Kapak
Arapça Türkçeye Çok mu Uzak?
05.12.2013        

ARAPÇA TÜRKÇEYE ÇOK MU UZAK?

Yrd. Doç. Dr. Yakup YILMAZ

 

 

 

Dil, kelime hazineleri ve gramatik yapılarıyla insanların anlam yükleyerek kullandıkları bir iletişim vasıtasıdır. Türkçenin tarihinde komşu dillerle münasebetler, her dilde olduğu gibi ve kadar, etkileme ve etkilenme yönüyle her zaman tanık olunan bir durumdur. Yurt değiştirme hadisesiyle beraber dilin söz varlığında da bir değişmenin yaşandığı gerçeğinden hareketle, Türkler ve Türkçe, yerleştiği Ortadoğu coğrafyasında ağırlıklı olarak Farsça ve Arapçayla sıkı münasebetler içindedir.

Ortadoğu coğrafyasında yakın geçmişte ve şimdi, belirleyici üç büyük millet vardır: Türkler, Araplar ve Farslar. Bunların dilleri Türkçe, Arapça ve Farsça da bu coğrafyada en çok konuşulan üç dildir. Bilhassa Türkçe, imparatorluk kurmuş bir milletin dili olarak bünyesinde diğer ikisinden pek çok kelimeye yer verir ve coğrafi bakımdan komşu olan bu iki dille münasebeti çok canlı dillerden biri, belki de birincisi olmuştur.

Köy hâline gelen dünyada, bu çağda, herhangi bir şehir veya ülkede cereyan eden hadiselerden vareste kalınamıyor. Bir de komşu bir ülkenin içinde yaşananlar hem insani ve hem de siyasi tarafıyla pek çok ülkeyi tesiri altına alıyor. Son zamanlarda Arap baharının sesi güney sınırımıza dayandı. Güney komşumuz Suriye sancılı bir bahar iştiyakı yaşıyor, bir türlü baharı göremiyor.

Mevzuumuz ne Arap baharı ve ne de bazı Arap ülkelerinde meydana gelen karışıklıklar. Mevzuumuz Arap ülkelerini, bilhassa komşu Arap ülkelerini ne kadar tanıdığımızdır. Bu ülkelerle neredeyse bin senelik bir komşuluk ve kader birliği vardır. Zaman içinde sultanından garibine hemen her kesim akrabalık iliişkisine girmiş, kız alıp kız vermiştir. Bu millet ve dili bize uzak bir millet ve dil değil; lakin bu ülkelere ve dillerine dair bilgiler doğrudan kendilerinden veya beraber yaşanmış yıllar neticesinde ortaya konmuş tecrübelerden alınmadığı için Arapçadan ödünçlenen kelimelerde, bilhassa özel isimlerde, pek garip ve acayip kullanışlar görülüyor. İnsan ister istemez soruyor: Arapça Türkçeye çok mu uzak?

Medyada pek çok Arapça yer ve kişi ismi okur veya dinleriz. Bu isimler bize yabancı gelir. Hayır, aslında kelimelerin kendileri yabancı değil, bunların bazı medya mensuplarınca telaffuzları yabancıdır. Türkçe, Arapçadan pek çeşitli sahalarda istifade etmiş; aldığı kelimelerin seslerini kendisine uyarlamış; hele hele bazı kelimelerde yerlileştirmelerde bulunarak kendi kaidelerini tatbik etme inisiyatifini göstermiştir. Meselâ en basitinden bir mudîr kelimesi Türkçede müdür; fâide kelimesi fayda  olmuştur.

Türk olarak hangi tarafımıza baksak Arapçayla ilgili bir şeyler buluruz. Adımız Arapça olabilir: Mehmet, Ali gibi; duamız Arapça olabilir: Allah muhafaza gibi; selamımız Arapça olabilir: Merhaba, Selamünaleyküm gibi. Bunlar Arapçayla irtibatlı olmanın neticesinde gelişmiş; ancak kesinlikle Türkleşmiş, Türkçeleşmiş dil parçalarıdır.   

Arapça Türkçeye uzak değil; ama ondaki kişi ve yer isimlerine ulaşmak için Batı dillerini kaynak ittihaz edinenler, bu isimleri Avrupa medyası vasıtasıyla takdim ettikleri için bu dili bize uzak kılıyor. Arapçayla münasebetler ve beraberinde etkileşmeler Araplar ve Türkler komşu oldukları müddet içinde devam edecektir. Bundan kaçış olmaz, olamaz.

Güz ve kış ayları içinde Suriye’nin sınır kasabalarında iç savaşın şiddeti artmış, haber kanalları gün gün, saat saat vaziyet hakkında milleti bilgilendiriyordu. Bunlardan Re’sü’l-ayn / Ra’su’l-ayn (< Ar. ra’s ‘baş’ + Ar. al-‘ayn ‘göz, su kaynağı’, belki Türkçede Pınarbaşı denebilecekti) kasabası hemen her gün haber kanallarının baş haberi oldu. Türk medyasının komşu ülkelerin vaziyetleri hakkında cereyan eden hadiseleri takip etmesi hoş, takdire şayan; ancak Re’sü’l-ayn kasabasının adı hiçbir televizyon kanalında doğru dürüst yazılamadı. Resulayn, Rasulayn, Resuleyn gibi kullanışlarla ne kadar komşu cahili bir medyamız olduğu ortaya çıktı. Bu arada, Resulayn, iki resul veya elçi anlamına gelir.

Mısır’da Tahrir’le başlayan hürriyet hareketinden sonra karşı darbeye maruz kalan Mısır halkı, yeni bir direniş meydanı sundu: Râbiatu’l-Adeviye. Allah dostlarından mübarek ve muhterem bir hanımefendi. Bizdeki Rabia adının kaynağı olan kişi. Aslında çok da uzak bir isim değil; ancak bu ismi de garip telaffuzlarla duyduğumuz oldu. Meselâ Rabıtâ’u’l-Adeviye, Rabiâtu’l-Adeviye gibi. Birincisi râbıta, bağ, bağlılık, düzen, tutarlılık anlamlarının yanında tasavvufta dervişin dünyaya ait herşeyi ve bütün alâkaları kalbinden çıkararak gözlerini kapayıp mürşidinin suretini  gözünün önüne getirerek kalbini ona bağlaması anlamına gelir. İkincisi rabiâ, tamamen yanlış bir telaffuzdur, dördüncü anlamındaki râbia ile alâkası yoktur.  

Bu garabet sadece Suriye ve Mısır haberlerinde görülmüyor. Avrupa’da futbol oynayan Arap ve Fars oyuncuların adlarını bizim sunucularımız bizdeki şekliyle değil de oyuncunun adını Avrupa medyasında nasıl görüp okuduysa öyle ifade ediyor. Mesela Karim Benzema (doğrusu Kerim Benzema) ve Zinadine Zidane (doğrusu Zeyneddin Zeydan) adlarını, FKÖ’nün merhum kurucu lideri Yaser Arafat (doğrusu Yasir Arafat) adını doğru dürüst yazmak ve telaffuz etmek gayreti gösterilemedi.

Türk medyası kendisini Arap baharına ne kadar hazırladı? Arap ülkelerinden haber sunarken bu tür kişi ve şehir isimlerini doğru yazmada ve telaffuz etmede ne kadar yeterli? Bu manada kimlere hangi mevzularda danışıp malûmat aldı? Bu soruların cevaplarının hepsinin koca bir hiç olduğunu herkes tahmin edebilir; çünkü vaziyet ortada. Bu meyanda pek çok gazeteci ve yazar çeşitli ikazlarda bulundu. Hiç dinleyen oldu mu acaba? Bırakın başka gazeteleri ve televizyon kanallarını, ikaz edenlerin kendi bulundukları bazı medya kanalları bile bu uyarılara dikkat etmedi.

Burada bir mesele var. Bu mesele de komşu dediğimiz ve Ortadoğu’nun iki büyük sakini olan Arap ve Fars milletinin dil ve kültürüne kapılarımızı kapatmamızdır. Mazide sonuna kadar açık olan kapıların şimdi kapalı olması, evvelden aldığımız ve çok uzun zamandır kullana kullana kendimize benzettiğimiz, yerlileştirdiğimiz, Türkçeleştirdiğimiz kelimelerin, beraberinde kişi ve yer isimlerinin yabancısı olmuşuz. Bu yabancılıktan kurtulmak için de maziyle bağları kuvvetlendirmek, klasik eserlerimizi yeniden gözden geçirmek gerekmektedir. Ayrıca bu coğrafyanın yabancısı olmuş bir millet halinde yaşamaktan kurtulmak için Osmanlı kültüründen, edebiyatından ve tarihinden kalan adların imla ve telaffuzunu da öğrenmek bir vazife addedilmelidir. Zaten, klasik Türk edebiyatını öğrenmek ve anlamak için bir Türk’ün zahmet edip öğreneceği sadece iki bin civarında kelime vardır.

Türkçede Arapça kelimelerin telaffuzlarına dair çok zahmetli gayretlere lüzum yok. Osmanlıca ders kitaplarında Arap dilinin seslerinin kalınlık ve inceliği, uzunluk ve kısalığı anlatılmaktadır. Doğru bir imla ve telaffuz için Arap dilinin ses bilgisi hususiyetlerini kısaca arz eden kitap veya kitapçıkları okumak yeterli.

Türkiye’de münevver olmanın kaidelerinden biri de Osmanlı Türkçesine vukufiyettir. Türkçemiz şimdi bir ağaç ise onun gövdesi ve hatta kökü Osmanlı Türkçesidir. Osmanlı Türkçesinden bîhaber olanların düştükleri perişanlık da ortadadır.

Bu zamanlarda Arap ve Fars dünyasına alışmaya çalışmak lazım. Galiba artık Avrupa menşeli haberlerden ziyade Ortadoğu menşeli haberleri takip edeceğiz. O halde habercilerin ilk işi Arap ve Fars dillerinden alınmış kelimelerin bizdeki telaffuzlarını öğrenmesidir. Bir zamanlar aşinası olduğumuz bu dile uzak durmanın manası yok. Üç yüz altmış dereceli bir siyaset ekseninde farklı dillerden yeni gelen her kullanım için Türkçe telaffuz kaidelerini tespit etmek büyük bir dil olan Türkçenin en mühim meselelerinden biridir.


Bu Yazı 1986 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar