Bediüzzaman'ın İktisadi Ahlak Öğretisi
07.05.2014        

BEDİÜZZAMAN’IN İKTİSADİ AHLÂK ÖĞRETİSİ

Doç. Dr. Kenan Ören

 

 

 

Bediüzzaman ekonomik hayata “İlâhi İktisat” gözlüğüyle bakmıştır. Yani Bediüzzaman’ın iktisadi öğretileri, “İlâhî İktisat” çerçevesinde olmuştur. Bu bağlamda, Bediüzzaman Hazretleri, seküler anlamdaki Sanayi İnkılâbı’nın bir yan ürün olarak ürettiği iktisadi öğretilerle önemli ölçüde çelişen öğretiler sunmuştur. Zira Sanayi İnkılâbı’nın sunmuş olduğu iktisat faktörleri, daha çok Machiavelli anlayışı dayanmıştır. Bu anlayışta acıma hissi, merhamet ve şefkat yoktur. Her ekonomik faaliyet materyalist bağlamda değerlendirilir ve “Ez ezmezsen ezilirsin,” “Omuzlara basarak yüksel,” ve “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır,” prensiplerine göre çalışır.

Seküler iktisadın çalışanlar açısından iktisadi bir ahlâkı yoktur. Çünkü sistem “Lâ ahlâki” bir anlayışla işlemektedir. İşçiler, “Ücretin Tunç Kanunu” çerçevesinde sadece fizyolojik ihtiyaçları karşılayacak derecede ücretlendirilir ve sosyo-kültürel ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyaçları gibi ihtiyaçları göz ardı edilir. Bu durum Sanayi İnkılâbı’nın başlangıcından itibaren uygulanmış ve işçileri isyana sürüklemiştir. İşçiler “trade union (sendika)”  veya “Anarko Sendikalizm” sistemi oluşturarak haklarını zorla almaya başlamışlardır. Yani Batı Dünyası, dar anlamda işçilere ve geniş anlamda ise tüm toplumdaki dezavantajlı olan işsizler, yoksullar, engelliler gibi kesimlere yönelik hakları zorunluluk ilkesi çerçevesinde sunmuştur. Yoksa Batı Dünyasının bu kesimlere sunduğu haklar gönüllülük esasına dayalı olarak takdim edilmemiştir. Çünkü, Batı Dünyası ekonomik öğretilerinin felsefesini “Laissez Faire, Laissez Passer” yani “Bırakın Yapsınlar Bırakın Geçsinler” prensibine dayandırmaktadır. Bu bağlamda, kapitalizm, bu ifadeden aldığı liberal anlayışla, devletin piyasaya müdahalesine karşıdır. Devlet sadece eğitim, güvenlik, sağlık gibi temel görevleri yerine getirir, ancak piyasaya asla müdahale edemez, düşüncesi içindedir. Oysa sosyal politikada devletin müdahale etmesi önemli bir şarttır. Zira dezavantajlı kesimlerin hakları serbest piyasa şartlarına bırakılamaz. Bırakıldığı takdirde, Machiavelli anlayış ve “Homoeconomicus” yani “Ekonomik İnsan” tiplemesiyle ekonomik hayat devreye girer. Bu bağlamda liberal ekonomi, devletin piyasaya müdahale etmemesi gerektiğini ve kapitalistlerin “Görünmez El” sistemiyle piyasaları dengeye getireceğini savunmuşlardır. Oysa bu anlayışla piyasalar dengeye gelmediği gibi, zulümlerin oranları artmıştır.

Bediüzzaman bu vahşi anlayışı, 22. Mektub’un 2.Mebhası’nda iki kelimeyle özetlemiştir:

 “Beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:

Birisi: "Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?"

İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı riba ve terk-i zekattır. Bu iki müdhiş maraz-ı içtimaîyi tedavi edecek tek çare, zekatın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla, vücub-u zekat ve hurmet-i ribadır. Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatlerde, belki umum nev'-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekattır. Çünki beşerde, havas ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaatı temin edecek, zekattır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer daimî bir mücadele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilafta bulunur. Gele gele tâ Rusya'da olduğu gibi, sa'y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.”

BEDİÜZZAMAN’IN İKTİSADİ AHLÂK POLİTİKASI

Bediüzzaman Hazretleri, yukarıdaki ifadelerinde de belirttiği gibi, önce iki problemi teşhis etmiş ve bütün ihtilâlların veya terör ya da anarşi gibi sendromların iki adet önemli sebeplerine parmak basmıştır. Bediüzzaman’ın işaret ettiği bu iki önemli sebep, rastgele söylenmiş sözler değildir. Bilakis önceden de belirttiğimiz vahşi kapitalizmin uyguladığı acımasız prensiplerdir. Bediüzzaman bu vahşi kapitalist öğretilere karşı alternatif olarak “İlâhi İktisat” öğretileriyle karşılık vermiştir.

Bediüzzaman’ın “İlâhi İktisat” öğretisi ise, yüce dinimizin merhamet, şefkat, dayanışma, muavenet gibi unsurların barındığı “Zekât” ve “Sadaka” gibi yardımlaşma ve bu yardımlaşma sonucunda ise “Sosyal Denge”yi sağlama prensibi üzerine kurulmuştur. Yine Bediüzzaman’ın deyimiyle bu iki müessese geniş anlamdaki sosyal politika bağlamında iki sonucu ortaya çıkarmaktadır:

* Havastan avama merhamet ve ihsan

* Avamdan havassa karşı hürmet ve itaatin bu yolla temini.

Bediüzzaman’ın bu öğretilerinin yerine getirilmemesi durumunda ise iki sosyal sorunun ortaya çıkacağı, yine Bediüzzaman tarafından vurgulanmıştır:

* Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner,

* Avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar.

Bediüzzaman’ın bu öğretileri, modern anlamdaki “Ekonomik ve Sosyal Politika” üretenler için çok önemli uyarıları ihtiva etmektedir. Yani insanın sosyal hayatta bazı görevleri ifa edecek bir şekilde davranması gerekmektedir. Bu görevlerin başında sosyal dengeyi sağlayacak “Paylaşma” unsuru gelmektedir. Bu paylaşma unsuru, serbest piyasa şartlarının insafına terk edilemez. Bunun sağlanması iki yolla olabilmektedir. Birincisi vicdani kanaatin hâkim olduğu ve merhamet, şefkat, acıma hissi gibi duyguların baskın çıktığı bir anlayışın var olması; diğer ise, merkezi planlama ve himayeci devlet anlayışının hâkim unsur olmasıdır. Vicdani duyguların hâkim olması ise Allah’ın koyduğu kurallara itaat ile olmaktadır. Bu bağlamda, gerek Bakara Suresi’nde ve gerekse diğer başka ayetlerde olsun “infak” yani kendilerine rızık olarak verilenden sadaka olarak verilmesi ve bazı mallardan kırkta bir ve her yıl üretilen bazı mahsullerden onda birinin fakir fukaraya verilerek sosyal dengenin sağlanması esas alınmıştır.

Bediüzzaman, insanı hayvandan ayırıp, onu medeni insan haline getiren şeyin “medeni-i bittab” yani medeni hayat yaşamaya müsait fıtratta yaratılmış olmasında aramaktadır. Üstad Bediüzzaman, bu konuda Münazarat isimli eserinde şöyle demektedir: "Sonra da medeni-i bittab olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar." İnsan tabiatı gereği medeni bir varlıktır. Zira insan her şeye muhtaç olarak yaratılmış; ama bütün bu ihtiyaçlarını tek başına karşılamaktan acizdir. Bu yüzden diğer insanlar ile teşrik-i mesai etmeye ve onlarla iyi ilişkiler kurmaya mecburdur ki buna medenilik deniliyor.

İnsan bu minvalde bir varlık olması gerekirken, maalesef bencillik ve sadece kendi düşünme hastalığı demek olan fikr-i infiradi ve tasavvur-u şahsi önüne çıkıyor. Yeryüzündeki bütün ihtilaf ve kavgaların temelinde bu hastalık yatmaktadır diyebiliriz.

Bu hastalığın tedavi ve çözümü ise, bahsin devamında şu hadis ile ifade ediliyor:

"İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır"

Bediüzzaman’ın kullandığı ifadelere dikkat edilecek olunursa, bu ifadeler sosyal hayatın düzenini ve dengesini sağlayacak prensipleri sunmaktadır. Şimdi bu ifadeleri analiz etmeye çalışalım:

* Medeni-i bittab:İnsanın, sosyal hayatta medeni bir şekilde yaşamaya müsait olarak yaratılmış bir varlık olmasıdır. Yani insan tek başına bir Tarzan gibi yaşayacak varlık değildir. Sosyal bir ortamda yardımlaşma ve dayanışma düsturları içinde yaşamaya elverişli bir varlık olarak yaratılmıştır. Aksi takdirde insanın vahşi bir yaratık olması kaçınılmaz olabilir. (İnziva hayatı yaşayan evliyalar konumuzun dışındadır.)

* Ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafaza etmek: Yani insan kendi gibi diğer insanların da haklarını gözetecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Zaten insanın iki temel hak gözetme misyonu vardır. Birincisi “Hukukullah”; ikincisi ise “Hukuk-u İbadullah”tır. Yani öncelikle insan kendisini yoktan var eden Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını yerine getirecek ve bilahare tüm insanların haklarına saygılı olacaktır. Bu bağlamda Bediüzzaman’ın “İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar,” ifadesine vurgu yapmak gerekir. Yani insanlar hürriyeti algılarken, Allah’ın kulu olduklarını unutmamalıdır. Mezkur iki vazifeyi hakkıyla yerine getirmelidir.

* Fikr-i infiradî: İnsanlar kendi kafa fenerlerine göre fikir üretmek yerine, istişare, teşrik-i mesai, takım ruhu, aidiyet duygusu, beyin fırtınası gibi unsurları gözeterek hemfikir olmalıdır. Yani fikirler icmayı ümmet bağlamında bir konsensüs oluşturmalıdır. Yoksa “Ben sizin babanızım ben ne dersem o olur,” bağlamında emir ve komuta zinciri gözetilerek üretilen fikirler, esneklik faktöründen uzak ve güncel şartlarla çelişen klasik ruhlu aktiviteler üretirler. Bu da insanların ufkunu açmaz, aksine köreltir.

* Tasavvur-u şahsi: Aslında tasavvurî şahsi kapitalistlerin “Homoeconomicus” yani “İktisadi (Ekonomik) İnsan” metaforuyla örtüşüyor. Bu bağlamda insan sırf kendi menfaatini tasavvur ediyor ve her planını kendi şahsi menfaatlerine hasrediyor. Dolayısıyla başka insanlara da faydalı oluyor. Yani burada hedef kendi menfaatini maksimize etmektir. Arta kalan kısım ise başkalarına menfaatinin dolaylı bir şekilde kerhen dokunmasıdır. Oysa Yüce Peygamberimiz (SAV) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır,” derken insana bir vizyon çiziyor ve asıl hedefinin kendi şahsi menfaatini maksimize etmek değil, başkalarına faydalı olmaktır. İnsan ancak böyle yaparsa ahrette kendisini kurtaracak eserler yapabilmektedir. Bu bağlamda yaptığı ve insanların menfaatine sunduğu eserler “sadakayı cariye” olarak kalıyor ve insanın ölümünden sonra da bu bıraktığı eserlerden defter-i hasenatına sevaplar gönderiliyor.

Sonuç olarak, Bediüzzaman, seküler ekonomik öğretilerde belirtilen kişisel menfaatlerin maksimize edilmesi ve bu yolda insanların gerekirse ezilmesi, haklarının yenmesi, ücretlerinin düşük seviyede tutulması, devletin zinhar piyasaya müdahale etmemesi ve kapitalistlerin insafına bırakılması prensibine karşı çıkmıştır. Zira bu anlayış, üst tabakadan aşağı tabakaya karşı şefkati, merhameti, diğerkamlık, empati gibi değerleri yok etmektedir. Buna karşılık, alt tabakadan üst tabakaya karşı hürmeti, duayı, minnettarlığı yok etmektedir. Oysa Bediüzzaman’ın kurduğu iktisadi düşünce öğretisi, her iki kesimde bir denge unsuru kurmakta ve yukarıdan aşağı kesime karşı şefkati, merhameti vs faziletli unsurları indirmekte, aşağı kesimden yukarıya ise; yani avamdan havassa karşı saygıyı, hürmeti, duayı, minnettarlığı göndermektedir. Böyle olduğu takdirde ekonomik hayat, sosyal hayatı düzene sokacak ve sosyal barışı sağlayacaktır. Aksi takdirde anarşi, teröre, kaos ve entropi gibi unsurlar hakim unsurlar haline gelecektir.

 


Bu Yazı 5104 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar