Bediüzzaman'ın II. Abdülhamid Eleştirisi
17.03.2015        

BEDİÜZZAMAN’IN II. ABDULHAMİD ELEŞTİRİSİ

Tayyip Karakaya

 

 

 

31 Mart ayaklanmasıyla tahttan indirildikten sonra üç yıl Selanik Alatini Köşkü'nde ev hapsinde tutulan II. Abdulhamid, Balkan’daki karışıklıktan dolayı, 1912'de İstanbul Beylerbeyi Sarayı'na getirilir ve 10 Şubat 1918'de burada vefat eder, naşı İstanbul Divanyolu'ndaki Sultan II. Mahmut Türbesi’ne defnedilir.

Osmanlı’nın belki de en çok tartışılan, lehinde ve aleyhinde en çok konuşulan padişahı olan II. Abdulhamid ile Bediüzzaman’ın ilişkisi belli peryodlarla gündem konusunu teşkil etmekte, bazen da bu ilişkiden dolayı, Bediüzzaman eleştirilmektedir. Zira İslami hassasiyeti yüksek olan iki şahsiyetin birinin diğerini tenkid etmesi pek de alışılmayan bir mesele olduğu için Bediüzzaman’ın Padişah’ı yeri geldiğinde eleştirmesi tuhaf da karşılanabilmektedir.

Öncelikle Bediüzzaman, 2. Abdulhamid’i eleştirmiş, otoriter yönetimini, “istibdat” olarak nitelendirmiştir; ancak şahıs bazlı değil ilkesel bazlı hareket ettiği için, eleştirisi, Padişah’ın şahsına olan düşmanlık değil, hürriyet ve meşrûtiyet’e olan taraftarlığı yönünde olmuştur. Zaten bu tür eleştirinin niteliği, O’nu birçok padişah muhalifinden, ayıran önemli bir husustur.

Dolayısıyla, Bediüzzaman, II. Abdülhamid’e ya hep ya hiç mantığı ile yaklaşmamış, doğru bulduğu yönlerini takdir etmiş, yanlış gördüğü yönlerini de tenkid etmiş, gerektiğinde de nasihatlerde bulunmuştur. Yani ismi Haydar olana ne ‘Haydo’ diyerek küçümsemiş ne de ‘Haydar Ağa’ diyerek yüceltmiş,’Haydar’ deyip,  ifrat ve tefrikten kaçınmıştır.

II. Abdülhamid’in kişisel dini yaşantısını, manevî cephesini takdir etmiş; ancak siyasetini,  şahsî idare yönetimini, medreselerin ilerlemesi için gerekli aksiyonları almamasını, etrafındaki bazı paşaların yanlış icraatlarını, Jurnallik üzerinde çok durarak kurduğu Hafiyye Teşkilatını tenkit etmiştir. II. Abdulhamid, eğitim alanda çok ciddi teşebbüslerde bulunmuş, bugün modern okulların birçoğu onun zamanında kurulmuş; ancak medreselerin ıslahı ve canlanması için gerekli hassasiyeti göstermemiş, mezunlara iş verilmemiş, kendi kaderlerine terk edilmiştir. Kaderin cilvesi, Padişahı tahttan indirenler, onun kurduğu eğitim müesseselerinden mezun olan kişiler olmuştur.

Kürdistan’ın problemlerine çare olmak amacıyla oluşturduğu Medreset’üz- Zehra projesini II. Abdulhamid’e sunmak üzere İstanbul’a geldiğinde, kendisi ile görüşülmeyip sadece maaş bağlanmak istenmesi karşısında “ben maaş dilencisi değilim” diyerek Padişah’ın teklifini ret etmiştir. Aslında burada padişah, “sus payı” vererek kendisinin böyle sorunlarla uğraşmamasını bir anlamda etliye ve sütlüye karışmamasını ister. Kendisi buna karşın problemlere karşı lakayd kalmamış, zülfüyare dokunacak faaliyetlerde bulunmuştur.

1909 Mart'ında kaleme aldığı bir makalesinde, ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf etmesini isteyerek  " Yıldız'ı Dârül-Fünûn gibi yap. Zebaniler gibi hafiyeler yerine rahmet melekleri olan âlimlerle doldur." tavsiyesinde bulunmuştur. Zira II. Abdülhamid, Meclis'i kapatarak yönetimi kendi eline aldıktan sonra 1880 yılında çok kapsamlı ve halkın da içinde olduğu bir istihbarat örgütü olan Yıldız İstihbarat Teşkilatını kurmuş, bu örgütle siyasi rakipleri hakkında bilgi toplayarak özellikle kendisine karşı hazırlanan darbe girişimlerini önlemiştir.  Bediüzzaman, padişah’ın bu organizasyonla şahsi çok faydasını görmekle birlikte, yöntem olarak yanlış bir uygulama olarak gördü. Padişah ise, Hafiye teşkilatına çok harcama yapıldığını söyleyen Said Paşa’ya  istihbaratı ‘en ucuz harp’ olarak nitelendirerek söz konusu harcamayı gerekli görür. Maalesef, Hafiye teşkilatı zamanla kuruluş amacının çok ötesinde bir işlev görmüş, Jurnallemek geçer akçe olarak bürokraside yükselmenin de en kolay yolu haline gelmiş, zamanla Padişah’ın herkesten şüphelenmesine sebep olmuştur.

Bediüzzaman, şahıs değil, problem üzerinde odaklandığı için, sürekli padişahı eleştirmemiş, iyi yaptıklarını da övmüştür. 1907'de Meşrutiyetin ilanından önce İstanbul'da söylediği bir nutkunda, "Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan halife-i Peygamberî" diye vasıflandırarak,  Padişahın iyi yaptığı uygulamaları da desteklemiştir

Bediüzzaman,  elinde yeterli ordu kuvveti olduğu halde, kardeş kanı akmasın diye, hareket ordusuna müdahale etmemesini, ‘şefkat’ olarak görür. 23 Mart 1909’da yayınlanan “ Dağ meyvesi acı da olsa devadır” başlıkla yazısında da II. Abdulhamid için “Şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi” ifadesini kullanarak onun hem şefkatini hem de meşrutiyeti kabul tarzının doğruluğunu tasdik ediyordu.

Aynı şekilde 31 Mart olayından dolayı, yargılandığı mahkemede yaptığı savunmada “Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim” diyerek Padişahın şefkat yönünü teyid eder.

Meşrutiyet ilan edildikten sonra 1910’da doğudaki aşiretleri ziyaret ederek Meşrutiyet rejiminin gerekliliğini ve faydalarını anlatmış, Padişah’ı övmüş, daha sonra bu anlattıklarını “Münazarat” adıyla kitap haline getirmiştir.

Bir eserinde “Vakta ki hürriyet divanelikle yad olunurdu; zayıf istibdat tımarhaneyi bana mektep eyledi.” (Divan-ı Harbi Örfi, s.17) derken; başka bir eserinde ise  “Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdâdı…” (Münazarat, s. 59) ifadesini kullanır.

Bediüzzaman, Padişah’ın şahsî idaresini anlatırken, "mecbur olduğu istibdâd" “ hafif istibdâd” ifadelerini kullanmıştır. “Siyasi Hatıratım” isimli eserinde Padişah kendi aleyhinde olanları, İfsat edilen, ülke gerçeklerinden bihaber “akılsızlar” olarak nitelendirmiş, bir kısmının da memlekette ve ordu içinde ayrılık ve itaatsizlik tohumlarını ekerek, kendisini devirmeye çalışarak, İngilizlerle iş birliği yaptığını, sözde hürriyet fikirlerini yaymak isteyen İngiltere’nin hesabına çalıştıklarını söyler.

Toptancı davranmayarak, II. Abdülhamid zamanında yapılan bütün istibdâdlar, “birisinin kusuru ile bir başkası mes'ul olamaz” sırrınca, meseleyi şahsileştirmemiş, hükümetlerinin hatalarını onun şahsına vermemiştir.

Sıkıyönetim mahkemesinde çıkartılması, olaya karışan alaylı askerleri yatıştırması, onun padişahı makamında korumaya çalıştığını gösterir.

Kısacası, Bediüzzaman’ın II. Abdülhamid’e getirdiği eleştirinin temelinde kişisel bir saik değil, ilkesel bir anlayış yatmaktadır. Padişah’ın iyi yaptıklarını övmüş, kötü yaptıklarını da yermiştir. Zaten bir bütün olarak Padişah’ı eleştirmemiş, onun değişen icraatlarına bağlı olarak da zaman zaman övmüştür. Bundan dolayı, Padişah’ı Meşrutiyet’in ilanından öncesi ve sonrasında farklı yorumlamıştır. Aynı yaklaşım tarzını İttihat ve Terakki’ye de göstermiş, onların hürriyet ve meşrutiyeti savunmaları, iktisat ve eğitim alanında yaptığı çalışmaları överken, istibdatçı uygulamalarını eleştirmiştir. Cemiyetin mensupları arasında da ayırım yapmış vatansever olanları övmüş, katı batıcı kliği yermiştir.

Osmanlı’nın hızla dağılma sürecine girdiği, devletin en karışık olduğu dönemde tahta çıkan II. Abdülhamid; 33 yıl tahtta kalmış,  saltanatı döneminde, ekonomi, hukuk, sağlık, eğitim, siyasî ve sosyal alanlarında yaptığı ıslahatlarla,  dış ilişkilerde güttüğü denge politikasıyla devletin çöküşünü geciktirdiği bir gerçektir. Devletin en sıkıntılı zamanlarında bile Nijerya, Güney Afrika, Çin gibi uzak yerlerde Camiler yaptırması, devletin birçok koldan kıskaç altına alındığı bir dönemde, imparatorluk topraklarını elde tutması hanesine artı geçen hususlardır. Bunların yanında konjonktürü ve şahsi durumunu gerekçe göstererek aşırı denebilecek bir dozda istihbarata önem vermesi, devleti önceleyerek bazı değerleri buna feda etmesi, aşırı korumacı davranması, bazen de şahsını ön planda tutması gibi noktalar da hanesine eksi olarak girebilecek hususlardır.

II. Abdülhamid’e yaklaşım tarzı "kızıl sultan"  ile "ulu hakan" sarmalını aşamadığı, kimisi Ermeni isyanını bastırırken kullandığı tedbirler ve Filistin konusunda Yahudilere taviz vermemesi sebebiyle ona "kızıl sultan"; onu sevenler de ona  "ulu hakan" diyor. Zaten onu Kızıl sultan olarak görenler Bediüzzaman’ı takdir etmesini anlamadıkları gibi; onu Ulu Hakan olarak görenler de Bediüzzaman’ın onu tenkid etmesini anlamadılar.

Hürriyet’i küfrün bir şiarı olarak değerlendiren Şeyh Selim’e karşı Hürriyet’i, Allah’ın insanlara bir atiyyesi, îmânın hasiyeti olarak nitelendiren; ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam diyen birinin meşrutiyeti kaldıran II. Abdulhamid’i, yeri geldiğinde, eleştirmesi gayet doğaldır.

TAYYİP KARAKAYA

tayyip_karakaya@yahoo.com.tr


Bu Yazı 3961 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • İbrahim uyar 18.04.2017 21:17:36
    Eline sağlık üstad