Avni Hoca
05.12.2013        

Avni Hoca

Mehmet Ekici

 

 

 

Biz edebiyat dersi okurken; lise birde, ne evlerde internet vardı, ne de pet şişelerde su.

O zamanlar aşkı, hiç kimse cinselliğe denk tutmuyordu. Kavramlar şimdiki kadar karıştırılmamıştı birbirine. Her görüntü biraz daha net, her kavram biraz daha derli toplu, yerli yerinde duruyordu öylece. Çünkü aşkı; ya Mecnun öğretiyordu, ya Ferhat, ya Mem... Ya Leyla öğretiyordu, ya Şirin, ya Zin... Ya Fuzuli öğretiyordu, ya Şeyh Galip, ya Itri...

Magazin diye bir kelime kimsenin dilinde pelesenk olmamıştı daha. Sınıfın en tembel öğrencisinin bile bir seviyesi vardı, bir adamlığı, bir ağırlığı… Efendilik, dürüstlük ve samimiyet, her öğrencinin isminin baş harfinden hemen sonra gelirdi.

Elbette her insanın bir hayali vardır. Kurduğu bir düşü… sevdiği bir rengi, tuttuğu bir takımı... hayatına dair anılarını içinde sakladığı içli bir şarkısı vardır. Öyleyse neden her insanın bir edebiyat öğretmeni de olmasındı? Bir simyacı gibi, özündeki cevherini cürufundan ayırarak gün yüzüne çıkaran, bir Yıllar geçtikçe anlıyordum ki ilkokul öğrencisine sınıf öğretmeni neyse, lise bir öğrencisine de edebiyat öğretmeni oydu. Her ikisi birbirine ne de çok benziyordu. Sanki herkesten habersiz bir gönül köprüsü kurmuşlardı elbirliğiyle. Biri insandan “adam” yapıyor, diğeri de o adamı “hayatın içine” bırakıyordu usulca. İkisi de her daim, bıkmadan ve usanmadan, sevgiyi ve edebi, ruhunun mahremine asan insanlar kahramanı…

yetiştiriyorlardı.

Avni Hoca, lise birde benim edebiyat öğretmenimdi. Yaşı kırkın biraz üzerinde, saçları griydi. Uzaktan bakan koca bir çınara benzetirdi onu. Bazen gözlerini kısarak sınıfın penceresinden ufka bakıp dalar, dudaklarında duaya tekabül eden temenniler yükselirdi, hepimiz için. “Gençler! Aşkı ve edebi yüreğinin çeperinde gezdiren insanlar, hiç bir taşkınlığa figüran olmaz” derdi. Biz büyülenirdik. Daha lise birdeydik.

Edebiyat, sadece şiir, hikâye ve makale tahlilleri midir Allah aşkına? İsmiyle müsemma bir ilmi, birkaç şiir ve hikâyeye sığdırmak akıl karı mı? İsminde “edep” olan kaç ders okuyoruz okul hayatımızda.

Sanki hayatın bütün derslerini içinde taşıyordu edebiyat dersi. O zamanlar henüz on beş yaşındaydım ve boyna soruyordum kendi kendime. Bu dersten nasıl bir cazibe vardı ki büyülüyordu bizi? Dersin kendisinde miydi? Kitaplarında mıydı? Müfredatında mıydı? Öğretmeninde miydi? Allah aşkına söylesin biri bu dersin büyüsü neydi! Şükürler olsun ki henüz lise birdeyken, Avni Hoca benim edebiyat öğretmenimdi!

O zamanlar belki farkında değildim, ama şimdi tüm benliğimle biliyorum ki; öğrenci başarılı olmak için önce öğretmenini sevmeliydi, dersi nasıl olsa severdi. Öğretmenini sevmeyen bir öğrenci olmak dünyanın en çekilmez çilesi değil de, neydi? Aslında eğitim dediğimiz olgu, öğretmen ile öğrenci arasındaki iletişimin kalitesinden ibaretti. Çünkü okul bunun için, sınıf bunun için, müdür bunun için, memur bunun için, eğitimin diğer bütün birimler bunun içindi. Kısaca, öğrenciye iyi bir eğitim ortamı sağlamak için vardı veya var olmalıydı her şey.

Avni Hoca, bazen hayıflanırdı kendi kendine. Başını kaldırır, yumruğunu sıkar, sesinin en tok tonuyla: “Aslında biz yağmur duasına şemsiyesiz çıkmayı adet edindiğimizden beri toprağı en sert yerinden yaran filizlerimiz yetişmiyor hâlâ ve sürgünlerimiz doğmadan ölüyor çoğu kez” der, biz düşünce denizinde kaybolur giderdik.

Kimse farkında değilken bize ruh katacak olan kahramanımız yanı başımızdaydı. Gençliğimizin kapısının eşiğinde bekleyip duruyordu bir Hızır gibi. Onu gönlümüze buyur etme şuurunda olmak bizim için büyük bir nimetti! İşte tam o sıralar yüreğimizdeki gençlik ateşini edep ile harlayan edebiyat öğretmenimiz Avni Bey’di. Edebiyat, lise birdeyken neden bu kadar çok güzeldi?

Ne kaşlarını çatar, ne saman alevi gibi hemen parlar, ne de yüzünü asardı. Ama disiplin, tertip ve düzen Avni Hoca’nın elinin altındaki en kutsal şeydi. Avni Hoca’dan başka kim, et ve kemikten oluşan bedenimizi, “dil” ve “yüreğe” dönüştürebilirdi? Kim, konuştuğu her kelimeyi bir sarraf titizliğiyle seçip gün yüzüne çıkarabilirdi? Çünkü o, mütemadiyen, sabırla ve ısrarla her bir derse başlamadan önce: “Dil kültürünü kaybeden bir millet, ruhunu kaybeder” derdi.

Kelimelere hayat vermek bu olsa gerekti. Kelime ustasıydı o. Onun dudağından gün yüzüne çıkan her bir kelime bizim kulaklarımızda hayat bulup ruhumuzu beslerdi. Avni Hoca ruhlarımızı bir sanatkâr edasıyla işlerken; bazen yabancı bir memlekette dildaş bulmuş bir garip, bazen ustasına müptela bir çırak oluyorduk biz.

“Gençler” diye başlardı her sözüne. Ülküsüz bir gençlikten, ruhsuz bir gençlikten ve hatta hayal kurmayı bile beceremeyen bir gençlikten söz ederdi sık sık. Her tembihini defterimizin arasında kuruttuğumuz gül yaprakları gibi saklardık. Söylediği her sözün istikbalimizi bir ışık gibi aydınlatacağını düşünür ve bütün vücudumuz kulak kesilirdik Avni Hoca’nın dersinde. Meslek lisesinde... henüz lise birde...

Edebiyat hayatın ta kendisiydi. Kalbin özüydü. Onu oradan söküp atmak hangi divanenin haddiydi. Çünkü cürufu cevherden ayıran iksir hocamızın yüreğinin giziydi. İşte bunun için edebiyat öğretmenimiz Avni Hoca’nın her bir tavrı bu dersi en kılcal damarlarımıza kadar işlerdi. İşte bunun için ruhumuz, aklımız ve gönlümüz beslenirken öğretmenliği kutsal yapan sırların ipuçlarını da bize verirdi. Yoksa -çıkarsız ve riyasız- bir öğretmen bu kadar çok sevilir miydi?

İşte, edebiyat öğretmeni olmasam da ve lise birin üzerinden yıllar geçmiş olsa da edebiyata olan ilgim bu yüzdendi.

 


Bu Yazı 2354 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar