Bakmak ve Görmek
27.01.2015        

BAKMAK VE GÖRMEK

Mus’ab İÇEN



 Arapça da, görmek-gördü(raa) fiili olarak gelir. Bakmak-baktı ise (nazara) fiili olarak gelir. İki kelimenin mana bakımından işaret ettikleri amaç, ‘eylem’ halinde olan bir kul ortaya koymaktır.

Gece-gündüz, yaz-kış, genç-yaşlı vd. bu saydıklarımız, sürekli devinim halinde olan Dünya’da ‘pasif insan’ olmanın yanlışlığından, kaybından söz eder; bunun içindir ki Kur’an’ın kendisi dahi altın tepsili –mushafa sarılı değil de direkt peygamberin yüreğine indirilmiştir.

Tek amaç vardı: Sürekli eylem halinde olan Allah’ın, kulunu da harekete geçirmek istemesidir. Çünkü eylemsizlik; itaatsizlik, bencillik ve umursamazlık getirir.

Arapça da görmek ve bakmak iki farklı kök üzerinden gelmektedir. Ve ikisinin de amacı tüm ayetlerde olduğu gibi insanı uyarmak ve uyandırmaktır. Çünkü bu kavramların manasını müşahede etmek için uyanık olmak gerek. Müşahade, şuhud etmektir. Şuhut iç görüştür. Sağlıklı bir iç görüşte ancak sağlam imanlı kalple olur. Bu hikmettendir ki , ‘bunda kalp sahibi olanlar için çok öğütler vardır’ buyurulmuştur.

Dikkat buyurun akıl sahibi denmemiştir, çünkü akıl, bağı sağlayandır. Sınırlar ve kayda bağlar. Akl’ın kök anlamı bağlamaktır. İtikat, akd köküde bu bağlam anlamındadır. İlkinde sınırlama, ikincisinde ise bağlanma vardır. Bakmak ile görmek arasındaki fark ne kadar önemli ise, anlamak ile kavramak arasında ki fark da bir o kadar önemlidir.

İman, bağlanmaktır, bağlı olmaktır. Teslimiyetten önce iman gelir. Bağlanamayanlar teslim olamayanlardır. En küçük olayda imanlarından yahut bir durumdan ötürü taviz verenler, şüpheye düşenler tam teslim olmamışlar demektir.

İman akla sınır koymaz, teslimiyet ferde sınır koymaz. Hikmetli olan ikisini aynı anda yapabilmektir. Teslimiyetsiz bir iman, imansız bir teslimiyet olmaz.

İnsanı diğer canlılardan ayıran tam da budur. Canlı teslim olur, insan iman eder. Ama teslimiyetsiz bir insan da asi olmaktan öteye gidemez. O halde insanda teslim olmak zorundadır. İnsan, Allah’a teslim olmaksızın varlığı teslim alamaz.

İman ve teslimiyetin zıttı olan inkardan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Küfr’ün sözcük anlamı ‘örtmek, saklamak’tır. Gerçeğin üzerine yalancı, yabancı yani aslınıda gizleyerek, cezbedici ve hatta hileli şekilde örtü örtmektir ‘inkar’.

Ve inkara kalkışan her ferd, kalkış noktasını kendisininde cevabını bildiği ama bunu inat haline getirip, ısrarını özelikle imkansızlık üzerinden hareket ederek dener ve inkar eder. Halbuki Allah, esmasını o kadar tecelli ettirmiştir ki yeryüzünde, bunca gerçeğin içinde kalkıp da görmemezlikten gelmek ‘ehli akl-kalb’ işi değildir. İşte iman ve teslimiyette ki seçim gibi insan da burdan hareket ederek imkansızlık üzerinden tercih ederse, seçimiyle Allah da onun kalbini örter. Böylece küfür çift yönlü olarak gerçekleşir.

Schuon deyimiyle, ‘şehadet aklı, şeriat ise iradeyi belirler’ der. Şeriat hakikatin bizatihi kendisidir, şehadette ‘kul’ olan insanın buna şahit olmasıdır. İkisini potadan geçirip erittiğimiz vakit yani ‘Öz’e ulaştığımız zaman asıl iman ve teslimiyete ulaşmış oluruz. Bunları yapmak için bile aciz olan insanın, ğani olan Allah’a yönelme şartı vardır. Çünkü bizi biz yapan tercihlerimizin kendisidir. Tercihlerimizi kaygılarımız, kaygılarımızı ise yaşantımız, eylemlerimiz oluşturur. Ne yönde kaygılıysak imanımızı ve tercihlerimizi o belirler. Eylemlerimizin temelini imanımız oluşturmalı. Unutmayalım ki her seçim bir vazgeçimdir.

Her şeyde Allah’ı görmek, her yerde Allah’ı görmektir. Varlık tekili temsil ederken, Allah çoğulu yani bütünü teşkil eder. İman, görünmeyene inanmakla başlar. Görünmeyene iman edenlere, Allah başkalarının görmediklerini de göstermeye başlar. İşte tam da burada basiret-feraset ikilisi ortaya çıkar ve‘onlar gayb’a iman ederler’ ayeti de bunun üzerinden tamamlanmış olur.

Bakmak istemektir, görmek bilmektir.

Bakmak iradedir, görmek eyleme geçmektir.

Baktığımız şeyin önemli olmasından sonra gelen diğer bir madde bizim ona nasıl baktığımızdır. Yamuk bakışlar yamuk görüşleri, yamuk görüşler de yamuk eylemleri doğurur.

Bakmak üstünkörü anlık  bir eylemken, görmek daha derinlemesine daha bir genel bakış açısı gerektirir. Olaya bakış şeklimiz aslında bizim aynadaki suretimizin ta kendisidir. Ne kadar ufkumuzu aydınlatabilirsek o kadar kendimizi tanıyabiliriz. Bunu başarabildiğimiz  takdirde baktıklarımızın çok ötesinde anlamlara ulaşırız, sonrasın da  çevremizdeki sırları keşfetmeye başlarız.

Bakmak, gözkapakları arasına sıkıştırılmış. Görmek ise kalpten beyne çekilmiş bir hattın paralel bağlantısı.

Bakmak geçici olacaktır ama görmek seçici olmalıdır.

Görmek tehlikelidir.  Yeni denizlere yelken açmaktır.

Ardından değişim, tepki, vefa, fedakârlık, cesaret ve gayret gibi zor rüzgârları taşır. Ve insan, bu rüzgârların önünde durmak istemeyebilir. Asıl iman bununla başlayacaktır.

Evet! modernizmin – postmodernizmin getirisi olan görüntü hastalığı, maalesef dört yanımızı sarmış durumda. Aklımız başımızda değil de gözümüzde artık. Vitrinler çekiyor dikkatimizi, vitrinlerin arkasında duran yalanlar sarmalıyor bizi yahut biz görmek istediğimizi görüyoruz vitrinlerde. Gözler pencere konumunda olmalıdır asıl görme işini yapan da akıl-kalp olmalıdır. Modern çağ insanı değil eşyayı bakış ve başlangıç noktası olarak almaktır. Ne yazık ki üreten bir toplumdan uzaklaşıp tamamen tüketen bir topluma yol almaya sebep olmuştur.

Kendimize ait gözlerimizi ve bakışlarımızı, elimizden alındığı gibi tekrar geri almanın vaktidir. 

Yol almamız gereken nokta Kur’an bak dediği yerden bakmak, gör dediği yerden görmektir.

‘’Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir’’. (Araf suresi-179.ayet)

 

musab-6363@hotmail.com


Bu Yazı 2741 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar