BİR BOMBANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
..        
Geçtiğimiz ay, huzurumuza bir bomba daha atıldı. Ve kalbimiz, bir kez daha bin parçaya ayrıldı. Bazıları, her nedense, yine istediler ki, “Sokaklarda neşeyle dolaşan insanlar, bu kadar mutlu ve huzurlu olmasınlar. Canları yansın, acı çeksinler. Onlar ki, bu toprağın insanlarıdır. Bu topraklara huzuru getirenlerdir. Huzur nedir bilmesinler.”
Patlayan her bir bomba veya mayın; kopan her bir el veya ayak ciğerlerimize tuz basılmış gibi yakıyor bizleri. O bir gün patlıyor, biz her gün yanıyoruz. Lakin bundan çok defa şiddetli bir şekilde canımızı acıtan, bir yaramız daha var bizim. O yaranın acısıyla sürekli soruyoruz:
“Bu karanlık gecenin sabahı yok mu Allah'ım?”
Soruyoruz kendimize… Soruyoruz, asırlardır buhran üstüne buhran yaşamış tarihimize... “Neden böyle olduk?” diye.
Şanlı ve mutlu zamanlarımızdan bir hatıra esip geliyor bazen, ılık bir meltem gibi değiyor ruhumuza; onunla ferahlıyor, gülüyoruz. Anlatılanlar, masal tadında… Harikalar diyarında yaşanmış gibi geliyor. “Fakat nasıl olur?” diyoruz. “Aynı millet duruyor, aynı dedenin torunları işte yaşıyor! Bu karanlık gece, neden o şanlı sabahtan haber vermiyor?”
Karamsar olmak, iyimser olmaktan çok daha kolaydır. Bu yüzden çoğunlukla insanlar karamsar kalmayı, iyimser olmaya tercih ederler. Çünkü iyimserlik bir gayret ister, arayış ister, emek ister. Karamsarlıksa, tam bir tembelliktir. Hayalî “olmaz”larla en açık yolları dahi kapamaktır. Mahkûm olmaktan ziyade, kendini mahkûm sanmaktır...
Bu yüzden biz talip değiliz karamsarlığa… Zira biz, tembel de değiliz. Bir müceddidin “Ümitvâr olunuz!” sedasıyla uyandırıldık bu asrın uykusundan. Karamsarlığı dahi attık sırtımızdan. O bize, biz ona artık dost değiliz!
Yaşananların inadına ümidi yaşatmak!
Ümidimizi asla yitirmedik elbet, ancak sabahın gelişini de bir türlü öne alamadık. Alamadık, çünkü başımızdakilere meramımızı bir türlü anlatamadık. Anlamıyorlardı. “Yahut da anlamak istemiyorlardı.” Biz doğruyu haykırdıkça, onlar kulaklarını kapadılar. Ve hâlâ da derdimizi anlamış değiller…
Neden ön yargılarına kurban ettiler bir milleti? Neden bu bedeli bize ödettiler?
Sanki biz onlara bir kötülük mü ettik? Faydadan başka ne zararımız oldu ki onlara? Ne gördüler ki bizden, vefadan başka? “Elimizde şifalı hakikatlerden bahseden kitaplar var” dediysek düşman mı olduk? “Bu kitapları anlasak, her derdimiz çözülecek. Asırlardır önümüze eğik duran başımız göklere yükselecek! Yardım edin, el atın, bu fidan mutlaka yeşerecek!” diye haykırdıysak, yardım elimizi uzattıysak hasım mı sayıldık?
Biz böyle dedikçe efendiler, onlar bizi asıl tehlikenin de önüne geçirdiler. Koca koca adamlar, büyük büyük masalarda saatlerce toplantı yapıp, çıkışta; “Korkun! En birinci tehlike bunlardır” dediler. İhtimallerle, ön yargılarla bizi mahkûm ettiler. “Hayallerindeki korkularla ve korktukları hayallerle” bizi eleştirdiler, cezalandırdılar. Koskoca bir milleti işte böyle perişan ettiler!
Eğer Bediüzzaman'ı tanımış olsalardı…
Şimdi bütün bunları zihnime koyup soruyorum kalbime: “Seni o bombacı gibi olmaktan koruyan, doğruları görmeni sağlayan şey neydi?” diye. “Öyle ya; onu hiç tanımıyor olsan da aynı ilin, aynı ilçesinden (ve hatta aynı köyünden) gözlerinizi açtınız hayata1 ve kalkıp geldiniz İstanbul'a. Aynı caddelerde yürüdünüz belki. Belki de aynı sokakları gezdiniz… Onu öyle acımasız bir katil yapan, seni böyle olmaktan kurtaran sır acaba neydi?”
İnanın çok soruyorum bu soruları... Ve “hayatımın bir köşesinde 'Bediüzzaman'la tanışmış olma bahtiyarlığından” başka, geçer bir cevap bulamıyorum. Gerçekten de Bediüzzaman Hazretleri, o nurlu eserleriyle biz talebelerinin gözlerini açmasa, kalbimizi insan sevgisiyle doldurmasa, kim bilir, şu an hayat serüvenin neresinde olurduk? Doğrunun ve yanlışın bu denli karıştığı bir asırda, acaba hangi tarafta kalırdık?
Bugün hâlâ fellik fellik “teröre çözüm yolu” arayanlar, artık ellerindeki hazır değerlerin farkına varmalılar. Kendi özünden gayrı, her yerde bir ışık arayanlar, manevî değerlerindeki güneşin parıltısıyla uyanmalılar. Zira o güneş, bin yıldır yanmakta ve koca bir millet onun ışığı ile ayakta durmakta.
Teröre çözüm ararken yıllarını yitirenler, keşke Bediüzzaman Hazretleri'nin Uhuvvet (Kardeşlik) Risalesi'ni bir kez ellerine alıp okuyabilselerdi. O zaman eminim onlar da, tıpkı benim gibi, “Ne kadar geç fark ettik!” diye dizlerine vuracaklardı. Ve uyanacaklardı. Bileceklerdi ki, bizi bir arada tutan şey din-i Muhammedi'dir. Onun yaşadığı yerde herkes kardeştir. Onun olmadığı yerde her şey bitiktir.
Zaten dine karşı takınılan düşmanca tavır değil midir, bu lanetli ateşi körükleyen?
Dinden daha uzak, kargaşaya daha yakın…
“Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve sanat ve terakkiyat-ı ecnebiyeye (yabancıların yükseliş tarzına) cebr ile (zorla) sevk eden bedbaht (talihsiz) hamiyet füruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakane körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede (toplumsal hayatta) bir semm-i katil (öldürücü bir zehir) hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin (dinden çıkan Müslüman'ın) vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur.”2
Ah Üstad'ım! O bağlantıları bazı kendini bilmezler çoktan kopardılar. Hâlâ da topuzlarını sallamaya devam ediyorlar. (Baksanıza; öğrencilerimizin ibadet yapma özgürlüğünü bile onlara çok görüyorlar. Namaz kılınmasını bile, sanki terör yuvasını görüntülemişler gibi, nasıl bin safsatayla karışık gündeme taşıyorlar! Utanmadan aleyhinde haberler yapıyorlar.) Ve biz bugün işte o kopuşların faturasını ödüyoruz. Bugün her bir dinden kopmuş genç, bir toplumsal zehir adayı olarak aramızda dolaşıyor. Kalplerinde onları durduracak bir Allah korkusu kalmamış bu canavarlar, canlarımız acıtmak için fırsat bekliyorlar.
Ne yapacakları belli olmayan, ne zaman patlayacakları bilinmez bu teröristlerin birisi, işte daha dün Ulus'ta patladı. Gücü elinde bulunduranların; kurtuluşumuzun silahla, topla veya zenginlikle değil, ancak manevî değerlere sarılmakla olacağını görmeleri için, daha ne kadar bedel ödeyeceğiz?
Artık yeter! Bünyemiz ve sabrımız daha fazla acıyı kaldırmıyor.—
DİPNOTLAR:
1 (Medyada, malumunuz, bombacının kimliği ve doğduğu yer hakkında fazlaca haber yapıldı. Hem terörün dini, memleketi, ırkı olmaz ki… Bu nedenle isim vermeyi doğru bulmadım. Ancak yine de belirtmeliyim: Bir katille hemşeri çıkmak elbette benim ve kimsenin istemeyeceği bir tevafuk.)
2 B. Said Nursî, Lem'alar, 17. Lem'a

Bu Yazı 2340 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar