Ahlak Ama Hangi Ahlak?
07.05.2014        

GEÇMİŞE ÖVGÜ GÜNÜMÜZE YERGİNİN BİR ARGÜMANI OLARAK AHLAK:
AHLAK AMA HANGİ AHLAK?

Yrd. Doç Dr. Zübeyir Ovacık

 

 

Modern zamanların tuhaf zamanlar olduğu iddiasını, modern zamanlarda yaşayanların ileri sürmesi ne kadar tutarlıdır? Zira tarihin her döneminde içinde yaşanılan zaman diliminden şekvacı bir tavır sahnede görünmüş olsa gerektir. Günümüzden binlerce yıl öncesinde yaşamış insanların da geçmişe özlem duydukları tarihi vesikalarda çokça karşılaşılan bir durumdur. Geçmiş günlere övgünün dolayısıyla yaşanılan döneme yerginin daha çok ahlak bağlamında ortaya konulması da yaygın bir tavır olarak dikkat çekicidir.   Günümüz dünyasında yaşayan insanlar olarak da çeşitli şikayetlenme hallerine şahitlik etmekteyiz.

Söz konusu tavrın toplumsal tarafının yanı sıra bireysel boyutu da dikkat çekicidir. Geçen günlerin daha güzel olduğu fikrine sahip her birey, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını nostaljik bir hatırlamanın ötesinde “iç yakıcı bir yitirilmiş” lik duygusuyla, bir başka ifadeyle, geçmişin kaybından kaynaklanan bir çaresizlik hissiyle karşılamak durumundadır. Böylesi bir duygu bir başka açıdan fena beka kavramlarına dair sorgulamaları da  gündeme getirmektedir.

Esasında Kur’an, fena/gelip geçicilik ve beka kavramlarını, ontolojik kimliğimizi merkeze alarak bize haber vermektedir: “ Göklerde ve yerde var olan her şey yok olup gitmeye mahkumdur: ama kudret ve ihtişam sahibi olan rabbinizin Zatı sonsuza dek kalıcıdır.” (55/Rahman, 26-27)  Yine, Kur’an, toplumsal anlamdaki ‘Fena’lığa da işaret eder:  “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.” (Bakara 134,141)

Bununla birlikte ‘mevcut halden tatmin olmama’ durumunun, insanın geçici(fena) olandan kalıcı (baki) olana yönelme iştiyakına bir imkan sunması da söz konusudur. Nitekim Kur’an’ da konuyla ilgili şu ayeti hatırlayabiliriz: “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.” (18/Kehf, 46)

Peki bu ‘baki olana yönelme’ programını nasıl adlandırabiliriz? Bu programın yaygın adlandırılışına din denilmektedir. Din denilince ise ahlaktan söz etmemiz kaçınılmaz olsa gerektir.  Zira Hz. Muhammed “Ben Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmaktadır. Yine Hz. Muhammed, “ sizin en hayırlınız ahlakça en güzel olanınızdır.” buyururken ahlakın dindeki merkezi konumuna işaret etmektedir. Bu çerçevede dinin asıl taşıyıcı sütunun ahlak olduğunu görmekteyiz.

Kaldı ki dini geniş kitlelerle buluşturan esas noktanın da bireyin varlığıyla varlığına anlam katacağı bir ahlak ihtiyacı olduğunu söylemek mümkündür. Dolayısıyla tarihin her döneminde gücün kutsandığı bir vakıa olmasına rağmen, esasında ahlaktan söz ederken hiç de naif bir kavramdan söz edilmediğini unutmamamız gerekir. Zira insani varlığımıza en esaslı temasın sahih bir ahlakla olabileceğini söylemek mümkündür. Öyle ki evrensel kabule mazhar olmuş her ahlaki davranışın sağlıklı vicdanlarda bir karşılık bulacağını gözden uzak tutmamak gerekir.

Tarihin her döneminde yaşanan hesaplaşmaların aslında değerler alanında yoğunlaştığı görülmektedir. Hesaplaşmanın manivelasının ahlak olduğunu söylemek pek ala mümkündür. Bundan dolayıdır ki beşeri sistemler dahi, sistemlerini inşa ederken insanı anlam dünyasına kavuşturacak bir ahlak yapısı oluşturma ihtiyacıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Nitekim insan aklının çocukluk çağından kurtulup olgunluk çağına ulaştığı varsayımından yola çıkan Aydınlanma düşüncesi, insanlığa ideal bir düzen vaadiyle neşvü nema bulmuştu. Bu çerçevede Bat medeniyetinin yeniden inşa çabası sürecinde, kurucu düşünce olarak vazife gören aydınlanma anlayışı, varlığa ve bilgiye ilişkin yeni düzenekler oluştururken humanizma gibi bir ahlak projesiyle ortaya çıkmıştır. Zira insanı ikna etmek için böylesine büyülü bir kavram geliştirmek zorunda kalmıştır.  

Söz konusu düşüncenin sıradan insanların zihnine dahi zerkettiği bir ilerleme düşüncesi sayesinde daha problemsiz bir dünya ile karşı karşıya kalacaktık. Halbuki kurucu bir düşünce olarak aydınlanma düşüncesinden türeyen son birkaç yüzyılın ideolojilerine baktığımızda genelde insanı ekonomik bir varlık (homo economicos) olarak konumlandırıp insanın manevi, ahlaki konumunun  ihmal edildiğini söylemek mümkündür. Bu anlamda insanın maddi konforuyla ilgili bir ilerlemeden söz edilebilirken manevi, ahlaki alanda bir kaliteden söz edebilir miyiz?

 Nitekim bugün meslek ahlakı, bilim ahlakı ve çevre ahlakı gibi kategorilerin gösterdiği gibi bütüncül bir ahlak yapısı inşa etmekten ziyade parçacı anlayışlarla bu yetersizlik daha dikkat çekici bir şekilde gözlemlenebilmektedir.

Dolayısıyla modern dünyanın krizinin bir ahlaki bir kriz olduğunu söylemek durumundayız. Fakat bu krizin çok sofistike olduğunu da özellikle belirtmek gerekir. İnsan hakları kavramının çokça kullanıldığı bir dönemde insan onuruna zıt uygulamalar görülebilmektedir.   Zaten modern çağ çelişkiler çağıdır. Öyle ki iletişim araçların tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygınlaştığı bir dönemde, en çok şikayet edilen meselenin iletişimsizlik olduğu gerçeğini bir kenara  gözden kaçırmamamız gerekir. Bu bağlamda tarihte kaldığı zannedilen köleliğin form değiştirerek devam ettiği de ustalıkla gizlenebilmektedir.

Burada sahih bir ahlak anlayışından bahsederken  “ama hangi ahlak?” sorusu hatırlara gelebilir. Öyle ya ahlaksızlık ahlakından söz edildiği, değersizliğin sistematik bir yapıya büründüğü bir evrede bu soru kaçınılmazdır. Üstelik dindarlık iddiasındaki bireylerin ahlaki tutumlarına yönelik eleştirilerin yoğunluğunu hesaba kattığımızda güven bunalımının boyutu daha da belirginleşebilir.

“Hangi ahlak?” sorusuna cevap ararken Vahyin hakikatine iman etmiş bir mümin için bu sorunun cevabı tabii ki İslam Ahlakıdır. Fakat burada Müslüman ahlakına sahip olduğu iddiasındaki bireylerin ahlak anlayışlarının sorgulanmaya ihtiyaç duyduğu açıkça görülmektedir. Maalesef öyle görünmektedir ki aydınlanmanın ortalama insanda görmek istediği ‘standart’, Müslüman bireylere de sirayet etmiştir. Zira “Amaca giden  her türlü araç mubahtır” şeklindeki Makyavelist ahlak anlayışı Müslümanlık iddiasındaki bireylerde gözlemlenebilmektedir. Bu meyanda Mehmet Akif’in “ “Müslümanlık nerede! Bizden geçmiş insanlık bile…” ve Muhammed İkbal’in “Müslümanlardan kaç İslam’a sığın!” ifadeleri de böylesi bir çelişkinin haykırışı olsa gerektir.

Halbuki Vahyin tarihine baktığımızda peygamberlerin mücadelelerinin pek ala insanlığın evrensel vicdanında makes bulabilecek bir ahlak ve özgürlük mücadeleleri olduğu görülmektedir. Peygamberlerin etrafında  kenetlenen ilk halkalardaki insanları cezbeden şeyin zulmün karşısında hakkın öncelenmesi ve dolayısıyla ahlakın söz-eylem tutarlılığıyla önlerine koyulmuş olmasıdır. Nitekim, Kur’an, “Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran: (ki) Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin.: bu sahih bir dinin gayesidir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.” (Rum, 30) ayetiyle insan doğasına uygun olana işaret ettiğini görmekteyiz.

Esasında problemin temelinde yanlış bir eksen seçiminin olduğu görülmektedir. Öyleki İslam ahlakına sahiplik iddiasında bulunan bireylerin, hayatlarına anlam kattıkları değerler merkezinin İslami değerler olmayıp İslam dışı medeniyetlerin kodlarıyla örülmüş bir ahlak merkezi olduğu pek ala söylenebilir. Böylesi bir durumun ise dinin bizden istediklerinin tam tersi sonuçlar üretmesi kaçınılmazdır. Zira kendi ahlakından soyutlanmış bir dinin kuru bir ideolojiye dönüşme ihtimali açıktır.  Bunun aynı zamanda zihinlerde dinle ahlakın ayrıştırılması şeklindeki bir tehlikeye yol açan bir savrulmaya kapı açtığı da  görülmelidir.

Dinle ahlakı çarpıştırmanın hasarı çok büyük olsa gerektir. Ortaçağda Engizisyonun kurbanlarından olan Rönesans döneminin coşkun İtalyan Filozofu, Giordano Bruno’nun "Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar."  ifadesi dinin araçsallaştırılmasının yol açacağı tehlikeye işaret ediyor olsa gerektir.

Nitekim eserlerinde ahlak meselesini yoğun bir şekilde ele alan Gazali de, din dışı metodlarla dine katkı sağlamaya çalışan kimsenin dine vereceği zararın bir dinsizin vereceği zarardan daha büyük olacağını ifade ederken endişesini ahlak bağlamında dile getirmektedir.

 

 


Bu Yazı 4629 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar