Ana Caddeyi Ararken
..        
Bir sabah, hiç bilmediğimiz bir yerde gözlerimizi açtığımızı düşünelim. Burasını daha önce hiç görmemişiz ve neresi olduğu hakkında hiçbir bilgimiz yok. Çok farklı insanlar, çok farklı varlıklar var. İnsanlar bize yabancı... Hareketlerinden anlaşıldığı kadarıyla önemli işler yapıyorlar ama biz bir anlam veremiyoruz.
İşin en kötü tarafı, ne onlar bizi anlıyor ne de biz onları. Aynı dili konuşamıyoruz. Sorduğumuz sorulara cevap alamıyoruz. Çok arzu etmemize rağmen sormak istediklerimizi soracak birini bulamıyoruz.
Kafamızın içi sorularla dolu. Bizi kim buraya gönderdi, niye gönderdi, hep burada mı duracağız gibi sorular kafamızın içinde dönüp duruyor.
Ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi, halimizin nasıl olacağını bilemiyoruz. Ah bilgisizlik! Ah çaresizlik!
Çok kötü bir durumdayız. Korkuyoruz. Sonumuzun ne olacağından endişeliyiz.
Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Bir an önce oradan uzaklaşıp gitmek istiyoruz belki anlaşabileceğimiz birilerini bulabiliriz ümidiyle; ancak ne bir yol biliyoruz ki gidelim, ne bir iz biliyoruz ki sürelim.
Ne yapalım? Nasıl olsa böyle devam edeceğiz diye etrafta olup bitenleri izlemeye koyuluyoruz. Hareketlerini takip ediyoruz. Zamanla yaptıkları bize çok da anormal gelmemeye başlıyor. Ve onları anladığımızı sanmaya başlıyoruz. Hatta bazı şeyler hoşumuza gitmeye başlıyor. Ve derken burasını sevmeye başlıyoruz...
Günler böyle devam ederken, bir gün birisi karşımıza çıkıyor ve dilimizi bildiğini söylüyor. Çok şaşırıyoruz ama nihayet bizi anlayan birisini bulduğumuz için yalnız olmadığımızı düşünüyor ve çok seviniyoruz.
Karşılaştığımız bu kişi, bu memleketin sahibi tarafından gönderilen bir elçi olduğunu söylüyor. Bunu ispatlayan bir belge gösteriyor ve ardından bize burasını anlatmaya başlıyor. Görüp de anlam veremediğimiz hadiselerin neler olduğunu bir bir izah ediyor.
Gördüğümüz şeylerin ne anlama geldiğini anlatıyor. Ve en önemlisi de bizim niçin buraya gönderildiğimizi anlatıyor!
Dikkatle dinliyoruz; ancak bir takım sorumluluklarımız olduğunu anlatınca bu bazılarımızın hoşuna gitmemeye başlıyor. Rahatını bozmak istemeyenler, bu kişiyi dinlemeden kalkıp oradan uzaklaşıyorlar...
Heyhat! Nereden nereye? Bir zamanlar “Ah biri olsa da bize bütün bu olup bitenleri anlatsa!” diye yana yakıla bir rehber arıyorlardı. Şimdi bir rehber var ama insanlar dinlemek istemiyorlar.
Şimdi bu hayali gezimizi biraz daha açalım:
Gözlerimizi dünyaya açtık
Dünya denen bir yerde gözlerimizi açıyoruz. Hiç bilmediğimiz ve daha önce hiç uğramadığımız bir yer burası. Buradaki insanları, varlıkları ve hadiseleri ilk defa görüyoruz.
Etraf bize çok yabancı, biz de etrafa çok yabancıyız. Ne olduklarını ne yaptıklarını bilmiyoruz. Onlar bizim dilimizden anlamıyor. Bize bazı hareketler yapıyorlar, kendi dileriyle bir şeyler söylüyorlar; ancak biz anlayamıyoruz. Bizim söylediğimiz şeyleri de onlar anlamıyorlar.
Biz kimiz, bu dünyaya neden geldik, buradan sonra nereye gideceğiz gibi kafamızda dolaşan ve bizim de cevap bulmakta zorlandığımız sorular var...
Bu şekilde devam eden birkaç yılın ardından çevrede olup biten şeyler bize normal gibi gelmeye başlıyor. Her gün gördüğümüz için artık anladığımızı sanmaya başlıyoruz.
Güneş, sabah doğuyor, akşam batıyor. Bunu her gün böyle yapıyor. Tamam, bunu anladık: Güneş her sabah doğar ve akşam batar. Sıcak yakar, soğuk üşütür. Suyun kaldırma gücü vardır...
Artık bunun gibi gördüğümüz hadiseler bize alışık gelmeye başlar...
Ve bir gün birisi karşımıza çıkar ve bu âlemin sahibi tarafından gönderildiğini söyler. Delil olarak ise bazı mucizeler gösterir. Bu mucizeler onun gerçekten peygamber olduğunu gösterir. Daha sonra bize bir şeyler anlatmaya başlar.
Olayların nedenini, niçinini, görüp de anlam vermekte zorlandığımız hadiselerin ne anlam ifade ettiklerini, bizim bu dünyaya geliş nedenimizi, buradaki vazifemizin ne olduğunu, buradan sonra nereye gideceğimizi ve bunlar gibi aklımızı kurcalayan bütün soruların cevaplarını verir.
Bunun yanı sıra bazı sorumluluklarımızın olduğunu anlatır. İnsan gibi yaşayabilmek için uymamız gereken bir takım kurallar getirdiğini söyler. Ancak bazı insanlar bu sorumluluğun altına girmek istemediği için, bu mucizelerle peygamber olduğunu ispatlayan rehberi yalanlarlar ve onu aralarından kovmaya kalkarlar...
Biz Kimiz?
Evet, dünya memleketine gözünü açan insan, her şeye yabancı bir vaziyettedir; buna anne ve babası dâhil. Her şeyi ilk defa görür. Bu memlekete ilk defa gelmiştir.
Yaşı biraz ilerledikçe etrafta olup bitenleri kendince anlamlandırmaya başlar. Varlıklara isimler takar ve böylelikle olup biten her şeyi çözmüş gibi kabul eder.
Mükemmel bir memlekete gelmiştir. Çevresinde olup biten her şey, tek kelimeyle harika bir sistemle cereyan etmektedir.
Acaba bu mükemmel memleketin bir sahibi var mı? Eğer varsa neden görünmüyor? Görünmemesi olmadığı anlamına mı geliyor? Ama yok diyemiyor; çünkü bu memlekette harika bir işleyiş var.
Kendisi, basit bir masa yapıncaya kadar ne zahmetler çekiyordu; bu mükemmel memleketin nasıl olur da bir sahibi olmazdı?
Of of! Bu ne büyük bir sıkıntı! Kafasındaki bu sorular yumağını çözmeye çalıştıkça iyice karıştırır, dolandırdıkça dolanır, bir türlü tatmin edici cevaplar bulamaz...
İşte böyle bir halde iken, bu memleketin sahibi olan Allah, bir peygamber gönderir. O peygamber, insanın bütün bu cevap bulmakta zorlandığı sorulara tatmin edici cevaplar verir.
Bu dünyaya nereden ve nasıl geldiğini izah eder.
Dünyaya sadece yemek, içmek ve bir takım oyalanacak işler yapmak için gönderilmediğini ve asıl vazifesinin Allah'ı tanıyıp O'na kullukta bulunmak olduğunu anlatır.
Buradan sonra ahiret denen bir âleme gideceğini, hiç sonu gelmeyen bir yerin onu beklediğini ve bu yerin güzelliğini izah eder.
Güneşin sabah doğup akşam batması, mevsimlerin oluşması, bahar geldiğinde etrafın yemyeşil bir örtü giymesi, kışın yeryüzünü beyaz bir örtünün bürümesi... Bütün bunların, bu memleket sahibinden gelen mektuplar olduğunu söyler ve nasıl okunması gerektiğini anlatır. Yani tefekkürün nasıl yapılacağını gösterir.
Yol gösterici
Evet, eğer peygamberler gönderilmezse bu âlemin anlamı tam anlaşılmazdı. Öğretmensiz bir kitap anlaşılmaz bilgiler yığınından öteye geçmezken bu mükemmel ve muhteşem âlem, bir öğretmensiz nasıl anlaşılabilirdi ki? Öyle bir âlem ki her santimetre karesi sayısız mükemmelliklerle dolu...
İnsan bu dünyaya niçin gönderildiğini bildiği zaman kalbi rahata erer. Bu dünyadan sonra nereye gideceğini bildiği zaman önündeki puslar dağılmaya başlar. Önünü daha net görür. Ve daha emin adımlarla ilerler...
Allah, bu koca âlemi mükemmel bir memleket gibi yaratıp süslemiş ve insanın hizmetine vermiş. İçerisine, saymakla bitiremeyeceği kadar hediyeler, ihsanlar koymuştur. Kendisine bir çiçek verildiği zaman bile teşekkür eden insan, bu koca âlem çiçeğine karşı elbette teşekkür etmek ister.
Ancak teşekkürü nasıl yapacağını bilemez. “Beni bu sayısız nimetlere gark eden Rabbime teşekkürümü nasıl ifade edebilirim? Keşke bilebilsem...” diye düşünür durur.
İşte peygamberler yaşantılarıyla da bize örnek insanlardır. Allah, insanlardan neler istediğini, teşekkürlerini nasıl sunmaları gerektiğini peygamberler modeliyle insanlara bildirmiş.
En Mükemmel Örnek
İnsanlık tarihine bakıldığı zaman, Hz. Muhammed (a.s.m.) kadar mükemmel bir şekilde bu vazifeyi ifa eden, yerine getiren başka birini görmek mümkün değil.
Evet Hz. Muhammed (a.s.m.), bütün peygamberlerin imamı, bütün evliyaların reisi, bütün yol gösterenlerin sultanı, bütün insanların en mükemmelidir...
Buna Saadet Asrı şahittir, gösterdiği bütün mucizeler, ahlakı, davasını anlatırken takındığı yüksek tavrı şahittir... Buna tarih şahittir.
O ne güzel bir örnektir! O ne güzel bir önderdir! O ne güzel bir nebidir! O ne güzel bir insandır!
Ne mutlu O'nu kendine örnek alıp hayatını O'nun gibi yaşama gayreti içinde olanlara!
Rabbimiz, bizleri, sünnet-i seniyyeden istifadesi bol olan kullarından eylesin. Ve bu kutlu yolda bizleri daim yürütsün. Âmin...

Bu Yazı 2433 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar