BEYAZ KARANFİL KOKUSU
..        
Bakışlarıma ilmek ilmek döşenen bu beyaz sûret,bir kardelen narinliğiyle,zarif işlemelerle nakşedilen nazdır yüreğime..
Işıltısını içinde saklayan bir gece vaktindeyim, her tarafa beyaz karanfil kokusu sinmiş.Bu tatlı rayiha bütün caddeleri tek tek dolaşıyor. Şehre hiç durmaksızın lapa lapa kar yağıyor.Sanki beyaz bir tülden peçe iniyor toprağın alacalı yüzüne. Hazin bir şarkı gibi çöküyor, sükut adındaki karanlığın omuzlarına bu beyaz koku..Sarıyor boylu boyunca çatıların turuncu rengini,yaz sabahlarında sarmaşık güllerini kollarında sallayan bahçe korkuluklarını, ince dikenli çam dallarını, pencere önlerini, balkon demirlerini ,yolları ve kaldırım kenarlarını..Kuşlar kapılarını soğuğa karşı iyice kapattıkları yuvalarında ılık uykulara dalıyorken, sokaklarda derin bir sessizlik can buluyor.
Vefasız bir güneşin altında kendini saklayan, vefa adına yeşerip, saçına ak düşmüş toprağın yüzünü şenlendiren kardelenlerin beyaz yazgısıve kıyamda duran bu çiçeğin yüzüne şiir şiir yağan gökyüzünün adı oluyor kar..
Kar tanelerinin izlediği yolu yukarıya doğru takip ederek, şu darmadağınık halimle çoban yıldızının izini sürüyorum.Uykuların rüyalara, rüyaların da uykulara tutkun olduğu bu saatte, kıpırtısız kalbime gürül gürül yağan kar, ızdıraplarımın üzerine kördüğümler atan bir inşirah oluyor.
Camın arkasında her zamankinden farklı olarak, adeta gelinlik giyinmiş bir manzara var.İri beyaz bulgur taneleri gibi, bulutların koynundan çıkıp yeryüzüne doğru boncuk boncuk yürüyen bir düş olmalı bu.. Seyrine dalınca insanı bu dünyanın dışına çekerek, yeni keşifler yaptıracak kadar muazzam olan bu güzellik, rahmet adlı bir gümüş makasla bulutların milyonlarca parçaya bölünmüş hali olsa gerek.. Önce gökyüzünü sonra da bütün bir şehri minik, beyaz kanatlı kelebek bedenleri istila etmiş gibi.Ağaçlar eşsiz görüntüsünün cazibesinden midir bilinmez, böylesi beyaz bir gece karşısında el pençe divan durup, indirmişler dallarını, eğmişler başlarını.Bu nazlı yükü üzerlerinde taşımaktan memnun bir şekilde, baharda nasıl ki çiçeklerle döşeniyorlarsa tıpkı öylece, bu sefer de karla bezemişler kendilerini..
Ellerime konan ve hemen eriyen kar tanesi, fırfırlı yaprakları ile suya düşen karanfilin, kıvrımlarında kalan bir damla ıslaklık gibi. Bir ceylan kadar ürkek duruşuyla, sanki “düştüğüm yeri incitir miyim acaba?” endişesini taşıyor.Yağmur gibi delidolu, heyecanlı değil. Daha ağırbaşlı, daha mütevazı ve az konuşup çok dinleyen birisinin bilgeliğini içinde saklıyor. Sedeften iğne ile işlenmiş pahalı bir mücevher, ama dokununca pırıltılı bir damlaya dönüşecek kadar da alçakgönüllü. Ancak aheste aheste okunduğu zaman anlaşılan şiirler gibi toprağa sığınışları..
Yeryüzüne uzak beyaz bir denizin dibinde beslenerek, gecenin siyah kakülüne düşmüş bir avuç inci tanesi kadar güzeller..Yağmura benzemedikleri gibi doluya benzer özellik de göstermiyorlar. Dolu gibi,sert, umursamaz, kaygısız ve aceleci değiller.Aksine yumuşak yüzlü,ince düşünceli ve nazikler.
Tatlı tatlı köpürüp, ayaklarıma çarpan denizin o sakinliğini hatırlatıyor bana, hareketsiz duran ellerimin üstüne,birbirine değmeden gelip, birbiri üzerine kibarca düşen kar taneleri.. Semada büyüyen bu kır çiçeklerinin her birinin toprağa değişini kalbimin ayrı bir yerinde hissediyorum sanki. Böyle bir hisle beraber kar üzerinde yürüyünce irkiliyorum. Ayak izimin altında kalan tanelerin canının yanacağı gibi bir duygu içimi kaplıyor.
Göğe açılan merhamet kapılarının yere dökülen rahmet anahtarları onlar. İnsanoğlu değdi mi bu beyaz güzelliğe bütün büyü bozuluveriyor sanki. Önce gittikçe çoğalan ayak izleri, sonra ağaçların üzerlerine vurulan darbelerle silkelenen kar birikintileri, süpürmeler ve çamurla birleşerek ortaya çıkan beyazdan uzaklaşıp rengi kahverengiye dönen yığınlar…Oysa gözlerin uyuduğu bir zamanda kaplamıştı toprağı bu beyaz örtü. Sokak lambasının yaşlı sarı ışığı, her kar tanesinde ayrı bir gençlik iksirini içmişçesine, diğer gecelere göre daha çok parlıyor. Araba tekerleklerinin henüz geçmediği, küreklerin henüz değmediği yollar, baharda papatyalarla kaplanan, insan ayağının dokunmadığı dağ yamaçlarına ne kadar da çok benziyor. Bu beyaz büyü bir tek çocuk elleri dokunduğu zaman bozulmuyor. Çünkü soğuk zerreler, onların üşüyen ellerinde hep gülümseyen, sıcak kalpli ve zeytin gözlü,ton ton bir sevimliliğe dönüşüyor.
Gece ilerledikçe, bu büyüden habersiz olan uykular derinleşiyor.Karanlık siyahlaştıkça, kar taneleri beyazlaşıyor ve yağdıkça gece gecelikten çıkıp sanki gündüz oluyor. Balkonda, demirlerin üzerinde biriken karları izlerken, üşüdüğümü fark ediyorum. Her halleriyle nezaketi haykıran bu minik taneler,üşüyen bedenime rağmen içime tarifi imkansız bir sıcaklık akıtıyor. Bu his, baharın açan ilk çiçeğini gördüğümde, kalbimde kalan duyguya çok benziyor.
Beyaz bir düşün yorgunluğu mudur toprağı bu kadar pamuk yüzlü kılan?Açamayan tomurcukların isyanı mı,yoksa çiçeklerin toprak üzerine devrilen gölgeleri miktarınca kendi renklerinde göğe söyledikleri gizli bir ağıt mı?
Kar kokusu, beyaz karanfil kokusu oluyor. Ne bahar kokusuna benziyor, ne de güz.Soğuk zamanların aralarına sıkıştırılmış bir tutam sıcak dua kokusu bu. Bir yudum gönül berraklığının göğe çarpıp, çoğalarak latif edalarla aşağılara kayan şefkat muştusu..İçimin sokaklarını yıkaya yıkaya, tozlarını ala ala, evimin önüne beyaz boncuklar gibi yığılan bu nurdan damlalar göğün yeryüzünün gittikçe kararan çehresine tuttuğu matemi midir? Bir hicranı mı saklar bu beyazlık, dertli bir özlemi mi barındırır zerrelerinde? Bu kadar sessiz oluşları, çaresiz bir yalnızlığı mı demlendirir anlatmak istediklerinde?
Bir inşirah vaktindeyim.. Meleklerin her tane ile beraber yeryüzüne yağdığı beyaz bir dua vaktindeyim .Uykular biraz daha uzun sürse, arabaların tekerlekleri geçmese, kar üzerinde yalnızca gri kanatlı güvercinlerin ayak izleri kalsa, bu beyaz yalnızlık güneş doğup onları bir su birikintisi haline getirene kadar hiç bozulmasa..

Bu Yazı 2802 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar