Bediüzzaman'ın Düşünce Dünyasında Irkçılık Meselesi
03.03.2016        

Bediüzzaman’ın Düşünce Dünyasında Irkçılık Meselesi

                                                                                Mehmet Abidin Kartal

 

Günümüz dünyası, büyük bir manevî buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet alamayacak duruma gelmiştir. İntiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberler, dünyanın her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma gelmiştir. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan insanların, başkalarını anlaması düşünülemez.

Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi ırktan, hangi coğrafyada, hangi anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz dışındadır. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi, Allah'a (c.c) aittir. Çünkü kâinatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası, v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da,elbette çok hikmetleri vardır. .

Irklar, insanlık kilimindeki farklı renkler ve desenlerdir. Yüce Allah, sanatında daima renkliliği esas almıştır. Mesela, renkler yedidir, sesleri gösteren notalar yedidir, tatlar farklı farklıdır. İnsanlık âleminde farklı ırkların olması da ilahi kader programından gelen bir güzelliktir. Kilimdeki farklı motif ve desenler o kilime farklı bir güzellik katar. Gök kuşağı tek renk olsaydı, şimdiki kadar güzel olmazdı. Farklı ırklar ve milletler de dünyamıza farklı güzellikler kazandırmıştır. Ülkemizde farklı ırkların varlığı, muazzam bir kültür zenginliğini netice vermiştir. Ülkemizin doğusunda batısında, kuzeyinde güneyinde farklı yemekler, farklı müzikler, farklı mimari durumlar' bizleri "büyük millet" yapmaktadır.(1)

Yunus Emre, Kur'an'dan aldığı dersle 'Yaratılanı severiz, Yaratan'dan ötürü' der. Ama herkes Yunus Emre kadar olgun olmayabilir. Şöyle bir olay anlatılır: Bir grup insan hac vazifesini eda ederken, beyaz ırka mensup bir Müslüman, zenci birini görünce biraz yüzünü ekşitir. Zenci, yanındaki arkadaşına yönelir ve şöyle der: “Bana yüzünü ekşiterek bakan şu Müslüman kardeşime, sor bakalım, boyayı mı beğenmemiş, yoksa boyayanı mı?

Irkçılık, körü körüne bir ırkı ve kavmi veya bir soyu üstün sayarak diğer ırkları aşağı görmektir. Kendi adetlerine dayanmayan esasları kötüleyen, saldırgan, istilâcı ve zulümkar bir zihniyettir. Irkçılık, dinî bağları gevşeten, anarşi ve vahşete yaygınlık kazandıran ve toplum yapısında tahribe yol açan bir mikroptur. O, bilhassa hayata nizam veren dinî ve ahlâkî esaslar yerine, ırkî ve kavmî bağları esas aldığı için tahripkârdır. Toplumların bünyelerinde fitnenin en korkunç olanı, soy-sop iddiasıdır. Bu sebeple bu hastalık, birliğimizi parçalamaya müsait unsurların başında gelir. Zira ırkçılığın özünde ihtilâf ve ayrılık yatar.

İslâm, zulüm ve sömürüye yol ırkçılığı yasaklamıştır. Kur’an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile eşi Havva`dan yaratılmıştır. İnsan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye sebep olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. İnsanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına, yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13).

Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm.)"Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık üzere ölen bizden değildir." (Müslim, İmare, 57) buyurmuşlardır.

Problemlerimizin çözümü, Kur’an’da ve Peygamber Efendimizin hadislerinde yer almaktadır. Bunları bilmeyenler, mesela ırkçılık konusunda "Acaba kendi milletimi sevmem ırkçılık sayılır mı?" şeklinde tereddütlerde kalabilirler. Hâlbuki böyle bir sorunun cevabı, saadet asrında yaşanan şu olayla verilmektedir:

Sahabeden biri, "Ya Rasulallah, kişinin kavmini, milletini sevmesi, ırkçılık sayılır mı?" diye sorar. Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir: "Hayır, sayılmaz. Lâkin ırkçılık, kişinin kendi kavmine zulümde yardımcı olmasıdır" (İbnu Mâce, Fiten, 7).

Kişi, sırf "kendi kavmindendir" diye bazılarına ayrımcılık yapsa, haksız olduklarını bile bile onları savunsa zulme yardım etmiş olur. Hâlbuki değil zulüm işlemek, zulme razı olmak bile uygun görülmemiştir. Zira "Küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür."

Bediüzzaman’ın ırkçılığa bakışı ve çözüm yolları

Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum.' der Bediüzzaman Said Nursî.

Nursî, İslâmî açıdan milliyetçiliği şöyle değerlendirir:

"Milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur'ân ve imandır." (Münazarat, s. 99) Bilindiği gibi, bir vücudun ruhu olmasa o vücut bir işe yaramaz, aklı olmasa çılgınca işler yapar. Onun gibi, müsbet manada bir milliyetçiliğin de ruhu İslâmiyet, aklı Kur'an ve imandır. Bir Müslüman hangi ırka mensup olursa olsun İslâmiyet’ten ruh alır ve almalıdır. Mesela, günümüzde Macarlar ve Bulgarların bir kısmı Türk olmalarına rağmen İslâmiyet’ten ruh almadıklarından Türklükle de pek bağları kalmamıştır. Öte yandan, bir Müslüman mücerret kendi aklıyla değil Kur'an'ın ölçülerine göre ölçer, biçer ve meseleleri değerlendirir. Mesela kendi aklı ona kendi milletinden olanları daha üstün gösterebilir. Ama Kur'an'a baktığında üstünlüğün takva ile olduğunu görür, kendi aklına göre değil Kur'an'a göre değerlendirir.

Bediüzzaman, milliyet fikrini, müsbet ve menfi diye iki kısma ayırır, müsbet milliyete sahip çıkar, herkesin menfi milliyetten uzak durmasını ister ve bunun sebebini de şöyle açıklar:

"Milliyet fikrinde (millet ve köken taraftarlığında) nefse ait bir zevk, gafletli bir lezzet, uğursuz bir kuvvet var. Onun için şu zamanda sosyal hayatla meşgul olanlara, milliyet fikrini bırakınız, denilmez. Milliyet fikri, şu asırda çok ileri gitmiş. Özellikle dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp onları yutsunlar."

Bediüzzaman'ın bu sözleriyle menfi milliyetçiliğin bölücülük olduğuna, düşmanlık duygularını körüklediğine işaret ettiğini de çok rahat görebiliyoruz.

Hucurat Sûresinin 13. ayetini: "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanıyasınız ve birbirinizdeki sosyal hayata ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; bir diğerinizi inkâr edesiniz, yabani bakasınız, düşmanlık besleyesiniz, diye değil!" (Hucurat, 49/13.) şeklinde meallendiren Bediüzzaman bu âyet-i kerimenin işaret ettiği "tanışma ve yardımlaşma prensibi"nin izahı için de şunları söylemiştir:

"Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar ayrılır. Tâ ki; her neferin çeşitli kademelerle olan ilişkileri ve görevleri tanınsın, bilinsin. tâ, o ordunun fertleri, yardımlaşma prensibi çerçevesinde, hakikî ve genel bir görevi görmüş olsun ve sosyal hayatları, düşmanın hücumundan korunsun. Yoksa bölüklerin ayrı ayrı olması; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı düşmanlık etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de İslâm toplumları büyük bir ordudur, çeşitli milletlere ayrılmışlar. Fakat Allah'ın bin bir isimleri sayısınca birlik yönleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir...

"İşte bu kadar bir, birler; kardeşliği, sevgiyi ve birliği gerektiriyorlar. Demek kabile, taife ve milletlere ayrılma, şu âyetin ilân ettiği gibi, tanışma ve yardımlaşma içindir, biri diğerini yok sayma, biri diğerine düşmanlık besleme için değildir.!" (2)

Müsbet Milliyet

Müsbet milliyetin, sosyal hayatın ihtiyacından ileri geldiğini, yardımlaşma ve dayanışmaya sebep olduğunu, menfaatli bir kuvvet temin ettiğini, İslâm kardeşliğini destekleyecek bir vasıta olduğunu ifade eden Bediüzzaman şu tavsiyelerde bulunuyor:

"Şu müsbet milliyet düşüncesi İslâmiyet'e hizmetkâr olmalı, kal'a olmalı, zırhı olmalı, yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet'in verdiği kardeşlik içinde bin kardeşlik var; beka âleminde ve berzah âleminde o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için milli kardeşlik ne kadar da kuvvetli de olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine koymak; aynı kal'anın taşlarını, kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak türünden ahmakça bir cinayettir.

"Türk milleti İslâm toplumları içinde nüfusu en çok olan bir toplumdur. Bununla beraber dünyanın her tarafında olan Türkler Müslüman'dır. Diğer unsurlar gibi, Müslim-gayr-ı Müslim olarak iki kısma ayrılmamıştır. Nerede Türk varsa, Müslüman'dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. (Macarlar gibi) Halbuki küçük toplumlarda dahi, hem Müslim ve hem de gayr-ı Müslim var.

"Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle kaynaşmış. Ondan ayrılması mümkün değil. Ayırsan mahvolursun! Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!"(Mektubat 26. mektup)

Menfi Milliyet

Menfî milliyette ve unsuriyet (ırkçılık) fikrinde aşırı gidenlere ayrıca şunları söylemiştir:

"Şu dünya yüzü, özellikle şu memleketimiz, eski zamandan beri çok göçlere ve değişikliklere sahne olmuş; İslâmî hükümet merkezi bu vatanda kurulduktan sonra, diğer milletlerden bir çoğu pervane gibi onun içine atılıp, orayı vatan edinmişlerdir. Şu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak o zaman gerçek ırklar belli olur, birbirinden ayırt edilebilir. Öyle ise, hakikî ırk düşüncesine göre hareket etmek ve tarafgirlik göstermek, manasız, hem de pek zararlıdır. Onun içindir ki ırkçı akımların reislerinden ve dine karşı alakasız birisi, mecbur olmuş, demiş ‘Dil, din bir ise; millet birdir.’ Madem öyledir. Hakikî ırka değil; belki dil, din, vatan ilişkisine bakılmalıdır."

İslâmiyet'in mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının sosyal hayatına kazandırdığı yüzlerce faydadan iki tanesini misal olarak açıklayacağız.

Birincisi: Şu İslâm devleti yirmi-otuz milyon iken, onun, bütün Avrupa'nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Kur'an nurundan gelen şu fikirdir "Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim." Bu düşünce, mensuplarını tam bir şevk ve aşk ile savaşa koşturmuş, onları, gülerek ölüme hazırlamış, daima Avrupa'yı titretmiştir. Acaba dünyada basit fikirli, saf kalbli olan neferlerin ruhunda böyle yüksek fedakârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi tarafgirlik onun yerine konulabilir, hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

İkincisi: Avrupa'nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu İslâm devletine bir tokat vurmuşlarsa; üç yüz elli milyon İslâm'ı ağlatmış ve inletmişler. O sömürgeciler, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir açıdan küçük görülemeyecek manevî ve sürekli bir kuvvet yerine hangi kuvvet konulabilir? Gösterilsin. Evet o büyük ve manevî kuvveti, menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirmemeli."

Menfî milliyette fazla hamiyetperverlik gösterenlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddi severseniz, onlara şefkat edersiniz. Öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserisinin şefkat sayılsın. Yoksa, ekserîsine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı kalîlin muvakkat gafletkârâne hayat-ı içtimâiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir. Çünkü, menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizinden ikisine muvakkat fâidesi dokunabilir, lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine ... mazhar olurlar. O sekizden altısı, ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musîbetzededir, ya çocuktur, ya çok zaiftir, ya pek ciddî olarak âhireti düşünür muttakîdirler ki; bunlar, hayat-ı dünyeviyeden ziyâde, müteveccih oldukları hayat-ı berzahiyeye ve uhreviyeye karşı bir nur, bir tesellî, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübârek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellîlerini kırmaya hangi hamiyet müsaade eder? Heyhat! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedakârlık!

Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Cenâb-ı hak, bin seneden beri Kur'ân'ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir. (3)

Bediüzzaman'ın menfî milliyet olarak tanımladığı, ırka vurgu yapan versiyonunun vurgu şiddetine göre doğuracağı sakıncalar bir yana, insanlığın geçmişe nazaran bir dizi değişimler yaşadığını ve bu değişimlerin milliyetçiliği biraz daha yetersiz ve sakıncalı hale getirdiğini söyleyebiliriz. Tedavi olmaz yara, sosyal bağ olarak dini belirleyenlerle, dinden koparılmış haliyle diğer ek unsurları belirleyenler arasında meydana gelebilecek cepheleşmedir.

Milliyetçiliği, önemli ve yeterince birleştirici yaklaşım olarak görmeyen Bediüzzaman, getirdiği "müsbet milliyet" yaklaşımı ile milliyetçiliğin bütün sakıncalarının yok edilebilmesi için din bağını temel almak, bu bağda odaklaşmak kaydı ve ırk bağı şiddetle reddedilmek şartıyla, dil ve vatan bağının destekleyici unsurlar olarak kullanılabilmesini önermektedir.

Öteden beri İslâmî kimlik taşıyan, farklı etnik kökene sahip Türk, Kürt, Arap, Fars gibi unsurlar arasındaki tarihî ilişki ortaya din temelli, kopması güç bir bağ koymuştur. Bu bağın kuvvetine asırlar içerisindeki ilişkiler şahittir. Söz konusu unsurlar arasındaki kopmaların, uzak ve yakın geçmişte olduğu gibi, bugün de gözlemlenen en belirgin sebebi milli bütünlük anlayışlarını ırkî yaklaşımla şekillendiren siyasilerin dayatmalarının yansımalarıdır.

Başkaları ile aynı değerleri taşıyan unsurlara, taşıdıkları ortak değerde birleşmeleri mümkün olmakla birlikte, vurgu ve itibar gösterilen unsurların eşit esneklikte paylaşılmadığı yerde toplumsal birliğin paylaşılması imkânsızlaşır. Türklerin kendilerini Müslüman kimlikleri ile tanımladıkları yerde diğer unsurların nazarında bu, özdeş bir kimlik olarak algılanırken, Türk ırkının ırkî özellikleri itibariyle hakimiyetinin öne çıkarıldığı yerde sair ırklar da nazarlarında kaçınılmaz olarak üstünlük psikolojisini canlandıracaklardır. Irk bir yana, paylaşım ve değişim esasına dayanmayan dil, vatan, kültür, gelenek gibi bütün hususlarda karşılaşılacak sonuç budur.

Yapılması gereken şey, ırkî bağlamdaki yaklaşımların sözde ve özde tamamen kaldırılması; dil, din ve vatan bağlamında sıcak paylaşım ve değişimlere girilmesine çalışılmasıdır. Karşılıklı olarak aynı dinî değerlerin zaten olduğu gibi paylaşılmasının yanında ortak dillerin dışına taşarak dil öğrenilmesine dönük kültürel değişime kapı açmak ayrıca vatan bağlamında siyasî yakınlıklar kurmak gerekir. Bediüzzaman bu çözümü, bir yandan eğitim dilinin Arapça, Türkçe ve Kürtçeye açık olmasını istediği ve "Medresetü'z-Zehra" adını verdiği milli ve milletlerarası boyutlu bir eğitim modelinin uygulanmasını; diğer yandan da İslâm ülkelerinin Amerika Birleşik Devletleri gibi, dış ilişkilerinde düzenleyici olarak federatif bir bağlanmaya girme gayreti içerisinde olmalarını teklif ederek getirmiştir. Onun bu iki teklifi, dinî bütünlük içerisinde olan toplumların ortak kimliklerinin/ birliklerinin tahkimi çerçevesinde dil ve vatan unsurlarının kullanım yolunu tanımlamaktır.

Medresetü’z- Zehrâ’nın ana gayesi, hem din hem de fen ilimlerinde mütehassıs bilim adamları yetiştirmek olmakla birlikte, bir başka gayesi de yine Bediüzzaman’ın çok önemli bir hedefi olan İttihad-ı İslâm`a zemin hazırlamasıdır. Bu üniversitenin eğitim dili konusunda Arapçanın vacip, Türkçenin lâzım, Kürtçenin de caiz olması gerektiğini ifade eder.

Eğer bu çok basit gibi görünen formüldeki yaklaşım esas alınmış olsaydı, Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin yıllarca Kürtleri yok sayarak ve Kürtçeyi de yasaklayarak sebep oldukları gerilim hiç yaşanmayacaktı. Nitekim bu yasakçı uygulamaların yanlışlığı, 2002’de iktidara gelen AK Parti hükümetlerinin uygulamalarıyla anlaşılmış ve bütün yasaklara son verilmiştir. Devlet Kürt vatandaşlarından özür dilemiştir. Onlara şefkatle yaklaşmıştır. Bu şefkatten rahatsız olan  PKK’ya kudret eliyle yaklaşmaktadır. Bugün güneydoğuda yaşananlar bundan ibarettir. Başbakan Ahmet Davutoğlu, 5 Şubat 2016’da 10 maddelik "Terörle Mücadele Eylem Planı"nı Mardin'de açıkladı. Yeni dönemi "İhya, İnşa ve İkna" süreci olarak isimlendiren Davutoğlu, "Herkesi muhatap alacağız ama elinde silah olan kimseyi muhatap almayacağız… Kesinlikle terörist ile halk ayrılacak, halka şefkat, teröriste kudret ile muamele edilecek. 1990'lı yıllara dönülmesine izin verilmeyecek…. " diyordu

Bediüzzaman’ın İslâm âleminde arzu ettiği ittihad fikrini, bugünkü Avrupa Birliği bir yönüyle kendi bünyesinde gerçekleştirmiş ve ittihadın sağlayacağı faydalar konusunda biz Müslümanlara da iyi bir örnek olmuştur. İttihatla iltihakı karıştırarak, İttihad-ı İslâm`a karşı çıkanlara bu hal güzel bir cevaptır. Yani, Üstad`ın nazara verdiği ittihad, her devletin kendi bütünlüğünü ve istiklaliyetini korumasıyla birlikte, ekonomik hedeflerin gerçekleşmesinde, asayişin temininde, gençliğin kötü alışkanlıklardan korunmasında ve benzeri birçok konuda ortak hareket etme manasınadır. Bediüzzaman`ın idealindeki üniversite modeli olan Medresetüz-Zehra’nın İslâm âleminde varlığını hissettirmesiyle İslâm birliğinin en büyük düşmanı olan menfi milliyet (ırkçılık) belası da bertaraf edilmiş olacaktır.

Bediüzzaman menfi milliyet hakkında müstakil bir risale telif etmiştir (Mektubat, 26. Mektub). Bu risalesinde şu noktaya da önemle dikkat çeker: “Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.”

Bu noktada özel bir konumu olan Kürtlerin bilhassa dikkat etmesi gereken önemli hususlardan birini, talebelerinden Muhsin Alev’in aktarımıyla Said Nursî şöyle ifade ediyor:

“Eğer Kürtler İslâm milliyetini esas alarak hareket ederlerse, bölücü bir unsur olmak yerine, ittihad-ı İslâm’a sebep olacaklardır...” (4)

Bediüzzaman’ın yüz yıl önce gündeme getirip, hayatının sonuna kadar takipçisi olduğu Medresetüz-Zehra projesi zamanında gerçekleştirilebilmiş olsaydı, bugün çok daha farklı bir Türkiye, Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar tablosuyla; hatta bunları da aşan çok geniş bir coğrafyada son derece pozitif bir manzara ile karşı karşıya olacaktık.

Medresetüz-Zehra, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu tekniği ve teknolojiyi, İslâm âleminin muhtaç olduğu birlikteliği ve dünyanın aradığı barışı ve huzuru temin edecek niteliktedir. Şu anda Türkiye’ye baktığımızda teknolojiyi, âlem-i İslâm’a baktığımızda ittihadı ve dünyaya baktığımızda barışı göremememiz, böyle bir üniversitenin akademik boşluğunun hâlâ doldurulamadığını ve zarurî ihtiyacını gözler önüne sermektedir.

Medresetüz-Zehra bir insanlık projesi olarak dünyaya barış ve huzur getirecektir. Dünya barışına sabotaj olan ırkçılığın zararlarının panzehiri Medresetüz-Zehra projesinin hayata geçirilmesidir. İnsanlığın bilim ile dinin kaynağına ulaşacağı ve bunu teklikte bulacağı bir büyük insaniyettir. İmanla hayatın tek kuvvet olduğunun yeniden keşfini sağlayacak yapıdır. Dinin temel faaliyetlerinden olan tefekkürün tekrar müminlerin aklında canlanması projesidir.

Yüzyıllardır insanlığın kanadı kırık. İnsanlık tek kanatla, oraya buraya çarparak yol bulmaya çalışmaktadır. Medresetüz-Zehra insanlığın yüzündeki, kalbindeki yaraların tedavi merkezidir. Gece soğuk ve uzun geçmiştir. Yağışlarla çok ıslanmıştır. Yüzyıldır rüyalarda beklenen genç, Medresetüz- Zehra'nın merdivenlerini adımlamaktadır. “Ümit var olunuz; şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır. ”

Dipnotlar:

(1)- Şadi Eren, Âdemin Torunları: İslâmî Açıdan Irkçılık ve Milliyetçilik Konularına Genel Bir Bakış, Selsebil yay., İst. 2008

(2)-  Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul. 2000, s. 314-317

(3)-  Age. s. 317

(3)-  Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, cilt: 1, s. 220s


Bu Yazı 1475 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar