Aciz ve fakir insan
..        

Türk siyasal hayatının en önemli simalarından birisi olan Sayın Bülent ECEVİT, Kocatepe Camisindeki bir cenaze merasiminde beyin kanaması geçirerek; Türkiye'nin en gelişmiş hastanelerinden birisi olan GATA hastanesine kaldırıldı. Bütün tıbbi müdahaleler yapıldı, vücudu yaşam destek ünitelerine bağlandı, önemli ve hassas ameliyatlar yapıldı.
Sayın Ecevit'i sağlığına kavuşturabilmek için bütün imkanlar seferber edildi. En maharetli hekimler en son teknikler ile. mümkün olan her türlü müdahaleyi yaptıktan sonra yaşam destek ünitelerini kapatarak hastanın uyanmasını beklemeye başladılar.
Ancak, sayın Ecevit günlerdir uyanmıyor, bir türlü komadan çıkamıyor.Kendine gelemiyor. Komadan çıkamadığı zaman dilimi uzadıkça ölümü daha fazla beklenir oldu.
Sayın Bülent Ecevit'in ani rahatsızlığı bütün milleti üzdü. Sağcısı, solcusu, dindarı, dinsizi herkes sayın Ecevit'in biran önce sağlığına kavuşmasını, komadan çıkmasını ve uyanmasını temenni ediyor.Ecevit'in sevenleri hastane çevresinde kamp kurarak, gelecek küçücük iyi bir haberi hasretle bekliyorlar.
Bu yazı yayınlanıncaya kadar, beklide Bülent Ecevit ölmüş olacak. Etrafındaki insan yığınları ve kuşatıldığı sevgi seli, bir türlü onu uyandıramıyor ve komadan çıkmasını sağlayamıyor…sevenleri yardım elini uzatabilmekte çaresiz…Sayın Ecevit'te dalmış olduğu uykudan uyanmakta aciz.
Sn. Ecevit bilgili, kültürlü, eğitimli, ve zeki bir insan… Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanlığını yapmış bir kişi. Herkes onun rahatsızlığına üzülüyor, herkes ona şifa diliyor ve bütün tıp çevreleri onu sağlığına kavuşturabilmek için seferber olmuş. Ancak o bir türlü komadan çıkamıyor, günlerdir uyanamıyor beklide bir daha hiç uyanamayacak. Ne garip: bir başbakan uykudan uyanamıyor, aciz kalıyor. Bütün tıp otoriteleri bir hastasını komadan çıkaramıyor çaresiz kalıyor…
İnsanlığın Gelişimi ve İnsanın Gururu
Sn,Ecevit'in ömrünün ihtiyarlık dönemini yaşadığı gibi, yaşlı dünyamız ve insanlık tarihinin de son dönemlerini, güz mevsimini yaşıyoruz. Bir çocuğun doğum, çocukluk, gençlik, orta yaş ihtiyarlık ve ölüm sürecini yaşaması gibi; dünyamız ve insanlıkta benzer devreleri geçirmektedir. Artık insanlık tarihinin zirvesini ve son zamanlarını yaşıyoruz. İnsanoğlu, Hz. Adem (a.s) dan bu güne tarihin en gelişmiş dönemini yaşıyor.
21. yüzyılda insanoğlunun terakki ederek geldiği nokta, hayret ve hayranlık oluşturacak düzeydedir. İnsanlığın bilim ve teknolojideki ilerlemesi o kadar baş döndürücü bir hızla olmaktadır ki gelişmeleri takip etmek bile imkansız haldedir.
Çağımızda, insanın fıtri istidatları en mükemmel şekilde inkişaf etmiş; insan beyni ve insanın diğer kabiliyetleri en olgun, en verimli ve en üretken düzeye ulaşmıştır.
Bilgisayar teknolojisinin ulaştığı noktayı ve her gün yaşanan harika gelişmeleri hayretle izliyoruz. İnsanoğlu gen mühendisliği ile canlıları kopyalama çalışmaları yapıyor. Fizik ilminin ulaştığı harika noktada artık maddenin enerjiye dönüştürülerek bir yerden bir yere nakledilmesi düşünülüyor. Çok fonksiyonlu harika robotlar geliştiriliyor. Dünya bir yana artık uzayın paylaşılması mücadelesi veriliyor. Tıpta baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. İletişim araçları ve dijital cihazlar çok gelişti. Telsiz frekanslı kimlik etiketi, mikro elektro mekanik sistemler,DNA kullanılarak kimlik belirleme nano teknoloji vs. insan beyninin harika ürünleri.
Burada saymakla bitiremeyeceğimiz harika icatlar, bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, insanın gururunu, kendine olan güvenini artırmış “BEN” lik duygularınıda kuvvetlendirmiştir. İnsanoğlu her geçen gün kendisini daha büyük, daha güçlü, daha ulaşılmaz ve daha yenilmez olarak görmeye başlamıştır.
İnsanlığın, kültür, sanat, ekonomi, askeri, genel esenlik…vs. her alanda ulaştığı konum ve bilim ve teknolojinin geldiği noktada nankör insanoğlu, kendisini artık bir yaratıcı, ilah gibi görmeye, “yaratmak” sözünü kendisi için sorumsuzca kullanmaya, yaratıcısına isyan ederek kendisini kendine malik(sahip) saymaya başladı. “Ben” merkezli hayat anlayışı her geçen gün daha fazla yayılmaya ve kendi menfaatinden başka değer tanımayan insanların sayısı çoğalmaya başladı.
İnsanoğlu, her geçen gün “gurur” bataklığına daha fazla saplanıyor. Gaflet içerisinde yaratıcısını unutup, hiç ölmeyecekmiş, sonsuza kadar dünyada kalacakmış gibi sadece dünya ile meşgul oluyor. İçinde yaşadığı dünyaya nereden geldiğini, niçin gönderildiğini, akibetin ne olacağını ve nereye gideceğini düşünmüyor. Yaradılış maksadı ve Yaratıcısının istediklerinden habersiz. Hayattan en büyük beklentisi dünyanın zevklerinden, lezzetlerinden, sefasından daha fazla faydalanabilmek, dünya pastasından daha fazla pay kapabilmek. Daha fazla kazanmak, daha fazla para mal, mülk sahibi olmak hayatın en önemli gayeleri. Bunları elde etmek içinde her vasıtayı kullanabilir ki, temel dayanak noktası kuvvettir. Kuvveti olan sahip olur, kuvveti olan hakim olur. Kuvvet, temel belirleyici unsurdur.
İnsanoğlunun her geçen gün daha da gelişen egoist duygularına ve müthiş gururuna şahit olurken; başbakanlık yapmış,ülkenin karizma sahibi önemli liderlerinden birisi olan zeki, bilgili, kültürlü bir ferdin daldığı uykudan uyanamayışını…21. yy.'ın bütün teknolojik imkanları ile donatılmış kabiliyetli tıp otoritelerinin bir hastalarını komadan çıkaramayarak acz içerisinde bekleyişlerini hayretle izliyoruz.
Bu manzara karşısında şu soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz. : “İnsan bir yaratıcı gibi ilim, kudret ve hikmet sahibimidir; yoksa acz ve fakr içerisinde yuvarlanan bi çare bir mahlukmudur?”
İnsan Niçin Yaratılmıştır, Mahiyeti Nedir ?
Halik-ı Zülcelal, “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar ve bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruyorlar ayet-i kerimede. Bir başka ayette ise “biz insanları en güzel bir biçimde (ahsen-i takvim üzere)yarattık.” Buyurmaktadır.
İnsan nedir, mahiyeti ve vazifesi nedir, insan nereden geldi, niçin geldi, nereye gidecek, akibeti ne olacak gibi sorulara en kapsamlı ve tatmin edici cevapları, Kur'an'ın ahir zaman insanın şüpheci ve inkarcı idrakine hitaben harika bir tefsiri olan Risale-i Nur külliyatında bulabiliyoruz.:
Bediüzzaman Said NURSİ Hz. ne göre, “İnsan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek (mükemmelleşmek) için gelmiştir. İnsanın bu dünyadaki asli vazifesi ise “ İman ve duadır… İnsan dünyaya gelişinde , her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil hatta yirmi senede tamamen şeriat-i hayatı (hayat şartlarını) öğrenemiyor. Belki ahir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet aciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaatini fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle (toplum hayatının yardımıyla), ancak menfaatlerini celp (ihtiyaçlarını temin) ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle (öğrenmekle) tekemmüldür. (olgunlaşmak, mükemmelleşmektir.). dua ile ubudiyettir. (Allaha kulluk etmektir)…” (23. söz birinci mebhas)
İnsan, kainat içerisinde en seçkin, en önemli varlıktır. Eğer kainat bir ağaca benzetilirse insan o ağacın en son ve en müştemilatlı mükemmel meyvesi ve Hz Muhammed (s.a.v) cihetiyle de o kainat ağacının çekirdeğidir. Eğer kainatı büyük bir kitaba, Kur'ana benzetirsek insan, Kainat Kur'anının en büyük ayeti, ism-i azamı taşıyan ayetel-kürsisi dir.Eğer kainatı bir saraya benzetirsek insan o kainat sarayının en mükerrem/şerefli misafiri ve o sarayda ki canlılarda tasarrufa yetkili en faal memurdur… İnsan , cismen çok küçük de olsa manen, mahiyet ve vazife itibariyle kainattan daha büyüktür.
Risale-i Nur' da insanın mahiyeti çok geniş şekilde anlatılmaktadır. Bu konuda ayrıntılı malumat Külliyat'tan edinilebilir. Ancak biz kısaca birkaç hususu zikretmek istiyoruz.
Bediüzzaman Hz. ne göre; İnsan, Allah'ın çok harika bir sanatı ve kudretinin nazik ve nazenin bir mucizesidir. Allah, insanı bütün esması cilvelerine mazhar, esmaül hüsnaya ayine ve kainatın küçük bir numunesi gibi kainatın fihristesi ve haritası mahiyetinde yaratmıştır. İnsan, mahiyeti itibariyle küçük bir alem gibi yaratılmıştır. Kainatta her ne varsa, bunların küçük birer numunesi insanın mahiyetinde de bulunmaktadır. İnsan, kainattaki her şeye karşı alakadar ve her şeye muhtaç şekilde yaratılmıştır.
“Malikül Mülk-i Zülcelal, küçük-büyük, cüz'i- külli her şeyi birer model hükmünde inşa ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münekkaş mensucat-ı sanatını onlara giydirir, cilve-i esmasını, mucizat-ı kudretini izhar eder. Kendi mülkünde her bir şeyi birer sayfa hükmünde inşa etmiş. Her sayfada, yüzer tarzda manidar mektubatını yazar; hikmetini, ayatını izhar eder, Zişuurlara okutturur.
Şu alem-i ekberi mülk şeklinde inşa etmekle beraber, şu insanı insanı dahi öyle bir surette halketmiştir ve ona öyle cihazat ve aletler ve havas ve hissiyatlar ve bil hassa nefis, heva ve iştah ve hırs ve dava vermiştir ki, o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlük (köle) hükmüne getirmiştir.” (20. mektup)
Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi insan ceset ve ruhtan müteşekkil yaratılmış ve kainattaki her şeye muhtaç hale getirilmiştir.
Ceset, insanın giydiği büründüğü bir elbise veya içinde barındığı ev ve yuvası mahiyetindedir. Allah c.c., insan vücudunu çok mükemmel bir sanat eseri olarak yaratmış, insanı kainat kitabını okuyabilecek, Alemlerin Rabbini tanıyıp onu sevecek, ona itaat ve ibadet edecek, kainatı temaşa edebilecek, esma-ül hünsanın tecellilerini anlayabilecek, Allah'ın sonsuz kerem ve ihsanı ile sunduğu nimetlerinden istifade edip, şükredecek mükemmel cihazlarla, harika duyu ve organlarla donatılmıştır. Göz organı ve görme kabiliyeti, kulak organı ve işitme kabiliyeti, burun organı ve koklama kabiliyeti, dil organı ve tatma kabiliyeti, sinirler ve hissetme kabiliyeti… hasılı insan vücudunun bütün organları ve her bir hücresi Kadir-i Zülcelal'in harika birer mucizesi, birer sanat harikası ve Esmaül Hüsnanın tecellileridir.
Cenab-ı Hak, insana giydirdiği maddi ceset elbisesinin yanı sıra insanı, akıl, kalp, vicdan, hayal, hafıza, şefkat, muhabbet/sevgi, merak vb. pek çok manevi cihazlarla duygu, his ve latifeler ile donatmıştır.
İnsan ruhuna yerleştirilmiş olan bu manevi cihazlar, insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellikleri ve üstünlükleridir. İnsan, yaratıcısı tarafından kendisine verilen bu manevi cihazlarını kullanış şekline göre yücelmekte, ta alay-ı iline kadar çıkabilmekte; veya alçalarak ta esfeli safiline kadar düşebilmektedir.
Bediüzzaman Hz. insanın mahiyeti, “insan zayıftır; belaları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade acizdir; hayat yükü pek ağır..” (6.Söz) cümlesi ile ifade ederek insanın üç temel özelliğine dikkat çekmektedir.
İnsan: 1) Zayıftır 2) Fakirdir 3) Acizdir.
Aynı konuda, “insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde bir şey… hem nihayet musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey… Adeta sermaye ve iktidar dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise, dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir…” (3. Söz) demektedir.
İnsanın kainattaki her şeye muhtaç olduğunu ve çok büyük emeller ve ebede uzanan arzular taşıdığını vurgulayan bir vecizede; “İnsan, kainatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır. İhtiyacat-ı alemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedi cenneti de arzu eder. Bur dostunu görmeye müstak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır…” (23. Söz ikinci mebhas) denilmektedir.
Bütün bu ifadelerden insanın sonsuz bir acz, fakr ve zaaf içerisinde bulunduğunu anlıyoruz. İnsanın bu üç temel vasfını kısaca değerlendirirsek:
İnsan acizdir :
İnsan, fiil, davranış, iş, maddi çalışma ve muhtaç olduğu şeyleri tedarik edebilme hususunda çok zayıf ve acizdir. İcat, vücuda getirme, hayır ve müsbet fiil cihetinden insanın elindeki imkanı, sermayesi sadece küçücük bir “cüz'i ihtiyari” den ibarettir.
İnsan Allah tarafından kendisine verilmiş olan Cüz'i İhtiyari ile tercih yapar ve talep eder. Fiili yaratan Allah'tır. İşi yapan vücuda getiren Allah'tır. İnsan, muhtaç olduğu hiçbir işi ve fiili yapabilecek güçte ve kabiliyette değildir. İnsan başta kendi vücudunu idare etmekten hayat fonksiyonlarını sürdürmekten acizdir. Yeme, içme, konuşma gibi insanın en lüzumlu işlerinde bile müdahalesi yok denecek düzeydedir. İnsan bedeninde çok harika sistemlerde mükemmel işlemler meydana geliyor. İnsanın bunlardan haberi bile olmuyor.. Yiyecek, içeceğin ağza alınması, çiğnenmesi, küçücük bir et parçası gibi olan dilin binlerce çeşit tatları ve lezzetleri algılaması, gıdanın yutulması, midedeki kimyevi muameleler, elementlere ayrışması, dünyayı 18 defa çevreleyebilecek uzunluktaki damar ağında kanın dolaşımı ve her elementin şaşırmadan lazım ve faydalı olduğu vücut organına ulaştırılması, tek bir hücrede bir dakikada yaklaşık 3 bin adet reaksiyonun meydana gelmesi… vs. sayısız işlemler hep insanın ihtiyarı, bilgisi ve gücü dışında cereyan etmektedir. İnsan sadece düşünmeyi tercih etmekte, ama düşünme fiilini Allah yaratmaktadır. İnsan görmeyi arzu etmekte, ama görme fiilini Allah yaratmaktadır. İnsan duymak istemekte, konuşmak, yazmak istemekte ama bu fiilleri Allah yaratmaktadır. İnsan çalışmak istemekte, fakat parmakları hareket ettiren, kasları, damarları, sinirleri çalıştıran, fiili yaratan Allah'tır. Misalleri sayfalarca çoğaltmak mümkün.
İnsan kendi vücuduna bile hükmedemiyor. İnsan için havayı, suyu, güneşi yaratan Allah'dır. Yağmuru insan yağdırmıyor, dünyayı insan döndürmüyor, kuru topraktan yeşil buğdayı, insan vücuda getirmiyor. Rüzgarı insan estirmiyor. Denizleri, ırmakları, dağları, yer altındaki madenleri insan yaratmadı.
İnsan her şeye muhtaç, ama gücü hiçbir şeye yetmiyor. Sonsuz bir acz içinde.
İnsan Fakirdir :
İnsan, göze, kulağa, dile, ele, ayağa, havaya, suya, güneşe, geceye, gündüze, atmosfere, bedeninde görev yapan her organa, çevresini kuşatan bütün eşyaya, dağlara, denizlere, ırmaklara, bitkilere, hayvanlara… kısacası her şeye muhtaçtır; ama muhtaç olduğu hiçbir şeye sahip, malik ve hakim değildir.
İnsanın “ihtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir… Hatta hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya kadar gider; Orada da hacet vardır. Elde olmayan ihtiyaç ta vardır; Elde bulunmayan ise hadsizdir… Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır… Demek fakr ve ihtiyaçlarım dünya kadardır… Sermayem ise, cüz-i layete cezza (zerre, atom çekirdeği gibi küçük) gibi cüz'i bir şeydir.” (17. Söz ikinci makam)
İnsan Kusurlu, Noksan ve Zayıftır:
Yaratıcısının sınırsız kemalatına (kusursuzluk, noksansızlık ve mükemmelliğine) karşın, insan kusurlu ve noksandır.
İnsan, tahrip, adem (yokluk), şer (kötülük), nefy (olumsuzluk) ve infial (bir tesirin gücü altında hareket etme) ciheti itibariyle dağlardan, yerlerden, göklerden daha büyüktür. (23.Söz)
İnsan nefsi, şeytanın bir talebesi gibi onu dinler ve her türlü kötülüğü, fenalığı yapmak, küfür ve dalalet yoluna sapmak ister. Nefis harama ve günaha meyillidir.
İnsan, mikroskopla görülemeyen küçücük mikroplardan, depremlere, sel vb. büyük afetlere kadar sayısız bela ve musibetlere, düşmanlara, hasımlara, kin ve adaetlere maruz ve muhatap olduğu halde; kendisini koruyabilecek, üzerindeki bela ve musibetleri uzaklaştırabilecek iktidar ve ihtiyardan, kuvvetten yoksundur.
İnsanın acıkması, yorulması, uyuması, unutması, hastalanması, ihtiyarlaması, iradesinin cüz-i olması, iki şeyi bir arada idare edememesi, iki şeyi birlikte düşünememesi, birden fazla sesi aynı anda dinleyememesi, iki farklı yöne aynı anda bakamaması… vb. pek çok kusur ve noksan sahibidir insanoğlu.
İnsan fıtratında mevcut olan acz, fakr, noksan, kusur ve zayıflık gibi sıfatlardan kısaca bahsettikten sonra, şu sorunun cevabını aramalıyız:
Acaba, sonsuz aciz, fakir, noksan ve zayıf olan insan, nasıl olurda yaratıcısını unutup, kendini kendine malik sanır, bu kadar gurura kapılır ve kendisini bir ilah gibi görerek ulaşılmaz ve yenilmez sanarak firavunlaşır?
Aciz, Fakir ve Zayıf İnsanın Gururu:
Bediüzzaman Said NURSİ Hz.'ne göre, insanda iki vecih vardır. Birincisi; dünya hayatına bakan “ENANİYET” cihetidir. İkincisi ise; Sonsuz ahiret hayatına bakan “UBUDİYET” cihetidir. (23. söze bakınız)
Cenabı Hak, her insanda bir ene yaratmıştır. Ene, insanın tavrı ve algılayış biçimine göre ya nurani bir tuba ağacı, yada dehşetli, zehirli bir zakkum ağacının çekirdeği mahiyetinde olmuştur. Ene, insanı alay-ı illine de çıkarabilmekte; esfel-i safiline de düşürebilmektedir.
“Ene, künuz-u mahfiye (gizli hazineler) olan esma-i ilahiyenin anahtarı olduğu gibi, kainatın tılsımı muğlakının (anlaşılması zor sırlarının) dahi anahtarı olarak bir muammayı müşkülküşa (anlaşılması zor mesele) dir. Bir tılsımı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muamma, o acip tılsım olan ene açılır ve kainat tılsımını ve alem-i vücubun künuzunu dahi açar… Alemin miftahı (anahtarı) insanın elindedir ve nefsine takılmıştır…
Sani-i Hakim, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin, sıfat ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işaret ve nümuneleri cami bir ene vermiştir- ta ki o ene bir vahid-i kıyasi (kıyaslama ölçüsü) olup evsaf-ı Rububiyet (Rab olma vasıfları) ve şuunat-ı Uluhuyet (ilahlığın kutsal özellikleri) bilinsin…” (30. Söz)
Allah, sınırsız kemaldeki isim ve sıfatlarının cüz-i birer numunesini, yansımasını, insan fıtratında da yaratmıştır. İnsan nefsi ve enaniyeti Esma-ül Hünsanın bir ayinesi mahiyetindedir. Ta ki insan fıtratına yerleştirilen Esma-ül Hüsnanın cüz'i numuneleri ile alemlerin Rabbi olan yaratıcısının sınırsız isim ve sıfatlarını algılayabilsin, kendi cüz'i sıfat ve kabiliyetlerini kıyas yapıp, Allah'ın sınırsız isim ve sıfatlarını keşfederek Rabbini tanısın, onu sevsin, ona itaat ve ibadet etsin.
Mesela; insanda görme duyusu olmasaydı, Allah'ın “her şeyi gören” sıfatını anlayamazdı. İnsanda işitme duyusu olmasaydı, Allah'ın “her şeyi işiten” sıfatını anlayamazdı. Eğer bize cüz'i bir kudrat verilmeseydi, “Allahın sınırsız kudretini” algılayamazdık.
Doğuştan kör olan bir insana menekşenin güzelliğini veya kırmızı rengi tanıtamayız. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. İnsanlar anlaşılması zor hakikatleri misallerle, kıyaslamalarla, insan akıl ve fehmine yakınlaştırıp daha kolay anlayabilirler.
İşte, insanın mahiyetindeki enenin asıl vazifeside; kainatta Esma-ül Hüsnanın sırlarını keşfetmek, sonsuz cemal ve kemalat sahibi Allahın sınırsız ilim ve sıfatlarının cilvelerine ayinelik etmektedir.
Bediüzzaman Hz. ne göre, insandaki enenin iki yüzü vardır:
Nübüvvetin yönü olan ve yaratıcısına bakan birinci yüzü ile ene, tam ve mükemmel kulluğun kaynağıdır. Manay-ıı Harfi dediğimiz enenin yaratıcısına bakan yüzü, Esma-ül Hünsayı algılayabilmek için hassas ve doğru bir ölçü, kainatın geniş bir fihristesi ve mükemmel bir haritası, Allah'ın isim ve sıfatlarının kapsamlı bir aynası, kainatın güzel bir programı mahiyetindedir. Nübüvvete bakan yönü ile ene kendisini “kul” olarak bilir, Allah namına ve Allah için çalışır. Cenab-ı Hakka muhatap ve halife olacak bir mertebeye çıkar.
Enenin şeytana talebe olan, inkarcı materyalist felsefeye dönük ikinci yüzü, kendi kendisine bakar, manası kendisinedir, kendi hesabına çalışır, kendini kendisine malik (sahip) zanneder. (30. söze bakınız)
İnsanın Yanılgısı :
İnsanın nasıl böyle bir hataya düşebileceğini Bediüzzaman Hz. şu şekilde izah eder:
“İnsan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvela ve bizzat yalnız zatını sever; başka her şeyi nefsine feda eder. Mabuda layık bir tarzda nefsini metheder; mabuda layık bir tenzihle nefsini meayipten (ayıptan, kusurlardan) tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmez. Nefsine prestij eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hatta, fıtratında tevdi edilen ve Mabud-u Hakiki nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı nefsine sarf eder… Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir… Daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer… Nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan, bir nevi rububiyet dava eder; Mabuduna karşı adavet karane bir isyanı taşır…” (26. Söz / Zeyl)
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi; eğer ene yaratılış gayesini unutup, fıtri vazifesini terk ederek, kendine dünyevi açıdan ve kendi nefsi adına bakarak yaratıcısını unutur ve ondan gafil olursa şirke ve küfre düşüp bir nevi firavunlaşabilir.
Bediüzzaman Said NURSİ Hz., nefsin ve enaniyetin içine düşebileceği bu tehlike ve tuzağa karşı insanı şu şekilde uyarmaktadır:
“Arkadaş! Malik-i Hakikiden gaflet, nefsin firavunluğuna sebep olur. Evet tahtı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Malik-i Hakikisini unutan, kendisini kendine malik zannederek hakimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa eshabı (sebepleri), kendisine kıyasla hakim ve malik defterine kaydeder. Ve bu vesileyle, Allah'ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek, ahkam-ı ilahiye ye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.
Halbuki, Cenab-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet sıfatlarını fehmetmek (anlamak) üzere bir vahid-i kıyasi vazifesini görüyor. Maalesef, su-i ihtiyarla (kötü tercihle) hakimiyet ve istiklaliyete alet ederek tam bir firavun olur.” (Mesnevi Nuriye)
Acz deki Kuvvet; Fakr daki Zenginlik
İnsandaki sonsuz acizliğe bedel; insanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, sonsuz kudret ve Kibriya sahibidir. İnsanın sonsuz fakrına karşın; İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, sınırsız bir mülk ve zenginlik ile sonsuz rahmet, merhamet sahibidir. İnsandaki kusur ve noksanlığa karşın; Allah sonsuz kemalat sahbidir. Her türlü kusurdan, noksandan, aczden münezzehtir. Sınırsız mükemmellik sahibidir.
İnsan, Rabbi'nin sonsuz kudreti, sınırsız zenginlik, sınırsız rahmet ve sınırsız keremi, sonsuz kemalatı karşısında; kendisinin sahip olduğu sonsuz acz, fakr, kusur ve noksanları bilerek; Allah'ın sonsuz kudretine, sonsuz kerem ve rahmetine sığınır. Adeta sahip olduğu sonsuz acz ve fakrını Allah'ın sonsuz rahmetine bir şefaatçi, bir ricacı yaparak dua ve ibadet lisanıyla Cenab-ı Hakkın rahmet hazinelerinin kapısını niyaz ile çalar. Kendisinin sonsuz aczinden dolayı, Yaratıcısının sonsuz kudretine sığınır. Kendisinin sonsuz fakrından dolayı, Rabbinin sonsuz gına (zenginlik) ve sonsuz keremine sığınır. İnsan, Allah'a iltica ederek acz ve fakrı ile Rahmeti ilahiye yi celbeder, kendisine çeker.
Bediüzzaman Hz., insanın zaafındaki kuvveti ve aczindeki kudreti şu şekilde ifade eder:
“İnsan, şu kainat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş (boyun eğmiş). Eğer insan zaafını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdat eylese (yardım dilese), o teshirin (boyun eğdirmenin) şükrünü dua ile beraber, matlubuna (istek ve arzularına) öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zatiyesiyle (kendi gücüyle) onun ayrı mişarına (yüzde birine) muvaffak olamaz.” (23. Söz)
Bediüzzaman Hz. ne göre; insanlığın görmekte olduğumuz saltanatı, ilerlemeleri, medeniyetin ulaştığı mükemmel seviye insanın kendi gücü kuvveti ve mücadelesi ile elde ettiği şeyler değildir; Allah'ın sonsuz şefkat ve rahmeti nedeniyle insanın zayıflığına karşı her şey ona kolaylaştırılmış ve boyun eğdirilmiş, insanın aczine karşılık her şey onun yardımına koşturulmuş, fakrına karşılık ihtiyaçları ona ikram ve ihsan edilmiş, cehaletine karşın ona ilham edilmiş ve bilmedikleri insana öğretilmiştir. Sonsuz ihtiyaçlarına karşın kainattaki her şey insanın hizmetine, istifadesine verilmiş ve bütün canlılar insanın yardımına koşturulmuştur.
“Ey insan! Aklını başına al! Hiç mümkünmüdür ki, bütün envai mahlukatı sana müteveccihen muaveneten (yardım) ellerini uzattıran ve senin hacetlerine lebbeyk (ihtiyaçlarına evet) dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin?
Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor, sende Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat'iyen anla ki, senin gibi zaif-i mutlak, aciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fani, küçük bir mahluka koca kainatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı Rahmettir.
Elbette böyle bir rahmet, senden külli ve halis bir şükür ve ciddi ve safi bir hürmet ister…
İşte rahmet seni, ey insan, O müstağni-i Alelitlakın (her cihetle sınırsız zenginlik sahibi olan Allah'ın) ve Sultanı Sermedinin (Hükümdarlığının sonu olmayan Allah'ın) huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve O na muhatap eder ve sevgili bir abd (kul) vaziyetini verir…” (14. Lemanın 2. Makamı)


Bu Yazı 5274 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar