BENİ SEVMENİZDEN DOLAYI EHLİ BEYTİMİ SEVİNİZ
..        

Peygamber Efendimiz, Abdullah b. Abbas'tan gelen bir sözlerinde şöyle buyurur:
“Nimetleriyle sizi gıdalandırdığı için Allah'ı seviniz. Allah sevgisi sebebiyle beni seviniz, beni sevmenizden dolayı da Ehl-i Beytimi seviniz”(1)
Onun sözleri önemli noktalara dikkat çekmektedir:
1. Burada ilk olarak Allah'ın neden sevilmesi gerektiği açıklanmaktadır. “Nimetleriyle sizi gıdalandırdığı için Allah'ı seviniz.” Mün'im ve Muhsin olan Yüce Allah bize bütün nimetleri güzellikleri verendir. Bizi var etmiş, yaratmış, yokluktan varlığa çıkarmış, taş ağaç ve diğer canlılardan kılmamış ve insan etmiştir. Her an aldığımız nefes onun yarattığı havadandır. Bize çok kıymetli duygular, hiçbir değere değişilmeyecek akıl ve ruh vermiştir. Yiyip içtiklerimizi o yaratmakta ve bize vermektedir. Yeri göğü yaratan Yüce Allah, mevsimleri bizim için arka arkaya getirir, Dünyayı belli bir hızda rabbani bir gemi gibi, güneş etrafında seyahat ettirir. Güneşi gök yüzüne bir lamba ve soba olarak asan, onları kudretiyle yakan odur. Onun nimetleri ve verdikleri saymakla bitmez ve bunların değeri para ve pulla ödenmez. Bize bu kadar iyilikler eden ve nimetler veren Yüce Allah'ı sevmek, ona minnattar olmak, ibadetle şükür ve teşekkürümüzü sunmak elbette bir insanlık gereği ve görevidir.
Allah'ı sevmekle Âl-i Beyti sevmek arasında kopmaz bir ilişki vardır. Nimetlerinden dolayı Allah'ı sevmek bir vecibedir: O İnsanı yokluktan varlığa çıkarmış, dünya ve kâinatı bir sofra gibi önüne sermiştir. İnsanın büyütülmesi, yedirilip içirilip giydirilmesi, hisler ve akıl nimeti, ruhani gıdalarla da rızıklandırması ve pek çok nimetlerinden dolayı insan Allah'ı sevmelidir. Hatta rahmet olan Peygamberlerle insana ebedî saadet ve Cennet yollarını açan da Allahtır.(2)
2. Allah'ı sevmek, sevdiklerini sevdirir ve onları sevmeyi de gerektirir: Bu açıdan Peygamberimiz “Beni de Allah'ı sevdiğiniz için seviniz” buyurdu. Çünkü Allah onu sevmiştir. Öyleyse Başta nebiler ve onlardan biri olan Hz. Peygamber (s.a.v.) ve onun sevdikleri sevilmelidir. Bu açıdan, Hz. Peygamberi seversek, Allah bizi sevecektir. Nitekim ayette “Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin”(3) buyrulur. Allah'ı sevmek Peygamberi sevmeyi ve sünnetine/çığırına uymayı gerektirir. Yani Allah'a sevgimiz varsa, Habibullah'ı sevmek ve ona uymak gerekir. Ona uyulmazsa aslında Allah'a muhabbet yoktur. Allah'ı seven, onun sevdiğini sever, kullukta sevdiği tarzı benimser ve ona ve onu kendinde en güzel gösteren Habibullah'a uyar.
Cenâb-ı Hakkı seven ve ona inanan; ebette ona itaat edecektir. İtaat yolları içinde en kabule lâyık olanı, en yükseği ve en kısası Hz. Peygamberin yoludur. Madem Allah, şuur sahipleri içinde en seçkinini, kendine elçi, kullarına tercüman, mübelliğ ve önder kılmıştır; öyleyse Allah'ı seven onu mümtaz elçisini sevmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, en mükemmel ibadet ve kulluk vaziyetini göstermiştir. Böylece, inananlara örnek, rehber, lider ve “Üstâd-ı Küll” olmuştur.
Hülasa; Allah'ı sevmek, Habibullah'ın sünnetine/yoluna, çığırına uymayı, onun sevdiğini sevmeyi ve emrettiklerini yapmayı gerektirir.
3. Rasulullah ayrıca, “Beni sevdiğinizden dolayı, Ehl-i Beytimi seviniz” buyurmaktadır(4) Öyleyse Allah'ı, onun sevgisiyle Hz. Peygamberi sevmek, Âl-i Beyti sevmeyi de netice vermektedir.
4. Bu ve benzeri hadis-i şeriflerde Allah Resulü “Âl-i Beyti sevme tarzı ve şeklini” belirtir: “Âl-i Beyti sevmek, Allah ve Rasulullah hesabına, Peygambere karabetleri namına olmalıdır.” Yusuf Hashacib, Kutadgu Bilig'de bu konuda şöyle der:
“Bunlardan (yöneticinin ilişki kuracağı kimselerden) biri Peygamber'in neslidir; bunlara hürmet edersen, kut/devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun, bunlar Ehl-i Beyttir, Peygamber'in uruğudur; ey kardeş sen onları Peygamber hakkı için sev. Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını esasını araştırma”(5)
Bu satırlarda, Karahanlı coğrafyasında Peygamber uruğunun Peygamber Hakkı için ve onun namına sevilmesi öğütlenmekteydi. Âl-i Beyti severiz. Çünkü Rasulullah onları sevmiştir. Allah Resulü bir şeyi seviyorsa, ona ve sünnetine uyduğunu iddia edenler de o şeyi severler. Fakat onun sevdiğini, sevdiği tarzda sevmek gerekir.
Allah Resulü Ehl-i Beyti niçin sevmiştir? Akraba oldukları için mi? Böyle olsa, Ebu Leheb gibi imana gelmemiş, ona karşı savaşmış ve kâfir olarak ölmüş yakınlarını da sevmesi gerekirdi. O akrabaları olduğu için Âl-i Beytini sevmemiştir. Çünkü onun sevgisi Allah namına ve hesabınadır.(6) Ehl-i Beyti onu tasdik etmişler ve ona inanmışlardır. Kâfir olsaydılar, onlara muhabbet duyamazdı. Çünkü Allah, Peygamber ve müminler; kâfirleri sevmez. Ayrıca Allah onların sevilmelerini istememektedir. Âl-i Beyti sevmekle onun sünnetine uymuş oluyor, onu rehber tutuyoruz. O, yakınlarını Allah namına seviyordu, biz de onun sevdiği gibi severiz. Sevgimiz Rasulullahın sevgisini doğrulamak ve tasdik etmek manasına gelmektedir. Demek ki, Âl-i Beyti -ister soyca, ister mânevi Âl-i Beytten olsun- kendileri hesabına değil, Allah ve Resulü hesabına sevmeliyiz.(7) Kur'ân'ın ve hadis-i şeriflerin Âl-i Beyt için emrettiği sevgi bu tür sevgidir. Resul-i Ekrem hesabına ve Allah namına olandır.
6. Bu tür sevgi, Allah Resulünü sevmeyi netice verir ve Allah sevgisini arttırır.
Allah nimet vermiş; Allah'ı sevin.
O'nun sevgisiyle bana dil verin,
Benim için 'ıtretime gül derin,
Böyle sevsin beni, seven müminler.

Allah'ı sevenler; bana uysunlar,
“İn küntüm tühıbbûne”yi duysunlar,
Çığrımı hayata ölçü koysunlar,
Böyle sevsin beni, seven müminler.
DİPNOTLAR
1- İbn-i Kesir, Tefsiru'l- Kur'âni'l-Azim, I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1987, IV, 114; Heytemi, Ahmed b. Hacer, es- Savâiku'l- Muhrika, Kahire, ty. s. 170; Munavi, Abdurrauf, Feyzu'l- Kadir, I-VI, Mısır, 1958, I, 177.
2- Geniş bilgi için bkz. Munavi, I, 177 vd. Al-i İmrân, 3/ 31.
3- Muhammed Sabbân, İs'âfu'r-Ragibîn fi Sireti'l-Mustafâ ve Fezâil-i Ehl-i Beyti'i-Tâhirîn, Mısır, 1375, s. 117; Al-i İmrân, 3/31.
4- Munavi, I, 177; İbn-i Kesir, IV, 114.
5- Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Çev., R. Rahmeti Arat, Ankara, 1998, 4336- 4340.
6- Munavi, I,178.
7- a.g.e., I, 178.


Bu Yazı 3646 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar