Kapak
BABA AÇLIĞI
..        

Baba açlığı çocuğun fiziksel ve duygusal olarak baba hasreti çekmesinin adıdır. Gerçekten de dünyanın tüm çocukları, çağın getirdiği şartların da bir gereği olarak "baba açlığı" çekiyor. Çünkü "para kazanmak.. daha çok kazanmak" gerekçesiyle eve çok az uğrayan babaların yanı sıra, bir de boşanmalardan dolayı oluşan "baba açlığı" söz konusu. Ülkemizde boşanmalar henüz Batı seviyesinde değil çok şükür, ancak artıyor. Ailelerimize gereken özeni göstermezsek, en kuvvetli kurumumuz ve sosyal güvencemizden de olacağız.
Anne açlığı konusunda çok şey yazıldı, çizildi, fakat "baba açlığı" biraz da yeni keşfedilen bir durum. Zira aileleri "babasız" görmeye şartlanmış gibiyiz. Her şey annenin sorumluluğu altında yürüyor. O da tabiî ev temizliğinden, yemekten, çamaşırdan fırsat bulabildiği ölçüde çocuklarına eğiliyor. Bazen hayretle gözlüyorum ki, ev işlerine, ya da makyaja ayrılan zaman çocuklara ayrılmıyor.
Anlayacağınız çocuklarımız biraz başıboş. Özellikle genç kızlık, ya da delikanlılık çağına adım attıkları çok sorunlu dönemde biraz daha fazla yalnız kalabiliyorlar. Hatta tümden yapayalnız kalan delikanlılarımızla genç kızlarımız var. Oysa o çağlar çok problemli çağlardır. Heyecan doruğa çıkar. Korkuyla beslenen aşırı bir kızgınlık içinde saldırganlaşma eğilimi artar. Memnuniyetsizlik, mutsuzluk aşırı seviyelere çıkar. Ýşin nereden kaynaklandığını bilen aileler, o çağlarda daha anlayışlı, daha müşfik, daha sevgi dolu ve sorumlu davranmak suretiyle çocuklarının problemlerini paylaşır, böylece en sorunlu çağı en az hasarla atlatmasını sağlarlar.
Fakat bu, sırf annenin çabasıyla olacak iş değildir. Büyük anneler, büyük babalar dahil (şayet birlikte yaşanıyorsa) ailenin tüm bireylerinin işbirliğini gerektirir. Özellikle ve öncelikle anne babaların el ele vermelerini ve yetişme çağındaki çocuklarıyla ilgi bağlarını güçlendirmelerini icap ettirir. Temel iki öğeden, yani anneden yahut babadan biri eksikse çocuğa eksik yardım gidecektir. Bu da çocuğu daha çok kızdıracak, aileden daha fazla uzaklaştıracaktır.
Biliyor musunuz ki, ergenliğe geçiş çağı, aynı zamanda maalesef yoğun olarak evden kaçma çağıdır, hatta bazen (Allah korusun) uyuşturucu ile buluşma çağıdır. Gençliğe geçiş aşamasında duygu yoğunluğu yaşayan çocuklarımızı böylesi tehlikelerden koruyacak kurum aile kurumudur. Hayatın her türlü tehdidi karşısında çocukları savunacak kurum da aile kurumudur. Bu bakımdan öncelikle babaların aile kurumuna yeterince değer vermesi lâzım. Ancak bu değer uzaktan telefon muhabbetiyle değil, yakın ilgi ile olur. Oysa araştırmalar, babanın aile içi sorumluluk almadığını gösteriyor. Bu da bahsettiğimiz "baba açlığı"nı doğuruyor.
Pedagoglara göre erkeklerin ve kadınların anne baba olmaya hazırlanışları arasında önemli farklar var. Biliyorsunuz kız çocuklar, hayatlarının ilk yıllarından itibaren anne olmaya hazırlanırlar. En çok gördüğü anne ile, yani kendi anneleriyle özdeşleşirler, annelerini taklitle anneliğe ilk adımları atarlar. Sonra bu yönelişlerini boy boy bebekleriyle evcilik oynayarak beslerler. Bebeklerine annelik yaparlar. O arada komşunun kendilerinden küçük çocuklarına, hatta bazen büyüklere de annelik ederler. Ayrıca ortam, onları, yumuşak, duyarlı, duygusal ve şefkatli olmaya teşvik eder. Böylece kız çocukları, anne olmadan önce, annelik için gerekli eğitimi almış, hem fiziksel, hem de ruhsal anlamda hazırlanmış olurlar.
Halbuki erkekler hazırlıksız büyür. Onlar için, kızlarda olduğu gibi, çocukluk çağından başlayan bir "babalık" eğitimi ve hazırlığı sözkonusu değildir. Küçükken, konumun farkını hissettiklerinden anneleriyle özdeşleşemezler. "Erkek olma" arzusu, erkek çocuğu anneden uzaklaştırıp babaya yaklaştırır. Fakat baba çok meşguldür. Sabahın köründe işe gitmekte, ancak gece yarıları eve dönmektedir. Baba evden çıkarken de, eve dönünce de çocuk uykudadır. Haftalarca görmediği olur. Görüşseler bile, şayet baba, oğluyla bilinçli bir beraberlik kurmamışsa, görüşmemekten fazla farklı olmaz. Elinde uzaktan kumanda cihazıyla sürekli televizyon zaplayan babanın evde olması ile dışarda olması arasında fark yoktur.
Görüştüğüm pek çok babada şöyle bir düşüncenin hakim olduğunu gördüm:
"Ben babayım, eve ekmek getirmek zorundayım, bu yüzden vaktim yok; ama eşim evde, çocukları yetiştirmek de onun görevi."
Aslında anne ile baba arasında çocuklara bakış açılarını etkileyen daha derin ve anlamlı bir fark daha var...
Anne, çocuğu dokuz ay boyunca karnında taşımıştır. Karnının gün be gün büyüdüğünü gözlemiş, vücudundaki değişkenliği karnında taşıdığı varlığa bağlamış, karnındakinin her hareketini algılamış, her tekmesine aynı anlamlar yüklemiş, onunla bütünleşmiştir. Bebek doğduğu zaman, artık ona o kadar alışıktır, öylesine kendinden bir parça olarak görmektedir ki, bebekle kaynaşma konusunda hiç yabancılık çekmez. Oysa baba için durum aynı değildir. Aralarında, anne ile bebek arasındaki bağa benzer güçte bir bağ yoktur. Sonuçta aileye ne zaman ağlayıp ne zaman susacağı belli olmayan (üstelik çocuğun ne ağlamasını okuyabilirler, ne bakışlarını) bir "yabancı" katılmıştır. Üstelik bu "yabancı" karısına tümden el koymuş, bütünüyle sahiplenmiş, karısının tüm zamanlarını tüketmeye başlamıştır. Bu sebeple babalar "yabancı"ya karşı derinden derine, asla itiraf etmek istemedikleri bir kıskançlık da hissetmeye başlarlar. Çünkü kendisi daha önce evin tek erkeği olarak rakipsizken, birden ortaya bir rakip çıkmıştır. Artık karısının hem sevgisini, hem şefkatini onunla paylaşmak zorunda kalacaktır. Bu durum hiç hoşlarına gitmez.


Bu Yazı 2796 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar