Bediüzzaman ve Bilim
..        
Bediüzzaman'ın bilime ve teknolojiye yaklaşımı son derece ilginçtir. Bu konuda anlamlı bir çıkış yaptığı söylenebilir. Ona göre, "Elbette nev-i beşer ahir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir." (Nursî, Sözler 1994: 239) Bu ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, bilimin etkinliğinin giderek artacağına, istikbalin bilgi çağı olacağına inanmakta, bütün vurgusunu bu istikamette yapmaktadır.

Bediüzzaman, bilimler arasında dinî ilimler/dün- yevî ilimler gibi ayırımlar yapmaz. Tüm bilim dallarını tevhid düzleminde birleştirir ve ilimlerin ilahi isimlere dayandığını ifade eder. Ona göre; gerçek felsefe Cenab-ı Hakk'ın Hakim ismine; tıp, Şafî' ismine; mühendislik, Mukaddir ismine vs. dayanır. (Nursî, Sözler 1994: 573)
Bediüzzaman'ın Batı biliminin metodolojisi, kullanım amacı, felsefî ve kozmik arka planı ile ilgili eleştirilerini saklı tutmak kaydıyla, bilimin tüm disiplinlerinin doğrudan ilâhî isimlere dayandığı görüşü, Müslümanların nazarında modern bilime önemli bir meşruiyet sağlamıştır.

Burada şunu hemen vurgulamak gerekir ki; Bediüzzaman, tevhid-duyarlılıkta Eş'arî ve Mâturîdî düşünürlerle geniş bir düzlemde buluşur. Ancak, kullanılan malzeme konusunda klasik ulemadan önemli ölçüde farklılaşır. Şerif Mardin'in de dikkat çektiği gibi, Bediüzzaman'da geleneksel ilmihal ve ahlâkî konulara verilen önem azalmakta, fizik dünyaya ve unsurlarına verilen önem hissedilir derecede artmaktadır. Risaleler, yukarıda kısmen değinildiği gibi, atomdan gezegenlere, çiçeklerden bahar mevsimlerine, yağmur damlasından hava hareketle- rine kadar fizik dünyanın temel unsurlarına yapılan vurgularla doludur. Gerçekten de Bediüzzamanda, geleneksel İslami usullerde görülen insan-Allah ilişkisinin ezici ağırlığı, yerini Allah-insan-tabiat ilişkisine bırakmıştır. Onun eserlerinde tabiatın tüm alt birimleri birer tevhid ayeti olarak öne çıkarılmaktadır.

Bediüzzaman'ın olgusal evrene bu şiddette yönelmesi, Newtoncu mekanikten etkilenme olarak değerlendirilebilir. (Bkz. Mardin, 1992: 321) Böyle bir etkilenme doğaldır. Çünkü bu çağda egemen paradigma fizik dünyayı ön plana almakta, insanların hayat ve düşüncelerini bu malzemelerle şekillendir- mektedir. Geleneksel dönemlerde olduğu gibi, bilimin gözlem yöntemini bir kenara bırakarak, sadece spekülatif yöntemlerle üretilmesi Bediüzzaman'a göre sağlıklı bir yöntem değildir. Bilim önyargılardan arınarak sadece gerçeği aramalı, aynı zamanda insanlara faydalı teknolojileri de geliştirmelidir. Klasik filozofların spekülatif felsefeleri, hem İslâm'ın temel ruhunu zedelemiş, hem de insanlara pratik bir yarar sağlamamıştır. Bu noktadan hareketle Bediüzzaman, yeni bilimsel yöntemi "hikmet-i cedîde" olarak adlandırmakta; bu yöntemin özgürlükçü ve faydalı taraflarını "Aferin hürriyetperver olan hikmet-i cedîdenin himmetine!" diyerek alkışlamaktadır. (Nursî, Muhakemât 1999: 83)

Ancak Bediüzzaman modern bilimde henüz ispat edilememiş bazı varsayımların, ispat edilmiş apaçık yargılarmış gibi kabul edilip takdim edilmesine karşı çıkmaktadır. Bazı pozitivist, materyalist ve ateist bilim adamlarının ideolojilerinin etkisiyle bilimin ilkelerini kendi ideolojisi doğrultusunda kullanarak dine ve dinin ilkelerine saldırmalarını da kabul etmemektedir. Bilimin ilkeleri, özünde onların öne sürdüğü gibi dinsizliği doğuracak ilkeler değildir. Kendisini ziyarete gelen lise öğrencileri, "Öğretmenlerimiz bize Allah'tan bahsetmiyorlar" deyince, "Öğretmenleri değil, bilimin kendi ilkelerini dikkate almalarını, çünkü o ilkelerin doğrudan Allah'ı ispat ettiğini" söyler.

Gerçekten Bediüzzaman, tabiat bilimlerinin gelişmesinden büyük heyecan duyar. Bilimsel bir ilkeye konu olacak derecedeki düzen ve hikmetin Allah'ın isimlerinin tecellisinden başka bir şey olmadığını; bilimde ilerlemenin "esmada ilerleme" anlamını taşıyacağını vurgular. Ancak tabiat kanunlarının olayların gerisindeki temel etkileyici ve belirleyici güç olmadığını, bunların sadece bir perde olduğunu, olayların arkasında ilâhî güç ve iradenin bulunduğunu anlatır. Bu nedenle Bediüzzaman'ın bu konudaki vurgusu, Allah'ın yardımcıya, memura, icracı unsurlara ihtiyacının olmaması yönündedir. Yani her tabiat ünitesindeki akli ilke kabul edilmekte, fakat bunların kendi başına ve tesadüfen olan şeyler değil, Cenâb-ı Hakk'ın birer sanatı olduğu vurgulanmaktadır.

Kaynakça:
-NURSİ, Bediüzzaman Said Nursi (1994),Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany
-NURSİ, Bediüzzaman Said Nursi (1999), Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
-MARDİN, Şerif Mardin (1992), Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Çev. M. Çulhaoğlu, İstanbul, İletişim Yay.
Bu Yazı 2613 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar