BENİM ÇİNLİ KARDEŞİM
..        
Geçtiğimiz Ramazan Ayında, çeşitli TV kanalları birbirinden güzel iftar ve sahur programı yaptılar. Bütün emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Bu programlardan birini izlerken yaşadığım ilginç bir halet-i ruhiyemi siz değerli gönül dostlarım ile paylaşmak istiyorum:
Bir gün, iftar sofrasına oturmuş, ezanın okunmasını bekliyordum. Bu arada gayr-ı ihtiyari açık olan TV kanalında ki iftar programını izliyordum. Programın bir bölümünde; Çin'de oruç tutan Çinli Müslümanlar, onların camisi ve kıldıkları teravih namazları gösteriliyor, mini röportajlarla Ramazan'ı nasıl yaşadıkları anlatılıyordu.
Onlar' da aynı bizim gibi oruç tutuyor, teravih namazı kılıyor ve kendilerince en feyizli şekilde Ramazan Ayı' nı idrak etmeye çalışıyorlardı. “Anadolu nere, taa Çin neresi” diye geçirdim aklımdan. Çok uzak ve farklı diyarların insanlarıydık: Ama, Aynı Allah'a inanıyor, Aynı Kitabı (Kuran'ı) okuyor ve aynı Peygambere tabi oluyorduk. Aynı inanç ile, aynı ibadetleri yapıyorduk .Aynı amaçla Rahmet Ayı Ramazan'ı en feyizli ve bereketli şekilde idrak etmeye çalışıyorduk.
Büyük bir ilgi, ve zevk alarak izledim Çinli Müslümanların yaşadığı Ramazan'ı. O çekik gözlü ve ufak tefek adamlar, o kadar sevimli ve sempatik göründükler ki gözüme tarif edemem. Onları çok sevmiştim. Her birisini ayrı ayrı kucaklamak, Onlara sarılmak ve bağrıma basmak arzusu geçti içimden.
Bu muhabbet duyguları içerisindeyken; birden irkildim. Aman Allah'ım, şu hale bak dedim kendi kendime. Bu sevgi ve hasretle izlediğim, bağrıma basmak istediğim insanlar, benim kendimi bildim bileli hiç sevmediğim, hatta nefret ettiğim Çinliler di. Daha önce hiç sevmediğim Çinli insanları, o an sevdiğimi hissetmiştim . Bu ne iş ve nasıl bir duyguydu.
Beynimde fırtınalar esmeye başladı. Bu insanlardan daha önce niçin nefret ettiğimi ve şu anda onları nasıl sevebildiğimi düşündüm.
Ben Anadolu' nun küçük bir kasabasında , kalabalık bir ailenin çocuğuyum. Babam koyu bir Demokrat idi. Onun için biz Menderes hatıraları dinleye dinliye büyüdük. Ağabeylerim ise koyu birer milliyetçi idi. Bozkurt efsanelerini, Kürşad'ın Çinlilere karşı yürüttüğü hürriyet mücadelesini, Doğu Türkistan Türklerinin çektiği çile ve zulümleri anlata anlata yetiştirdiler bizi. Babamın en sevdiği sanatçı, Adana' lı halk ozanı Hacı Karakılçık idi. Hacı Karakılçığın kasetlerinden, Ermenilerin Müslüman bebekleri kazanlarda kaynatarak kendi annelerine zorla yedirmeye çalıştığının ağıtlarını ağlayarak, göz yaşları içerisinde dinler; Ermenilere olan öfke ve hıncımız bilendikçe bilenirdi. Rusların Kırım ve Kafkaslarda ki Müslüman halka yaptığı zulüm ve katliamlar; Rumların Anadolu ve Batı Trakya' da yaptığı zulümler; Ermenilerin Anadolu insanına uyguladığı zulüm ve ihanetler; Çinlilerin Doğu Türkistan Türklerine uyguladığı dehşet verici katliam ve zulümler…vb. Biz ailece bunları okur, bunları düşünür, bunları konuşur, bunları dinler; hep birlikte üzülür, ağlar ve bu gaddar milletlere karşı büyük bir öfke ve hınç ile dolarak; Türk olmaktan müthiş bir haz alırdık.
Babam ve ağabeylerim bizi koyu birer sağcı olarak yetiştiriyordu. Ağabeylerim lisede okurken her gün sağ ve sol kavgalarına katılıyorlardı. Muşta'yı ilk defa lisedeki ağabeyimin elinde gördüm. Sınıflarından sekiz arkadaş aralarında para toplayıp, kendilerine bir 6,35 mm tabanca almışlar, büyük bir zafer kazanmış gibi adeta bayram ediyorlardı.
İlkokulda, bizim sınıfta iki öğrenci çok çalışkan idik. Birisi ben, yani sağcı bir ailenin çocuğu. Diğeri de CHP ilçe yönetimin de ki bir adamın kızı, yani solcu bir ailenin çocuğu. “ Sınıfın en çalışkan çocuğu” unvanını elde tutabilmek için yarışır dururduk. Kendimi ve geleceğimi düşündüğümden çalışmazdım. Sadece, “ sınıfın en çalışkanı” unvanını bir solcuya kaptırmamak için çalışırdım. “sınıfın en çalışkanı, sınıfın en dövüşkeni sağcı” densin diye kendimi paralar dururdum. Hem çok ders çalışır, hem de teneffüslerde çok kavga ederdim. En çalışkan ve en dövüşken unvanlarını solculara kaptırmak istemezdim. Onların hepsini birer vatan haini olarak görürdük.
İlkokulu bitirince, sırf dinini öğrensin ve komünist olmasın diye babam beni İmam Hatip Lisesi ne kaydettirdi. Daha ortaokul yıllarından itibaren bazı siyasi gençlik derneklerinin sınıf ve okul temsilciliklerini yaptım. Üniversite yıllarında da koyu milliyetçi tavırlarım devam etti. Bende ' Türk'ün Türk'den başka dostu olmadığına '' inanıyordum : Araplar bizi arkadan vurdu, Kürtler bölücülük yapıyor, Rumlar domuz, Ruslar ayı, Ermeniler vahşi canavar, Çinliler Müslüman Türkü katleden cani, İngiltere, Fransa vb.Avrupa devletleri bizi yok etmek isteyen ,dost görünümlü azılı düşmanlardır diyordum. Yani Türklerden başka hiç kimseyi sevmiyordum.
Yetiştiğim çevrede bir insana yapılabilecek en büyük hakaret, en ağır küfürlü söz : “ulan Ermeni”, “ulan Rus”, “ulan Rum”…vb. sözler idi. Çok kızınca çok hiddetlenince, hıncımızı almak için söylenen çok ağır sözler idi, birine Rus, Ermeni veya Rum çocuğu diye hitap etmek.
Fanatik yanlarımız, aşırılıklarımız bir yana, bizler vatan, millet, bayrak ve Türkiye sevdası ile yetiştirildik büyüklerimiz tarafından. Elbette ki kalbimizde büyük bir öfke ve kin vardı; Ruslara, Ermenilere, Çinlilere, Rumlara ve diğerlerine karşı… Türklük namına!
İçimizdeki siyasi tarafgirlik ise, hastalık derecesindeydi. Farklı siyasi görüşteki, başka bir partiye mensup olan kişi, bizim gözümüzde kötü ve yanlış insandı. Evliyada olsa yanlış yolda, hata içerisinde, kandırılmış biri olduğunu düşünürdük. Kendi safımızda ki, düşük karakterli birisine karşı bile hoşgörü ve sempati ile bakabiliyorduk.
Bütün bunları düşündüm kendi kendime. Ne kadar katı , mutaassıb ve tarafgir bir anlayışa sahiptim. Hoşgörü ve tolerans adeta lügatimde olmayan kavramlardı. “Ya bizden ol; yada cehenneme git!” zihniyetine sahiptim.
Ama şimdi her şey çok başkaydı. Hayata ve olaylara yaklaşımım, bakış açım çok değişmişti. O nefret ettiğim Çinliler çok sevimli ve sempatik görünmüştü gözüme. Bu duruma kendim bile hayret etmiştim. Benim gibi bir adam ,ekrandaki Çinliye sevgi ve sempati duyuyordu. Hayret!
Burada bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. Ben, o insanların Çinli oluşunu değil; Müslümanlığını sevmiştim. Onlar benim kardeşlerim idi. Benim gibi sahura kalkıyor, oruç tutuyor, iftar açıyor,teravih namazı kılıyor; benim ile aynı Allah'a kulluk edip, aynı peygambere tabi oluyorlar. Evet, aradaki sevgi ve sempati köprülerini oluşturan bağlar, “İslam kardeşliği” bağı idi.
İslam, ne muhteşem bir din. Çinliyi bile sevimli bir kardeş yaptı bana.
Ancak burada itiraf etmem gereken çok önemli bir husus var: Bana Çinli' yi bile sevimli görebilecek bakış açısını ve “İslam kardeşliği” şuurunu Risale-i Nur Külliyatı kazandırdı.
Rabbime sonsuz şükürler olsun ki, .bir süre önce Risale-i Nur' u tanıma bahtiyarlığına erdim. Bir süredir Risale-i Nur eserlerini okuyorum. Okudukça ruhumda fırtınalar esiyor, hayata ve hadiselere bakışım değişiyor.
Risale-i Nur, Kainatı büyük bir kitaba, Kur'anın maddede şekillenmiş, cisimleşmiş haline benzetiyor. Ve bu muhteşem kainat kitabını okuma, tefekkür etme yollarını öğretiyor insana.
Risale-i Nur'u okudukça; “insanın ne kadar önemli ve muhteşem bir varlık olduğunu” keşfediyoruz. Her bir insanın, “bir alem” olduğu; Kadir-i Zülcelalin kudreti nazarında tekbir insan ile bütün insanlık arasında bir fark olmadığı, tek bir insanın bile bütün alem kadar kıymetli olduğu; insanın bütün kainatın bir fihristesi, numunesi mahiyetinde ve Allah'ın isim ve sıfatlarına aynalık yapabilecek mahiyette yaratıldığı anlatılıyor. İnsanın kendi yaratıcısının isim ve sıfatlarına aynalık yapabildiği oranda değer kazanacağı, ancak Rabbine olan itaat ve ibadetleri ile üstünlük kazanabileceği öğretiliyor.
Risale-i Nur'u okudukça; insan, Allah'ı, Kur'an'ı ve Allah Resulü (sav) nü daha çok seviyor ve Allah'ın rızasını kazanabilmeye yönelik bir hayat anlayışına bürünmeye başlıyor. Allah'a itaat etmekten zevk alıyor.
Risale-i Nur, insana Allah'a kul ve Hz. Muhammet (s.a.v.) e ümmet olmanın hazzını yaşatıyor. Bütün yaratılmışları Allah'ın bir sanat eseri olarak görmeyi ve sevmeyi öğretiyor insana.
Peygamber Efendimiz (sav), bütün Müslümanların kardeş olduğunu buyurarak: birbirimizi sevmemizi emrediyor.
Uhuvvet (Kardeşlik) Risalesi ne muhteşem bir eser! Müslümanları uyarıyor: Allah'ınız bir, Kur'an'ınız bir, peygamberiniz bir, kıbleniz bir…bir, .bir… binlerce ortak özelliğin, birlik-beraberlik bağlarının bulunduğunu anlatıyor. Sizler kardeşsiniz! Kardeşçe yaşayın. Allah için birbirinizi sevin. Kardeşinizi sevin ey inananlar! deniyor.
Peygamber Efendimiz (sav), bütün Müslümanları bir vücudun azalarına benzetiyor. Vücudun hangi azası hastalansa, incinse bütün vücut onun acısını hisseder. İşte bir vücudu meydana getiren hücreler gibi; her bir Müslüman da İslam vücudunun bir hücresidir. Kendisini bütünün bir parçası olarak algılamalı ve ona uygun davranmalıdır.
İslam dini, soyunuzu, ırkınızı, milletinizi inkar edin demiyor. Bediüzzaman Hazretleri, Cenab-ı Hakkın, insanın fıtratında, vatanına ve milletine karşı fıtri bir muhabbet yerleştirdiğini anlatıyor. Her insanın fıtraten vatanını ve milletini sevdiğini belirtiyor. Ancak insandaki bu milliyet duygusunun, dinin yerine geçmemesi, aksine dine (Kur'ana) kale ve hizmetkar vazifesi görmesi gerektiğini ifade ediyor. Risale-i Nur'da İslam ile Türklüğün mezc olduğu, kaynaştığı, Müslüman olan Türklerin milli kimliklerini de muhafaza edebildikleri, Bulgarlar, Macarlar vb. Müslüman olmayan Türklerin Türk kimliğini de koruyamadıkları vurgulanmaktadır.
Evet yine milletimi, Bayrağımı, Devletimi çok ama çok seviyorum. Onları mukaddesatım ve uğrunda canımı verebileceğim değerlerim olarak kabul ediyorum. İnanın, şimdi yüreğimdeki vatan, millet, Bayrak, Devlet sevgisini çok daha anlamlı ve çok daha yüce sevdalar olarak hissediyorum.
Risale-i Nur , bendeki milliyetçilik duygusunun, ırkçılık gibi olumsuz, menfi yönlerini temizleyerek; Kur'an ve sünnet ahlakı ile terbiye etti. Çünkü Risale-i Nur'da çok önemli bir gerçeğe dikkat çekilmektedir. İnsanın kendi tercihi olan ve kendi tercihi olmayıp kader-i ilahi tarafından takdir edilen iki tür sıfatları vardır: insanın cinsiyeti, anne-babası, doğacağı memleket, mensubu olacağı ırk ve millet kendi tercihi, kendi seçimi değildir. İlahi kader programı ile takdir edilmiştir. Ancak insanın dini, Kitabı, Peygamberi, tapındığı ilahı kendi seçimi ve kendi tercihidir.
Kaderi ilahi tarafından takdir edilen ve insanın kendi seçimi olmayan vasıfları, o insana bir küçüklük veya yükseklik sağlamaz. İnsan kendi tercihi ve kendi seçimi olan vasıfları ile büyük veya küçük olur. Peygamberimiz (asm) “sizin en üstününüz, takvaca üstün olanınızdır.” buyurmakla bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Risale-i Nur, insandaki menfi (olumsuz) tarafgirlik sıfatını da terbiye etmektedir. İnsana “Allah için sevmeyi ve Allah için buğzetmeyi” öğretmektedir. İman tekemmül ettikçe insan, tüm mü'minleri hakiki kardeşleri olarak algılamaktadır. Diğer insanlara ve diğer milletlere duyduğu husumet, kin ve düşmanlık hisleri ise acımaya dönüşmektedir. Çünkü “bir kalbe iman gerçek anlamda girince kin ve düşmanlık o kalpte barınamamakta, ikisi beraber olamamaktadır.
Onun için Risale-i Nur, insana kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi inanmayan ve kendisi gibi yaşamayan insanlara karşı şefkat ve merhametle bakarak; onları Kur'an hakikatlerinin ulaştırılması gerekli muhtaç gönüller olarak algılamayı ve onların hidayete erişmesi için gayret ve dua etmeyi öğretmektedir.
İşte benim gibi, katı sevgi ve nefret duygularıyla yetişmiş bir adama, bir Çinliyi sevdirebilen sır; “İslam kardeşliği” prensibidir.
Evet, ben milliyetçi bir insanım. Fakat binlerce fasık, ahlaksız, dinsiz Türk yerine Çinli bir Müslüman'ı tercih edebiliyorum. Müslüman olan bir Rus'u, bir Ermeni'yi kardeşim olarak kabul edip sevebiliyorum. Arapları ve Kürtleri, kendime hakiki kardeşler kabul edip; Müslüman bir Yunanlıyı, Müslüman bir İngiliz veya Fransız'ı kalbi muhabbetle sevebiliyorum.
Hz. Muhammet (s.a.v.) in ümmeti olmak çok muhteşem bir duygu.n

Bu Yazı 2121 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar