Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun
05.09.2015        

BİLGE TARİHÇİ: ZİYA NUR AKSUN

M.NİHAT MALKOÇ

 

 

 

“Tarih bir milletin hâfızasıdır; tarihini bilmeyen millet, hâfızasını kaybetmiş insana benzer.” der Bernard Lewis. Yerden göğe kadar haklıdır bu sözünde. Zira tarihini unutanların ödeyeceği bedeller çok ağır olur. Bu acı gerçeği ne yazık ki her çağda bihakkın görmüşüz.

Tarihi yapanlar ve tarihi yazanlar vardır bu dünyada. Tarihi doğru yazanlar da en az tarih yapanlar kadar değerlidir. Zira tarih yazanlar olmasaydı tarih yapanların esamisi okunmazdı; unutulup giderlerdi. Tarihten ibret almak da mümkün olmazdı.

Tarih yazanlar, tarih yapanlara sadık kaldığı müddetçe içtimaı açıdan mühim bir vazife görürler. Gazi Paşa’nın “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar zordur. Yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtan bir hâl alır” sözü bu gerçeği vurgular.

Tarihçilik büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Zira yazdıklarınız yarınki nesillerin doğru veya yanlış bilgilenmesinde etkin rol oynayacaktır. Geçmişte ve günümüzde bunu hakkıyla yerine getirenler olduğu gibi, tarihi gerçekleri çarpıtanlar da olmuştur.

Tarihi çarpıtmadan, hakkıyla yazan ve bugünkü nesillerin tarih şuuru kazanmasında büyük emekleri olan tarihçilerden biri de, geçtiğimiz senelerde ebediyete uğurladığımız Ziya Nur Aksun’dur. Aynı zamanda hukukçu, yayıncı ve matbaacı olan Aksun “Bilge Tarihçi” olarak anılır. Merhum Ziya Nur Aksun İslâm ve Osmanlı tarihi sahalarında adeta bir deryaydı.

“Bilge Tarihçi” Ziya Nur Aksun, 1930 senesinde İstanbul’un fetih yıldönümü olan 29 Mayıs’ta gelmişti dünyaya. Tarihçi olacağı sanki doğum tarihinden belliydi. Konya’da, manevi atmosferin fevkalade olduğu bir ortamda, Mevlana’nın manevî ikliminde dünyaya açmıştı gözlerini. Onun bir Kadir Gecesi dünyadan göçmesi bilmem tesadüf müdür?... 

Aksun, Konya’daki ilk ve ortaöğretim tedrisatından sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bulmuştu kendini. Fakat onu, öğrenim gördüğü hukuk alanından çok, İslam ve Osmanlı tarihi sahaları ilgilendiriyordu. Hukuk alanından geldiği için onun tarihçiliğini eleştirenler de olmuştu. Fakat onu eleştirenler sanırım, 1902’de Roma İmparatorluğu üzerine yaptığı çalışmalarıyla Nobel ödülüne laik görülen Alman tarihçi Thedore Momsen’in ve tarih alanındaki yüz akımız olan Ahmet Cevdet Paşa’nın da hukukçu olduğunu bilmiyorlar.

Ziya Nur Aksun; inanmış, Hakk’a teslim olmuş bir inanç ve sabır abidesiydi. O, Konya’daki ortaöğrenimi sırasında Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatı’nı tanıma fırsatı buldu. Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken Bediüzzaman’ın eserlerine olan ilgisi iyice yoğunlaştı. Dünyaya çağımızın bu büyük âliminin penceresinden bakma fırsatını yakaladı. Ziya Nur Aksun’un Üstad’ı anlatan ‘Bediüzzaman ve Tarihçe-i Hayatı’ adlı eserdeki şu ifadesi Üstad’a olan bağlılığını göstermektedir. “Bu necip millet Bediüzzaman gibi nefsindeki menfaat putunu deviren insanların hizmetine çok, ama çok muhtaçtır.”

Merhum Ziya Nur Aksun, dünle bugün arasında bir köprü görevi görüyordu.  O, kitapları ve sohbetleriyle tanınmış ve sevilmişti. Osmanlı ve İslam tarihi ondan sorulurdu. Bu alanlara vukufiyeti tamdı.  Onun Dündar Taşer ve Erol Güngör’le yaptığı doyumsuz sohbetlerinin zihinlerdeki izleri capcanlıdır. Bu sohbetlerin Dündar Taşer’le ilgili olanları daha sonra “Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” adıyla merhum Aksun tarafından derlenerek yayınlanmıştır. Onun Filibeli Şehbenderzade Ahmet Hilmi’nin yazdığı “İslam Tarihi” adlı eserini düzenleyerek ilavelerle yeniden yayınlaması büyük bir hizmettir. Yine Bilge Tarihçi Aksun’un yazılarına Sezai Karakoç’un çıkarmış olduğu Diriliş Dergisi’nde rastlıyoruz. Buradaki yazılarını “Z. N.”  rumuzuyla kaleme alıyordu. Bütün bunların üstünde onun çok mühim bir eseri daha vardır. O da “Osmanlı Tarihi” adını taşıyan muhteşem eserdir.  Altı cilt halinde yazılan bu kıymetli eser ne yazık ki yazarının hastalığı nedeniyle tam anlamıyla bitirilememiştir. Söz konusu kitabın Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan kısmı tamamlanabilmiştir. 1965’te araştırmalarına başlanılan bu eser, 1976 yılında yazarın felç olup yataklara düşmesiyle sekteye uğramıştır. Aksun, bu süreç içerisinde eserini oluşturabilmek için yedi binin üzerindeki Osmanlı tarihi kaynağını okumuş, incelemiş, gözden geçirmiştir.

Tarihî gerçekleri saptırmadan, olduğu gibi aktaran merhum Ziya Nur Aksun’a neslimiz çok şey borçludur. Bizler O’nun yazdıkları sayesinde tarih üzerindeki sis perdesini kaldırdık.  Tarih sohbetleriyle tanınan Dursun Gürlek’in deyimiyle ‘O, aramızda yaşayan bir Osmanlı vak’anüvisiydi. Hoca Saadeddin Efendi gibi, Naima gibi, Peçevi gibi, Ahmet Cevdet Paşa’ gibi ünlü Osmanlı tarihçilerinin günümüzdeki temsilcisiydi. Hiç abartmadan söylemek isterim ki, bendeniz Ziya Nur Bey’le ne zaman karşı karşıya gelsem kendimi bir anda Osmanlı padişahlarının ve Osmanlı müverrihlerinin huzurunda hissederdim. Bizim nesil, Ziya Bey'e çok şey borçludur. Onun sayesinde Osmanlı'ya bakış açımızı değiştirdik. Doksanüç Muharebesi’nden sonra Türk milletinin moral açısından büyük bir çöküntüye uğradığını, ondan sonra mağlubiyetlerin birbirini takip ettiğini, yine kendisinden dinledik. Osmanlı fetih ordularının gittikleri yerleri Hıristiyan çapulcuları gibi yakıp yıkmadıklarını, bilakis imar ve ihya ettiklerini, daha doğru ifadesiyle, oralara ‘medeniyet’ götürdüklerini, ‘nakus yerlerinden ezanlar okuttuklarını’, onun kaleminden ve kelamından öğrendik.”(1)

Ziya Nur Aksun görgülü, terbiyeli, olgun; kısaca ‘çelebi’ tipli bir insandı. Tarihçiler için, milletin güvenini kazanmak çok mühimdir. O, yazdıklarıyla milletine güven vermiş bir büyük tarihçiydi. Zira yazdıkları yorumlardan ibaret değil, yaşananların söze dökülmüş hâliydi. Değerli romancı Mehmet Niyazi, merhum Aksun için “Niçin bir başka tarihçiyi değil de Ziya Nur Aksun'u ‘Bilge Tarihçi’ olarak değerlendiriyoruz? Bu ona yakınlığımızdan mı ileri geliyor, yoksa hak ettiği bir vasıf mı? Hiçbir tarihçi Ziya Nur Aksun kadar Osmanlı hanedanının fonksiyonunu idrak etmemiştir. Hiçbir tarihçi metafiziğin hayattaki önemini Ziya Nur Aksun kadar idrak etmemiştir. Elbette ki daha pek çok özelliği Ziya Nur Aksun'u ‘Bilge Tarihçi’ yapmaktadır. O bizler için sadece bir ‘Bilge Tarihçi’ değildi; aynı zamanda arkamızda dağ gibi duran bir ağabeydi.”(2) diyerek onun büyüklüğünü ve faklılığını vurgulamıştır. Bu ifadeler O’nun ‘Bilge Tarihçi’ sıfatına layık olduğunu açıkça gösteriyor.

Merhum Ziya Nur Aksun’a “Bilge Tarihçi” sıfatını layık görenler çok haklılar… Gerçekten de Ziya Nur Aksun, ömrünü tarihin aydınlatılması yolunda harcamış bilge bir tarihçiydi. O, her yönüyle farklı bir tarihçiydi. Tarihe bakış açısı kendine özgüydü. Osmanlı ve İslam tarihi hakkında geniş bilgisi, günlük siyasetin muhtelif gelişmelerini sağlam bir tarih muhakemesiyle değerlendirmesi, Osmanlı-Türk devlet anlayışı hakkındaki görüş ve tespitleriyle farkını fark ettiren bir münevverdi. Meseleleri ele alırken o zamana gider, değerlendirmelerini zaman hududu içerisinde yapardı. Yoksa günümüz şartlarında keskin değerlendirmeler yaparak insanları suçlamak kolaydı. Mühim olan, şartları ve zamanı dikkate alıp değerlendirmeler yaparak konuyu aydınlığa kavuşturmaktır. Ziya Nur Aksun bunu yapmıştır, onun için de bu sahada kalem oynatanlar arasında biriciktir. O, tarihimizi millî bir anlayışla ele alarak tarihî olaylara abartı unsuru katmadan ışık tutmuştur. O, tarihe biraz da gönül boyutuyla bakmıştır. Gayri resmi tarihimizin ana konularını güvenilir bir kalemden okumak istiyorsanız tercihinizin Ziya Nur Aksun olması gayet tabiidir. O bize bilinmeyen ve saklanan tarihimizi anlatarak birçok hakikatin gün yüzüne çıkmasını sağlamıştır. Tarihçi, hukukçu, matbaacı, yayıncı ve sohbet adamı özellikleriyle tanınan ve sevilen Ziya Nur Aksun'un bu hizmetleri sayesinde zihinler kirden ve tortudan arındırılmıştır. Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun, 2001 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Türk tarihi üzerine çalışmalarıyla üstün hizmet dalında “Yılın Kültür Adamı” seçilmişti. O, İstanbul’un fethiyle aynı güne rastlayan 80. yaş gününü, dostlarıyla birlikte Timaş Kitap Kahve’de kutlamıştı.

Eskiden tarih ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı belli başlı meclisler vardı. Bunlardan en tanınmışı Bayezit Camii’nin hemen yanı başında yer alan Küllük’tü. Burada şairler, yazarlar ve fikir adamları toplanarak kültürel derinliği olan sohbetler yaparlardı. Bu sohbetler belli bir zaman sonra Marmara Kıraathanesi’ne taşındı. O kıraathanedeki meşhur sohbetlere katılanlara “Marmaratör” diyorlardı. Marmara sohbetleri daha çok tarih üzerine olurdu.  “Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Nur Aksun, Tarık Buğra, Necati Sepetçioğlu, Ahmet Kabaklı, Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu, Cevat Rıfat Atillahan, Mümtaz Turhan, Ali Nihat Tarlan, Peyami Safa, Ali Fuat Başgil, Osman Turan, Rahmi Eray, Refii Cevdet Ulunay, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Faruk Kadri Timurtaş, Hasan Basri Çantay, İbrahim Kafesoğlu Sezai Karakoç, Erol Güngör, Mehmet Çavuşoğlu” gibi isimler bu mekânın müdavimleriydi. Mehmet Niyazi Bey’in, Marmara Kıraathanesi etrafındaki hayatı anlattığı, “Dahiler ve Deliler” isimli kitabı bu sohbet mahfilini enine boyuna anlatır. Ziya Nur Aksun’un ebediyete intikaliyle birlikte “Marmaratörler” diye adlandırılan aydın grubu yetim kaldı. Keza Aksun, o grubun en aktif ve birikim olarak tartışmasız en donanımlı ismiydi.

Merhum Ziya Nur Aksun, sadece bir tarihçi değil, aynı zamanda sanatın birçok koluna ilgi duyan ve birbirinden güzel resimler yapan bir ressamdı. Talihsiz bir trafik kazası sonucunda felç olup konuşma ve yazma kabiliyetini kaybettikten sonra, duygularını resim diliyle anlatmıştır. Resim onun bir çeşit iletişim dili olmuştur. O’nun evindeki duvarları süsleyen birbirinden güzel yağlıboya tabloları bu görüşümüzü ispatlayacak düzeydedir. O’nun şiire ve musikiye olan ilgisi ve sevgisi sanatçı kişiliğinin bir başka yönünü oluşturmaktadır.

Son dönem aydınlarından Ziya Nur Aksun hukukçuydu ama mesleğini icra etmedi. O, İstanbul’da Karaköy’de kurduğu Fakülteler Matbaası’ndan kazandığı cüzi gelirle geçindi. İstanbul Üniversitesi’nden Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Ali Fuad Başgil, Ömer Lütfi Barkan, Orhan Tuna gibi isimler bu matbaanın müdavimlerindendi. Burada hukuk, ekonomi, sosyoloji, felsefe gibi alanlarda kitaplar basılırdı. O, işinden arda kalan zamanlarda Marmara Kıraathanesi’ne giderek doyumsuz sohbet halkasına dâhil olurdu. Her zaman öğrenmek ve öğretmekle meşguldü. Tabir caizse O, ayaklı bir mektepti.

Ziya Nur Aksun, 1976 yılından beri felçli olarak yaşıyordu. Felç, O’nun konuşma ve yazma yeteneğini önemli ölçüde engellemişti. O’nun 34 yıldan beri eli de, ayağı da gazeteci ve yazar olan kardeşi Belma Aksun’du. Kendisinin de yaşı ilerlemiş olmasına rağmen abisine son nefesine kadar bir bebek gibi bakmıştır. Zor zamanlarını paylaşarak O’na hastalığını unutturmuştur. Bu; günümüzde az rastlanan, alkışlanmaya layık çok büyük bir vefa örneğidir.

Merhum Ziya Nur Aksun’un Osmanlı’ya ve genel anlamda ecdada vefası fevkaladeydi. Vefalı insanlar elbette vefa görürler. Aksun da ölümünden sonra çeşitli mahfillerde konuşuldu, hizmetleri ve tarihçiliği anlatıldı. Edebiyat-Sanat-Kültür Araştırmaları Derneği(ESKADER), Birlik Vakfı ve İstanbul Türk Ocağı O’nunla ilgili anma programları düzenledi. Dostları, merhum Ziya Nur Aksun’u hatıraların ışığında enine boyuna anlattılar.

Düşünüyorum da merhum Ziya Nur Aksun ömrün baharı sayılabilecek bir yaşta felç olmasaydı seksen yaşına kadar geçen süre içerisinde kim bilir ne büyük eserler verirdi. Onun böyle bir hastalığa duçar olması aslında milletimiz için bir talihsizliktir. Fakat O’nun geride bıraktığı birbirinden kıymetli eserlerin varlığı bize bir çeşit teselli oluyor. Bundan sonraki süreçte bu kıymetli eserlerin günümüz gençlerine okutulması ve yazarının tanıtılması gerekir.

Merhum Ziya Nur Aksun bir Osmanlı Beyefendisiydi. Maziden kopup gelen hâl(bugün)di. “Zarafet” ve “asalet” onu anlatan iki güzel kelimedir. O, tavır ve davranışlarıyla bu iki güzel kelimeyle tavsif olunmayı fazlasıyla hak ediyordu. Tarih sahasında yaptığı onca araştırma ve gayreti her türlü takdirin üzerindedir. Fakat O, yaptıklarını milletine olan bir borcu olarak görür, kendini ön plana çıkarmazdı. Övülmekten ve söze “ben” diye başlamaktan hiç hoşlanmazdı. Bu güzel insan; ömrün baharı denilebilecek bir yaşta, 1976 senesinde, henüz 46 yaşındayken felç hastalığıyla yüzleşti. ‘Konuşma ve yazma’ onun en büyük meziyetleriydi. Bunlar O’nun adeta sermayesiydi. Fakat geçirdiği ağır felç hastalığı O’nu bu iki yetenekten de mahrum bıraktı. Bu dünya gurbetinde belli ki çok ağır bir imtihana tabi tutuluyordu.

“Bilge Tarihçi” Aksun bir zaman sonra az da olsa sol elini kullanabildi. Bu eliyle birçok resim yaparak evinin duvarlarını onlarla süsledi. O,  bu hasta hâlini kendine çok fazla dert etmedi, hayata müspet pencereden bakmaya devam etti. Hastalığını çok çabuk kabullendi ve o haliyle de yüce Yaradan’ına şükür ve taatte bulunmaya devam etti. Ziya Nur Aksun, 6 Eylül 2010 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Aksun’un cenazesi, Şakirin Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Allah rahmet eylesin. Sözlerimi ilahiyatçı İsmail Yakıt’ın, O’na düşürdüğü bir tarih beytiyle noktalamak istiyorum:

 “Bilge bir tarihçi hem de gönül adamı gitti

 Dilerim ukbada Rabbin rahmetini bol bol bulur

 Yakut teessürle düşürdü ona bir tarih: Eyvah!..

  Bu vefasız âlemde şimdi ne ziya kaldı, ne nur…”

 1) “Bilge Tarihçi Ziya Nur Bey’in Ardından”, Dursun Gürlek, Zaman Gazetesi, 19 Eylül 2010

2) “Bilge Tarihçi’nin Ardından”, Mehmet Niyazi, Zaman Gazetesi, 13 Eylül 2010


Bu Yazı 2367 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar