş adamları soğuk görür, mânen nefret eder. İşte, hubb-u caha meftun ve şöhretperestliğe müptelâ adam (ikinci adam), hadsiz bir cemaatin nazarında esfel-i sâfilîne düşer; ehemmiyetsiz ve müstehzî ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır. EL EHILLEU YEVMEİZİN BA'DUHUM LİBA'DİN ADUVVUN İLLELMUTTAKINE (O GÜN DOSTLAR BİRBİRİNE DÜŞMAN KESİLİR-ANCAK TAKVA SAHİPLERİ MÜSTESNA ) Çó sırrına göre, dünyada zarar, berzahta azap, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur….
Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve Hürriyetten evvel İstanbul'da tevilini söylediği hadislerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının âlem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine, gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olanhizbü'l-Kur'ân hakkında, "O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak mânevî kılıç hükmünde i'câz-ı Kur'ân'ın nurlarıyla mukabele edilebilir" tavsiyesine müraatla, Ankara'da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen meb'usluk, Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem vilâyât-ı şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. (Tarihçe-i Hayat)
Bu hadisede Ayasofya Camii her ne kadar bir misal olarak zikredilmiş görünse de; aslında durada bir yön tayini vardır. Kuruluş aşamasında ve yeni arayışlar içerisinde olan Hükümet erkanı ve entelektüel zümreye ikazda bulunularak ; eğer sırf bazı Batı hayranlarının alkış ve riyakarane medhiyelerini almak için İslama sırt çevirir , din aleyhtarı bir istikamet takip edilirse, bunun İslam alemini bizden uzaklaştırarak bizi yalnızlaştıracağı gibi ; İslamdan uzaklaştık diye Avrupalıların bizi sevmeyeceğini, bize riyakar, yalancı ve kişiliksiz nazarı ile bakacaklarını ihtar etmektedir.Bazı kaynaklar, M.Kemal ile Bediüzzaman arasındaki tartışmanın iki konuda cereyan ettiğini, bunların Namaz ve Ayasofya Caminin geleceği konuları olduğunu zikretmektedirler. Bediüzzamanın, Ayasofya'nın Cami kimliği ile oynanmaması konusunda Meclisi ve yöneticileri uyardığı değerlendirilmektedir.
Bediüzzaman, Ankara Hükümetini Batıya şirin ve sevimli görünme uğruna İslam'dan uzaklaşılmaması; eğer İslam'a karşı bir politika takip edilirse, bunun Batı'nın gerçek muhabbetini sağlamayacağı gibi, İslam Aleminin mevcut muhabbetinin de kaybedileceği hususun da ikaz etmiştir.Burada Ayasofya sadece bir misal değil,tartışmanın temel konularından birisidir.Hıristiyan ülkeler ve içerideki bazı Avrupaperestler istiyor diye Ayasofya Camii ibadete kapatılırsa ,bununla milletin küstürüleceğive rencide edileceği, İslam aleminin sevgi ve teveccühünün kaybedileceği ihtar edilmektedir.İhtar edildiği gibide olmuştur…
Bediüzzaman'da Ayasofya Camine karşı büyük bir sevgi bulunduğunu görüyoruz. Ayasofya Camini hafızalarda sürekli canlı tutmak için, telif etmiş olduğu Risale-i Nur eserlerin de bina, inşaat, eser ve sanatkâr ile ilgili mevzular da misal olarak sık sık Ayasofya Camini zikretmektedir. Onun imani mevzularda sık sık Ayasofya camiinden örnekler vermesi her halde tesadüf olamaz. Her vesile ile Ayasofya Camii kavramına vurgu yapılarak verilen marifetullah dersine ilave olarak; “Ayasofya camii” imajı zihinlere kazınmakta ve unutulmaması sağlanmaktadır. Çünkü insan neyi severse onu çok zikreder. Âşık, en çok maşukunun ismini anar. Onlarca misalden birini zikredersek;
Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa, herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san'atında bir mahareti ve sair taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani, "Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için baş başa vereceğiz" diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır. Öyle de, binler defa Ayasofya kubbesinden daha san'atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuattaki zerreler, Kâinat Ustasının emrine tâbi olmazlarsa, herbirine Sâni-i Kâinatın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir.(sözler,30.söz)
Bediüzzaman, tek parti dönemi CHP zulmünden en fazla mağdur edilen kişidir. Sürgün edildiği yerlerde, hapishanelerde bile rahat bırakılmaz “ sen bizi sevmiyorsun sen bize muhalifsin, sen bizim ilkelerimizi benimsemiyorsun, sen bize muraacat etmiyorsun, sen bizi adam yerine koymuyorsun, sen bize minnet duymuyorsun, zillet göstermiyorsun… Vb.” gerekçelerle sürekli türlü türlü eziyet ve işkencelere maruz bırakılır.
Sen bizi sevmiyorsun, sen bize muhalifsin… İthamlarına karşı bediüzzamanın verdiği cevap çok manidardır:
“… Kahraman bir milletin ebedi bir medar-ı şerefi ve kuran ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya camiini put haneye ve meşihat dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmamasına imkân varmıdır? “(şualar/ondördüncü şua)”
Bediüzzaman'ın muhataplarına verdiği cevap, iki yönden çok önemlidir. Birincisi; Ayasofya camiine ilave ettiği muhteşem sıfatlar, onun Ayasofya camii sevgisinin ne kadar yüce ve muazzam olduğunu göstermektir. İkincisi ise Ayasofya camiini put haneye çevirenleri sevmediğini ilan ediş şekli ve kullandığı üslup, onun Ayasofya camiinin ibadete kapatılarak müzeye çevrilmesinden ne kadar çok müteessir olduğunu göstermektedir.
Bediüzzaman Hz., cihad anlayışı ve iman ve Kur`an hizmetindeki metodu nedeniyle asla siyaset ile meşgul olmadığı halde; seçimlerde CHP karşısında Demokrat Parti'yi desteklemiştir. Çünkü Demokratlar dine karşı daha saygılı ve daha ılımlıdır.
CHP`nin Ezan-ı Muhammedi`yi yasaklamasına karşı , Demokrat Partinin Ezanı Arapça asıl haline dönüştürmesi ve serbest bırakmasını alkışlar ve bu müsbet icraatlarından dolayı DP`yi tebrik ederek, müsebbipleri “ İslam Kahramanı” olarak tavsif eder. Bediüzzaman, Menderes ve arkadaşlarına Ezanı aslına çevirmekle büyük güç kazandırdıklarını belirterek; Ayasofya`yı ibadete açmalarını ve Risale-i Nurun neşrini Resmen serbest bırakmalarını da tavsiye eder.
Ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya'yı, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur'un resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki saat baktım ve bunu yazdım.(Emirdağ Lahikası) Said Nursî
Bediüzzaman burada; Ayasofya Caminin ibadete açılması ve Risale-i Nurun serbest bırakılmasının; hem demokratları çok daha fazla güçlendireceğini, hem bütün Alem-i İslam'ın sevgi ve teveccühünü kazanmalarına vesile olacağını, hem de milletin hafızasında kötü bir imaj bırakmış olan CHP zulmünün töhmeti altında kalmaktan kurtulacaklarını bildirmektedir.
Bediüzzaman, “Ayasofya`yı müzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmanın bazı Hıristiyan devletleri de memnun edeceğini belirtmektedir. Çünkü Ayasofya bir ibadethane olarak inşa edilmiştir. Samimi bazı Hrıstiyanlarda Ayasofya`nın müze olmaktansa, cami olarak kalmasını ve ibadethane/mabet kimliğinin korunmasını daha doğru bulmaktadır. (Emirdağ lahikası S 624)
Bediüzzaman, 30 senedir siyaseti terk ettiği halde, Ayasofya`nın ibadete açılması meselesinin hatırına dönemim İçişleri Bakanı Namık Gedik`i görmek için Ankara`ya geldiğini söylemektedir. Ankara da bulunduğu sırada Ayasofya Camii'nin ibadete açılması için Hükümet nezdinde bazı teşebbüslerde bulunur. Başbakan ve bazı bakanlara mektuplar yazarak Ayasofya`yı ibadete açmalarını ister.
Bundan sonrada, her vesile ile Ayasofya`nın ibadete açılmasını dile getirir. Bayram Yüksel Ağabeyi, Ankara da bulunan Mustafa sungur ve Ceylan Çalışkan Ağabeylerin yanına gönderen Bediüzzaman Hazretleri, Bayram Ağabey ile DP Afyon Milletvekili Gazi Yigitbaşına bir mektup gönderir ve Ayasofya`nın açılışı için çalışma yapmalarını söyler. Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleri, Afyon Milletvekili Gazi Yiğitbaşı Bey ile birlikte dindar milletvekillerini tek tek ziyaret ederek, Ayasofya Caminin ibadete açılması için uygun zemini ve konjöktürü oluşturmaya çalışırlar.
İlerleyen yıllardada Nur talebelerinin, bilhassa Av. Bekir Berk'in Ayasofya Camii'nin ibadete açılması davasını hassasiyetle takip ettiklerini görüyoruz. 1980'de Hünkar Mahfilinin kısmen ibadete açılmasında Nur talebelerinin Dönem'in Başbakanına yapmış oldukları telkin , tavsiyelerin ve ısrarlı taleplerinin büyük etkisinin olduğu bilinmektedir.Günümüzde de Ayasofya hakkında ilmi verilere dayanan en kapsamlı çalışmalar başta Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ OLMAK üzere yine Risale-i Nur Talebeleri tarafından yapılmaktadır.
Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Selahaddin Çelebi,Ayasofya ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:
Üstad'ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında ki düşüncelerini sormuştum.Keçeli keçeli diye güldü.Sonra birden ciddileşerek 'Ayasofya Hıristiyanlığın İslamiyet'e devir ve tesliminin bir abidesidir.Bunun için kilise iken cami olmuştur.Elbette tekrar camiye çevrilecek tir'dedi.(Son şahitler 2.cilt,s.118)
Kısaca anlatmaya çalıştığımız bu anekdotlar dan da anlaşılacağı gibi Bediüzzaman Ayasofya camii konusunda büyük hassasiyete sahip olup ;Ayasofya'nın ibadete kapatılıp müzeye çevrilmesinden son derece müteessir olmuştur,Ayasofya'nın tekrar ibadete açılması için çeşitli teşebbüslerde bulunmuş ve istikbalde tekrar ibadete açılacağı müjdesini vermiştir.
NETİCE :
Kominizim ile Mücadele dergisinin kurucusu ve daha sonraki yıllarda Bediüzzaman Said Nursi'nin avukatı olan Av. Bekir BERK 'in dediğiifade ettiği gibi biz de diyoruzki;
"Biz inanmış insanlar, Ayasofya'yı müze haline koyan 1934'teki Vekiller Heyeti Kararı'nı kaldırmanızı, İslâmiyet'e karşı açılan seferin, vicdan hürriyeti üzerine baskının bir delili olan hale son verilmesini, 'Allahu Ekber, Allahu Ekber' seslerinin Ayasofya minarelerinden yine ufuklara dalga dalga yayılmasını, Ayasofya'nın kubbelerinin yine 'Allah Allah' sesleriyle dolup taşmasını, Ayasofya zemininin artık karanlık ruhlu insanların kirli ayaklarıyla çiğnenmemesini, Allah'a gönül vermiş mü'minlerin nurlu alınlarıyla kucaklaşmasını arzu ediyor, 'Anasının ak sütü gibi helal bir iktidara sahip' hükümetin eliyle, yine camiye çevrilmesini istiyor ve bekliyoruz."
"Ayasofya İstanbul'u fetheden büyük Fatih'ih fetih sembolüdür. Ayasofya'nın camiye çevrilmesi milletin isteğidir ve milli iradeye uymak, hükümetin borcudur. Ayasofya'nın camilikten çıkarılması, Türk tarihine hürmetsizliktir. Aynı zamanda laikliğe aykırıdır. Bütün Müslümanların ruhunu ve bu arada Fatih'in ruhunu muazzep ve milli vicdanı rencide etmektedir. Ve nihayet düzeltilmesi gereken haksız bir harekettir kanaatindeyiz.”
"Ve yine herkes bilmektedir ki, bugün Ayasofya'dan başka namahrem eli değen mabet yoktur."


Bu Yazı 8560 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar