Aldatıcı Bir Alem Tasavvuru Olarak Dünyevileşme
..        
Düşünce tarihine baktığımızda hayatın anlamı üzerine yoğunlaşan faaliyetlerin yanı sıra, madalyonun öbür yüzünü oluşturan ölümün de anlamlandırılmaya çalışıldığını görmekteyiz. İnsanoğlunun 'öz varlık bilinci'nde varolma bir başka deyişle yok olmama iştiyakının meknuz olduğunu söylemek, malumu ilan kabilinden olsa gerektir. İnanmayan bir insan bile ölümü yokluk olarak görmek istemez.
İnsan denilen 'şaheser'in önünde ölüm güzelliğe/cemale açılan bir pencere olarak dururken; o kendisine ölümü yakıştıramamaktadır. Modern insanın mezarlıkları şehrin dışına çıkartma tavrı da ölümü hayatına sokmamadaki kararlılığını! gösterse de ölüm bir realite olarak hayatın tam ortasında her gün kendine yer açmaktadır. Ruhlar alemi dediğimiz yaratılışın ilk istasyonunda ruh olarak yaratılan insan, varlığının ikinci durağında dünya adı verilen istasyonda ruhunun yanı sıra bedeniyle birlikte var olurken ölüm denilen veda sahnesiyle berzah denilen aleme yelken açar.
Peki ölüm, dolayısıyla ölüm ötesi bir hayat yokmuş gibi bir varsayım üzerinde yükselen dünyevileşme bir başka deyişle sekülerleşme hadisesinin günümüz insanının meftun olduğu bir hayat tasavvuru haline gelmesini nasıl açıklamak gerekir? Modern insan ölümü kendisine yakıştıramamakta ve dünyayı misafirhane gibi değil de biricik varlık mekanı olarak görmektedir. Böyle bir perspektifin varacağı sonuçta dünyevileşme olmaktadır.
Modernleşme düşüncesine döl yataklığı yapmış olan aydınlanma felsefesi teorik düzeyden kitlelerin pratik dünyasına inme başarısını! ertelenmiş bir cennet vaadiyle değil de şimdiki bir cennet vaadiyle gerçekleştirmekteydi. Zira modern insan, sabır denilen bir faziletten de yoksun bırakılmıştı. Onun beklemeye tahammülü yoktu. Nasıl ki çocuklar isteklerinin hemen olmalarını istiyorlarsa; ahiret inancına sahip olmayan insan da anlık hazların, peşin karların peşinde koşarken hedefine hemen ulaşmak amacındadır.
Modern düşüncenin sosyo politik pratik veçhesini oluşturan Liberal kapitalist sistem de bireyin mahremiyetine ve biricikliğine taarruzlarda bulunurken insanoğlunun zaaflarından faydalanmaktadır. Hatta söz konusu kutsal dışı tasavvurun dine bakış açısı bile kar-zarar perspektifine dayanmaktadır.
Dünyevileşme diyebileceğimiz kutsal dışı bakış açısının günümüz modern insanına bir “anlam kayması” yaşatmasının nedeni de dünyayı ve ahireti içine alan bir varlık dolayısıyla değer anlayışına sahip olmamasıdır.
Müslüman birey, hakim modern düşünceyle bilinç düzeyinde bile olsa bir mesafe koyarak sekülerleşme dediğimiz dindışı bir hayat tarzına esir olmaz. İnsan içinde yer aldığı fiziki dünyanın yapısını Allah'ın kendisine verdiği akıl sayesinde çözme imkanını kısmen bulsa da ölüm ve ötesi gibi metafizik hadiseleri ancak vahiy kaynaklı bir rehberlik kitabı ve bu rehberlik kitabının rehber öğretmeni olan peygamberlerle anlayabilmektedir.
Tarih boyunca Müslümanların dünyevileşme hadisesine bakış açılarını, İslam düşünce tarihinin en parlak simalarından olan Gazzali'nin dünyevileşme hadisesine bakışından hareketle görme imkanına sahip olabiliriz. Gazzali, mutluluğun kimyasını ortaya koyduğu Kimyayı Saadet adlı eserinde verdiği bir örnekle dünyevileşme hadisesini ortaya koyar.
Gazzali, söz konusu eserinde dünya ehlinin ahireti unutup tamamen dünyayı merkeze alan bir tasavvura sahip olmalarını bir geminin yolcularının durumuna benzeterek açıklar. Şöyle ki seyir halindeki bir gemi bir adaya ulaşır ve yolcuların ihtiyaçlarını karşılamaları için bir süreliğine mola verir. Geminin yolcuları da ihtiyaçlarını gidermeleri için dışarıya çıkarlar. Bu arada geminin kaptanı da feryat edip der ki “hiç kimse vaktini boşa geçirmesin, tuvaletinden başka şeylerle uğraşmasın. Çünkü gemi acele hareket edecektir.” Adaya dağılan gemi yolcuları içerisinde akıllı olanlar, tuvalet ihtiyaçlarını giderirler ve süratli bir şekilde gemideki yerlerini alırlar. Gemiyi tenha buldukları için gemini güzel ve müsait bir yerine yerleşirler. İkinci bir grup ise ihtiyaçlarını giderdikten sonra adadaki aldatıcı güzelliklerin cazibesine kapılırlar. Güzel, renkli çiçekler, güzel sesli kuşlar, renkli ve nakışlı taşlara bakakaldıklarından gemiye döndüklerinde güzel ve müsait bir yer bulamayıp dar ve karanlık bir yere yerleşmek zorunda kalırlar ve bunun sıkıntısını çekerler. Üçüncü bir grup ise adadaki güzelliklerle oyalanıp oradaki güzel ve renkli çakılları toplayıp gemiye götürürler fakat ilk iki gruptakiler yerlerini aldıkları için müsait bir yer bulamayıp gayet dar bir yerde durmak zorunda kalırlar. Bunlar, yanlarına aldıkları çakılları koyacak bir yer bulamayınca boyunlarına asarlar. Aradan bir iki gün geçince o çakılların renkleri bozulur ve onlardan kötü kokular gelmeye başlar. Fakat onları atacak durumda da olmadıklarından bu onlara pişmanlık veren bir gam yükü haline gelir. Dördüncü bir grup ise adanın büyüleyici güzelliğine kapılıp, hayretler içerisinde kalarak, gezinip oyalanarak gemiden uzak düşüp gemicini sesini bile işitemezler ve adada kalırlar. Bunların bazısı açlık ve susuzluktan; bazısı da yırtıcı hayvanlardan ölürler.
Gazzali birinci grubu müttaki müminler diye nitelendirir. Son grubu oluşturanlar da kafirlerdir ki Allahü Tealayı ve ahireti unutup kendilerini tamamen dünyaya vermişlerdir. Gazali “dünya hayatını ahiretten daha çok sevdiler.” (Nahl, 107) ayetinin bu gruptakileri anlattığına işaret eder. Aradaki iki grup da asileridir ki bunlar imanlarını korumakla birlikte dünyaya bağlılıktan kendilerini koruyamamışlardır.

Bu Yazı 3091 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar