Ben Fakirmiyim?
..        
Şu dünya meydanında her insanın farklı bir imtihanı vardır. Bazılarının imtihanı zenginlikle olduğu gibi, kimisinin imtihanı da fakirlikle olur. Herkese bulunduğu konuma göre bir sorumluluk yüklenir. Fakir olanın durumuna sabretmesi, imkânı ölçüsünde hayır yapması ve kendisinden daha da muhtaç konumda olanlara yardımda bulunması halinde kendisine büyük mükâfatlar ihsan edilir. Çünkü kim olursa olsun kendinden daha fakir olanı bulabilir. Sabreden ve salih amel işleyen fakirlerin, şükreden ve zenginliğinin gereğini yerine getiren zenginlerden beş yüz yıl önce Cennete gireceği hadiste vardır (Tirmizî, İbni Mace).
Peygamberlerin yaşantısına baktığımız zaman, çoğunluğunun hayatının fakirlik içinde geçtiğini görürüz. Davut (a.s.) ve oğlu Süleyman (a.s.) gibi bazı peygamberlere zenginlik ihsan edilmiştir, fakat bunların sayısı çok fazla değildir. Peygamberler bütün insanlara örnek oldukları için her alanda örnek bir peygamber gönderilmiştir. Zenginlerin nasıl davranması gerektiğini Hz. Süleyman'ın (a.s.) hayatından öğrendiğimiz gibi, hastalıklara duçar olanların tavrını Hz. Eyüp'ten (a.s.) öğreniyoruz. Bunun gibi her peygamberin yaşantısında farklı farklı bir takım incelikler gizlidir. Onlardan da ibretler çıkarıyoruz. Zira peygamberler kimseye muhtaç olmamak için çalışmışlar ve kazandıklarını muhtaç olanlarla paylaşmışlardır. Bazen kendi günlük ihtiyaçlarını bile paylaştıkları, kendilerinin aç yattıkları olmuştur.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) aile hayatı ve şahsî yaşayışı fakirlerden farklı değildir. Zaten hep şöyle dua ediyordu:
Allah'ım! Beni fakir yaşat. Hayattan fakir olarak ayrılayım. Beni mahşerde fakirler arasında dirilt. Hz. Aişe (r.a.) bunun sebebini sorunca şöyle cevap verdi:
Onlar Cennete herkesten önce girecekler. Ey Aişe! Yarım hurma da olsa fakiri boş çevirme. Fakirleri sev, onlara yakın ol ki, kıyamet gününde Allah da sana yakın olsun.
Herkes (en az) sahip olduğu nimet oranında şükürle mükelleftir. Bundan dolayı fakirin imtihanı zenginin imtihanına göre daha kolaydır.
Zengin insan zamanla asıl mal sahibinin kim olduğunu karıştırabilir. Mal elde etmek, zengin olmak bir süreç dâhilinde olduğu ve bu süreçte insanlar etkin rol oynadıkları için, kendilerini asıl mal sahibi sanabiliyorlar. Bu sebepler perdesinde takılıp kalabiliyor ve maalesef mal imtihanını kaybedebiliyorlar.
Mescit Kuşu
Bunun en güzel bir örneği “Mescit Kuşu”nun kıssasıdır.
Hani bir zamanlar “Mescit Kuşu” olarak adlandırılan bir Sahabi vardı.
Öyle ki, bu Sahabi her zaman herkesten önce mescide gelir ve vaktinin çoğunu mescitte ibadetle geçirirdi.
Bunun için kendisine “Mescit Kuşu” denmişti.
Evet, bu “Mescit Kuşu” Salebe'ydi.
İşte Salebe bir gün Allah Resulünün (a.s.m.) huzuruna geldi ve kendisinden dua istedi.
Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın bana çokça mal vermesi için dua eder misiniz? Böylelikle hayırda bulunur, muhtaç olanların yardımına koşarım, diyince Peygamber Efendimiz (a.s.m.):
Şükrünü yerine getirebildiğin az mal, yerine getiremediğin çok maldan hayırlıdır ey Salebe! buyurdu. Bu söz Salebe'ye o anda yeterli geldi ve Peygamber Efendimize (a.s.m.) hak vererek oradan ayrıldı. Aradan bir müddet geçtikten sonra Salebe tekrar Efendimizin (a.s.m.) huzuruna çıktı ve yine zengin olması için Allah'a dua etmesini istedi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) daha önce verdiği cevabı yineledi. Salebe tekrar tasdik ederek ayrıldı. Fakat bu olay üçüncü kez de tekrar etti.
Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın bana çokça mal vermesi için dua edin, diyince Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Salebe'nin bu isteğini yerine getirdi ve kendisine dua etti.
Bir müddet sonra Salebe'nin malları gittikçe artmaya başladı. Fakat bir zamanlar herkesten önce namaza gelen Salebe, artık namazlara geç gelmeye başladı, hatta bazen yetişemez oldu. Zamanla vakit namazlarını arada bir aksatır oldu. Hayvanların çokluğundan dolayı, bunlarla ilgilendi ve vakit namazlarına hiç gelmez oldu. Sadece Cumadan Cumaya namaza gelir oldu. Ve maalesef bir müddet sonra Cuma namazına da gelmez oldu. Mescit Kuşu artık mescide uğramaz olmuştu.
Bir müddet sonra Peygamber Efendimiz (a.s.m.), zekât memurlarını Salebe'ye gönderdi ve sahip olduğu malın zekâtını göndermesini istedi. Fakat Salebe çok çirkin bir söz etti.
Bu yaptığınız düpedüz haraç istemektir, diyerek mal hırsının gözünü nasıl kör ettiğini dile getirmiş oldu. Bunu duyan Sahabiler şok oldular. İster istemez “Bu nasıl olur? Bu bizim bildiğimiz Salebe olamaz!” demekten kendilerini alamadılar.
Gelip durumu Efendimize (a.s.m.) arz edince, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) çok üzüldü ve,
Salebe'ye yazık oldu, buyurdular.
Evet, Salebe'ye yazık olmuştu. Çünkü şükrünü eda edebildiği az mala kanaat etmemiş, fazlasını istemişti. Şükrünü eda edemeyince kendine yazık etmişti.
Bunun üzerine hemen ayet nazil oldu.
“Bir de onlardan, 'Eğer Allah lütuf ve ihsânıyla bize verecek olursa biz de muhakkak ondan bağışta bulunur ve salih kimselerden oluruz' diye Allah'a söz verenler vardır.
“Allah lütuf ve ihsanıyla onlara zenginlik verdiğinde ise, cimrilik ettiler ve sözlerinden döndüler. Zaten onlar yüz çevirmeyi âdet edinmişlerdir.
“Allah'a verdikleri sözden döndükleri ve yalan söyleyip durdukları için, Allah da, bu hareketlerinin akıbetini, Kendi huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerinde kalacak bir nifaka çevirdi.” (Tevbe Sûresi, 7577)
Salebe bunu duydu ve kendi bu tavrından dolayı pişman oldu. Allah Resulünün (a.s.m.) huzuruna çıktı ve zekâtını vermek istedi. Fakat Peygamber Efendimiz (a.s.m.) “Allah senin malını kabul etmiyor” diyerek Salebe'yi geri çevirdi.
Kısa bir süre sonra Peygamber Efendimiz (a.s.m.), dünyadaki görevini tamamladı ve Sevgililer Sevgilisinin sevgisine ve rahmetine kavuştu.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) vefatından sonra seçilen ilk halife Hz. Ebu Bekir oldu. Salebe zekâtını Hz. Ebu Bekir'e (r.a.) getirerek kabul etmesini istedi. Fakat Hz. Ebu Bekir, “Allah ve Resulünün kabul etmediği zekâtı kabul etmek benim haddim değildir” diyerek bu zekâtı alamayacağını belirtti. Salebe yine pişman bir vaziyette oradan ayrılmak zorunda kaldı.
Hz. Ebu Bekir'in vefatından sonra Hz. Ömer halife olarak seçildi. Salebe belki kabul eder düşüncesiyle, zekâtı Hz. Ömer'e getirdi. Fakat Hz. Ömer de, “Allah, Resulü ve halife Ebu Bekir'in kabul etmediğini ben de kabul edemem” diyerek Salebe'yi geri çevirdi.
Salebe zekâtını, üçüncü halife olan Hz. Osman'a da getirdi, fakat o da kabul etmedi ve Salebe'ye yazık oldu!
Evet, Salebe'ye yazık oldu. Önceden Sahabiler arasında gıpta ile konuşulan ve “Mescit Kuşu” olarak adlandırılan Salebe, şükrünü eda edemeyeceği kadar mal istedi ve elde ettiği bu mal, onun mal imtihanını kaybetmesine neden oldu.
Dikkat edilirse, Salebe'nin mal elde etmesi bir anda olmamış, bir süreç dâhilinde olmuştur. Bu malı kendisinin kazandığını zannetmesine, bir bakıma, bu süreç sebep olmuştur. İnsanın kendisini mal sahibi sanmasında bu özelliğin çok belirgin bir yeri vardır. Çünkü insan bu süreç içerisinde gaflete dalabiliyor. Gaflet yavaş yavaş kişiyi sarıyor, zamanla kişiyi tamamen yutuyor, fakat kişi farkında olmuyor. Öyle ki, çok sevdiği Allah Resulü zekât elçilerini gönderdiği zaman, hiç tereddüt etmeden geri çevirebiliyor.
Gaflet ise zamanla dünyayı elde etme hırsına dönüşüyor. Bundan dolayı kişi kendisini ön plana çıkarmaya başlıyor. Malların asıl sahibinin kendisi olduğunu sanabiliyor. Yani insan kendisini devamlı içerisinde bildiği ve uğraştığı için, kendisi kazanıyor sanıyor. “Bu Allah'ın ihsanıdır” demiyor; belki “Ben çalışarak elde ettim” diyor. Bu da Kur'ân'da anlatılan ve kendisini çok öven Karun'a benzemek demektir. Oysa Kur'ân Karun'u hiç övmüyor.
Zengin Karun
Kur'ân'da Karun'un kıssası anlatılır (Kasas Sûresi, 7683). Oldukça ibretlidir. Onun zenginliği birçok kimsenin gıpta ettiği boyuttadır. Fakat Karun bunun şükrünü eda edemediği ve kendisini bunların sahibi zannettiği için, mallarıyla birlikte yerin dibine batırılmıştır.
Zenginliğin imtihanı ağırdır. İnsanın kendisini kaybedip hedefini şaşırmasına neden olabilmektedir. Başkalarıyla paylaşmak, yardımına koşmak için verilen zenginlik, dünya hırsına dönüşmekte ve boyutu hesaplanamayacak kadar büyük zararlara neden olabilmektedir. Öyle ki, hem dünya, hem de ahiret için zarardan başka bir şeye yaramamaktadır.
Bugün dünyanın geldiği noktaya bakılacak olursa zenginlerin tam anlamıyla vazifelerini yerine getirmedikleri kolaylıkla anlaşılır. Zenginler zenginliklerine biraz daha zenginlik katmak için hırsla dünyaya baktıklarından dolayı çevrelerinde olan bitenleri tam anlamıyla görmüyorlar veya görmek istemiyorlar. Bunun sonucunda fakir olan, bir ilâç alacak parası bile bulamayan, karnı doymayan, yeterince besin alamadığı için çeşitli hastalıklara duçar olan insanlar hep olmaya devam etmektedir.
Okuduğum bir gazetede çok ibretli bulduğum bir haber yer alıyordu. 2005 yılı itibariyle terörden ölen insan sayısının 625 kişi, fakat açlıktan ve yeterince beslenemediği için hastalığa yakalanıp ölenlerin sayısının ise on milyon kişi olduğu yazıyordu. Bu oldukça ürpertici bir rakam!
Bu haber bana Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yardımlaşma ve dayanışmayı vurgulayan bir hadis-i şerifini hatırlattı. Dünyanın bu hakikatlere ne derece muhtaç olduğunu gösterdi. Zira Efendimiz (a.s.m.), “Müminin mümine bağlılığı, parçaları birbirini tutan bina gibidir” (Buharî, Salât: 88) buyurarak Müslümanlar arasındaki kuvvetli bağa işaret etmiştir. Hangi konumda olursa olsun müminler birbirlerinin destekçileridir. Sıkıntı ve darlık zamanında birbirine destek olarak sıkıntıların üstesinden gelirler.
Dünyanın hepsi mümin ve Müslüman değil şeklinde bir düşünce hatıra gelebilir. Evet, doğrudur, dünyanın hepsi Müslüman değildir. Fakat bizim buradan çıkaracağımız büyük dersler vardır.
Demek oluyor ki, eğer insan hakiki imandan ve Allah korkusundan mahrum olunca, ben merkezli bir hayat yaşıyor ve belki de yanı başındaki aç komşusunun farkına bile varmıyor. Ve neticede açlıktan ölenler olabiliyor.
Eğer insanlar ben merkezli bir hayat yaşamaya başlarsa, sosyal denge bozulmaya başlamış demektir.
Eğer komşumuz aç yatarken biz tok yatabiliyorsak ve uykumuz kaçmıyorsa, insanlığımızı kaybetmişiz demektir.
Eğer küçücük çocuklar yeterli miktarda besin alamadığından dolayı hastalanıyor ve ölüyorsa, herkes görevini yapmıyor demektir.
Eğer sokak çocuklarının sayısı günden güne artıyorsa, ahlak dinamiklerimizde günden güne artan bir törpülenme var demektir.
Eğer “Huzurumuz bozulmasın” düşüncesiyle anne babalar huzur evlerine veriliyorsa, huzursuzluk başlamış demektir.
Eğer çocuklar kreşlere bırakılıyor, anne şefkatinden ve baba sevgisinden uzak yetiştiriliyorsa, yarının şefkatsiz ve acımasız anne-babaları yetişiyor demektir.
Eğer kısa yoldan kazanç elde etmek için insanlar başkalarının hakkına el koyuyor ve haklıya hakkını vermiyorsa, adaletsizlik başlamış demektir.
Eğer İslamiyetten uzak bir nesil yetişiyorsa, çözülme başlamış demektir. Bu da acil vakadır. Hemen tedavi edilmesi gereken bir illettir.
İnsanlık Efendimizin (a.s.m.) yukarıdaki sözünü eğer rehber edinseydi, bugün gelinen nokta yukarıdaki haberde okuduğumuzdan çok farklı olurdu.
Fakirlikten Korkulur mu?
Fakirlikten korkmamak, kimseden çekinmemek gerekiyor. Fakirliğin utanılacak hiçbir tarafı yoktur. Bilakis övünç vesilesidir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) övündüğü gibi biz de övünürüz. Zira O (a.s.m.), “Fakirlik benim iftiharımdır ve ben onunla övünürüm” buyurmuştur (Mevzuat-i Aliyyü'l-Kàri, 320). Hadis âlimleri burada asıl kast edilen Allah'a karşı fakirliktir demişlerdir. Fakat dolaylı olarak, ima yoluyla öteki anlama da vurgunun olduğunu belirtmişlerdir.
Yoksa görenek belasıyla “Başkalarında olan bir takım mal mülk neden bende yok?” düşüncesi insanı aldatmamalıdır. İnsan elbette sahip olduğundan fazlasını ister. Bu onun fıtratında vardır. Fakat bu helal dairesinin dışına taştı mı, tehlike başlamış demektir. “Falanın, şöyle şöyle şusu var. Filanın şu şu özelliklere sahip busu var. Bizim neden olmasın? Bizim ne eksiğimiz var?” Bu düşüncelerden hareketle kişi kendi gücünden fazla yük altına girerse elbette güç yetiremeyecek ve altında ezilecektir. Altından kalkabilmek için usulsüz yollara başvuracak ve haram kapısı ona açılmış olacaktır.
Cenab-ı Hak, şeytanın bu desiselerine aldanmamamız gerektiğini ve Kendisinin rahmetine sığınma neticesinde daha büyük mükâfatlara nail olacağımızı şöyle ifade ediyor: “Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayâsızlığı emrediyor. Allah ise size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vadinde bulunuyor. Allah rahmeti geniş olandır ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara Sûresi, 268)
Kimler zengindir?
Şunu da unutmamalıdır ki, Zenginlik sadece mal zenginliği değildir. Çok çeşitli zenginlikler vardır. Nice zenginler vardır ki, ağız tadıyla bir yemek yiyememe fakirliği içindedirler. Sahip oldukları zenginlik buna elvermemektedir. Demek mal varlığı gerçek anlamda zenginlik değildir. Meselâ, sahip olduğumuz organların tamamı dünya malıyla kıyaslanamayacak kadar çok kıymetli ve “pahalı”dır. Kaybedilen bir uzvun yerini başkasının tutmaması; tutturulanın da tam anlamıyla aslının yerini tutmaması bunun bir örneğidir.
Demek oluyor ki, sahip olduklarımızın farkına varabilirsek, ne kadar zengin olduğumuzu idrak edebilsek, zenginliğin sadece mal varlığı olarak değerlendirmeyeceğiz. Aslında fakir olmadığımızı anlayacağız. Mehmet Akar'ın Mesel Denizi isimli kitabında çok güzel bir kıssa yer alıyor. İnsanın ne kadar zengin olduğunu fakat farkında olmadığını, çok öz bir şekilde anlatıyor. Sahip olduğumuz zenginliğin dünya zenginliği yanında kıyaslanamayacak bir büyüklükte olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Şöyle ki:
Harun Reşit ile Şakik-i Belhî Hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara Hazret:
Ey Halife! Farz et ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sordu. Halife gülerek,
Ne kadar isterse veririm, dedi.
Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin? Halife:
Veririm, dedi. Hazret-i Şakik:
Doğru söyledin, dedi ve devam etti,
Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkânı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman gerekir. Ama buna muvaffak olamasan, bütün uğraşmalarına rağmen idrarını yapamasan ve adeta ölecek hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: 'Seni tedavi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını isterim' dese, ne dersin? Halife hiç düşünmeden:
Elbette razı olurum, dedi. Bunun üzerine Şakik-i Belhî:
Öyleyse Ey Emirü'l-Müminin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, buyurdu.
Bütün bunlardan “Fakirlik güzel şey, o halde biz fakir kalalım” gibi bir netice çıkarılmamalıdır. Eğer kişi elinden geleni yaptığı halde fakir bir haldeyse, o zaman fakirlik güzeldir. Aksi takdirde tembellik neticesinde insanın içine düştüğü fakirlik, insan için bir bela ve sıkıntı kaynağıdır. Fakirlikten kurtulmak için helal ölçülerde yapılması gereken her ne varsa yapılmalıdır.
Hep fakir mi kalalım?
Evet, fakirlikten kurtulmak için çalışmak gerektiğini, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Kamer Sûresi, 39) ayetinden öğreniyoruz. Eğer çalışmasına mani olan engeller varsa, o zaman zekât ve devlet tarafından sağlanan yardımlarla kişiye destek olunur. Zekâtla ilgili hususlar fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
Diğer taraftan, devlet tarafından yapılan sakat ve malul, dul, emekli, yaşlı vs konumunda olanlara bağlanan maaşlardan, konumuna göre, istifade edilebilir.
Eğer kişi kendi ihtiyaçlarını kendisi gideremeyecek derecede muhtaç konumunda ise, varsa yakın bir akrabasının bakması en uygun olanıdır. İmam-ı Azam Ebu Hanife, “Kişinin her mahrem akrabasına bakması vaciptir” diyor. Yani kişi bakmakla yükümlüdür. Eğer bu kişi, bakmakla yükümlü olan kişinin anne-babası, çocuğu, torunu, dede veya ninesi ise nafaka hukuku doğar, kişi bakmakla sorumlu olur. Aksi takdirde bu kişi mesul olur.

Bu Yazı 4172 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar