Bilgi Çağının Okulları Tektip Adam Yetiştirme Merkezleri Olmamalı
..        

Türk eğitim sisteminin en önemli sorunu, eğitim müesseselerimizin Cumhuriyetin başından bu güne kadar, resmi ideolojiyi benimsemiş, muti ve tek tip vatandaş yetiştirme kurumları olarak dizayn edilmiş olmasıdır. Osmanlının son dönemlerinden itibaren Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne kadar yaklaşık 100 yıldır Ülkemizde eğitim politikasını belirleyenler, “eğitimi hala dünyayı kucaklama, evrensel bilgiyle tanışma, vasıf kazanma süreci olarak değil de bir şartlandırma, milli ve militer değerleri aktarma süreci olarak“ algılıyorlar.

Eğitim sisteminin en önemli amacı, toplumsal hayatta sosyalleşme sürecinin gerçekleştirilmesidir. Sosyalleşme, topluma yeni katılan bireyin(çocuğun) toplumsal değerler ile milletin inanç ve kültürü ile donatılarak, sosyal yapının uyumlu bir ferdi haline getirilmesi sürecidir. Sosyalleşme, sosyal yapının korunmasının ve milletin varlığını sürdürebilmesinin en önemli şartıdır. Onun için her millet, sosyalleşme sürecine büyük önem atfeder.

Yeni doğan bir çocuğa toplumun inanç ve kültürünün öğretilmesi, toplumun ortak amaç ve ideallerinin benimsetilmesi, toplumsal değerlere bağlı, toplum için fedakarlık yapan ve toplumsal hayata değer katan bir fert haline getirilmesi hayati önem taşımaktadır. Bu da eğitim vasıtasıyla gerçekleştirilecektir. Bizim inanç ve kültürümüze göre insan, “beşikten mezara kadar” yani doğduğu ilk günden, öleceği son güne kadar öğrenmekle ve eğitim görmekle yükümlüdür. Eğitim evde, ailede, okulda, sosyal çevrede vs. hayatın her aşamasında ve her yerde olacaktır.

Sosyalleşme dediğimiz eğitim sürecinde önemli olan husus, çocuğun toplumsal değer yargılarına uygun olarak yetiştirilmesi ve milletin inanç ve kültürü ile donatılma- sıdır. Fakat Türk eğitim sistemi, milletin inanç ve kültürüne savaş açan, toplumun değer yargıları ile çatışan, milleti dönüştürmeyi amaçlayan ve yönetime hakim olan elit bir zümrenin ideolojik kalıplarına sokmaya zorlayan bir sistemdir.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren iktidara hakim olan batılılaşmacı kadrolar, ülkenin kalkınması için dinin sosyal hayattaki tesirinin kaldırılarak, ferdi ve toplumsal hayatta batı kültürünün ve batılı yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu amaçla yapılan devrimleri ve uygulamaya konulan dönüştürme politikalarını başarılı kılmanın yolu; dini değerlerden arındırılmış ve pozitivist değerlerle donatılmış yeni bir nesil yetiştirmek olarak görülüyordu. Eğitim sistemi bu temel politikaya göre dizayn edildi. Buna göre, eğitim sisteminin en önemli görevi, resmi ideoljinin benimsetilmesi olmuştur. Çünkü Kemalist Rejimin bekası, okullarda resmi ideolojiyi benimsemiş, mutiitaatkar vatandaşlar yetiştirilmesi ile mümkün olacaktır.

Eğitim sistemine yüklenen ideolojik fonksiyon nedeniyle, temel eğitim politikaları, Cumhuriyet tarihi boyunca Kemalist elit ve gerçek iktidar gücünü elinde tutan muktedir asker-sivil bürokrasi tarafından belirlenmiştir. Eğitim sistemini düzenleyen temel yasaların tamamına yakını darbe dönemlerinde veya darbe sonrası ara rejimler sırasında yapılmıştır. Serbest seçimlerle iş başına gelen siyasi iktidarlar maalesef temel eğitim politikalarına müdahale etme, politika belirleme imkan ve iktidarını bulamamışlardır. Milli eğitim bakanlığı ve hükümetler, muktedir aristokrat zümrelerin belirlediği politikaların uygulayıcısı konumunda kalmışlar, sisteme müdahil olamamışlardır.

Eğitime önem verdiğini iddia eden siyasi iktidarların yaptıkları bile, yeni okul binaları yapıp derslik sayısını artırmak, ek kadro tahsis ederek öğretmen sayısını artırmak, ders kitaplarını ücretsiz dağıtmak, yurtlar inşa edip bursları yükseltmek ve eğitim kurumlarına malzeme takviyesi yapmaktan öteye geçememiştir. Eğitim politikalarına müdahil olmaya çalışan milli eğitim bakanları ise bir şekilde görevden uzaklaştırılmışlardır. Mesela Özal döneminin sevilen Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler, sırf evrim konusunu tartışmaya açtığı için alaşağı edilerek adeta ömür boyu siyasi yasaklı haline getirilmiştir. Hasan Celal Güzel ve Hüseyin Çelik gibi idealist ve donanımlı Bakanların da önü tıkanarak arzu edilen eğitim reformlarını hayata geçirmeleri engellenmiştir.

Yazar, Gülay Göktürk, eğitim politikaları hakkındaki derin polemiğe şu ifadelerle dikkat çekmektedir:

 “Milli Eğitim Bakanlığı, ideolojik devletin kırmızı çizgileriyle muhasara altında tuttuğu bir alandır. Bu göreve gelen siyasetçi, bakanlığa adımını atar atmaz bu kırmızı çizgilerle karşı karşıya gelir. Bu durumda karşısında pek fazla seçenek olmamıştır şimdiye kadar: Sistemde hiçbir köklü değişiklik yapmadan, sadece bu köhnemiş sistemin toptan çöküşe gitmesini geciktirecek ufak tefek revizyonlarla durumu idare etmek... Aksini yapmaya kalkan ya kısa zamanda pasifize edilir ya da ekarte edilir.

Zira bu bakanlığın çalışma konusu olan alan, yani okullar, Kemalizmin fideliği ya da çok tanıdık bir deyimle ifade edecek olursak; otoriter cumhuriyet rejiminin "arka bahçesi"dir. Kimsenin bu bahçeye farklı fideler dikmesine, yeni aşı denemeleri yapmasına; farklı budama teknikleri geliştirmesine, yeni bir peyzaj projesine izin verilmez.”(Gülay Göktürk, Ömer Dinçer ve Kemalist Rejimin arka bahçesi, Bugün, 11. 07. 2011)

RESMI IDEOLOJI VE EĞITIM POLITIKASI

1923 seçimlerinden sonra Meclis'e ve devlet yönetimine hakim olan ekip, ulusalcı ve seküler dünya görüşüne sahip idi. Çoğunluğu Osmanlı askeri bürokrasi- sinden gelen ve Jön Türk'lerin devamı niteliğinde olan bu ekip, August Comte'nin pozitivist felsefesinin etkisindeydi. Batılılaşmacı ekibe göre; batı kültürünün ana kaynağı, Hıristiyanlıktan önceki eski Yunan medeniyetidir. Batı kültürü, ancak kilisenin tahakkümünden kurtulduktan sonra büyük bir kültür olabilmiştir. Hıristiyanlığın reformlarla değişiklik geçirerek ekonomik gelişmeye elverişli hale getirilmesinden sonra batı dünyası kalkınabilmiştir. Oysa Müslümanlık, eski halinde kaldığı ve maddi ilerlemeye önem vermediği için ekonomik gelişmeye uygun şekilde değişip gelişememiştir. Bu nedenle, kalkınabilmek için batılılaşmamız şarttır.

Onlara göre; Batının sadece teknolojisini almakla Batılılaşmak mümkün değildir. Batılılaşmak için zihniyet değişimi de şarttır. Batılılar gibi yaşamak, batılılar gibi düşünmek, şeklen ve ruhen batılılar gibi olmak zorundaydık. Batılılaşabilmek için, öncelikle Islam'ın ferdi ve toplumsal hayattaki etkisinin yok edilmesi, Islami kuralların kaldırılması; dini değerlerden arınmış seküler, aydınlanmacı bireyler yetiştirilmesi gerekmekteydi.

Osmanlıyı teşkil eden milletlerin ayrılarak kendi milli devletlerini kurdukları, onun için yeni devletin Türk kimliği üzerine bina edilmesi gerektiği ifade ediliyordu. Milliyetçilik, adeta yeni bir din gibi, Islamın yerine ikame edilmek isteniyordu. Ortaya konulan milliyetçilik anlayışı, rasyonalist, laik ve materyalist bir hüviyete sahipti. Bu, dini değerlerden uzak, sadece aklı ve maddeyi esas alan, ırkçılığı temel yapan, dinin yerine ikame edilen bir milliyetçilik anlayışıydı. Laiklik ise, milliyetçiliğin daha geniş amaçlarını hayata geçirebilmek için uygulanacaktır. Yani laiklik, milliyetçiliği beslemekte, yaymakta ve kalıcı kılmakta kullanılacaktır. Laikliğin amacı, dini değerlerden bağımsız milli bir devlet kurmak, toplumu Islam'ın tesirinden arındırmak ve yeni sekülerist bir fert tipi yetiştirmektir.

Dinin fert ve toplum hayatı üzerinde ki tesirinin ve belirleyici rolünün ortadan kaldırılması, seküler yaşam tarzının yerleştirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının batılı değerler ile tanzim edilmesi vb. devletin resmi politikası haline geldi. Islam'a uygun bir hayat tarzından, batı normlarına uygun bir hayat tarzına geçişi sağlamak üzere büyük bir kültürel değişim ve dönüştürme projesi uygulamaya konuldu.

Öncelikle medreseler lağvedildi. Eğitim kurumları birleştirildi ve tek tip eğitim kurumu modeli uygulanmaya başlandı. Özellikle CHP'nin tek parti rejimi döneminde her türlü dini eğitim yasaklandı. Dini kitapların ve yayınların basılması, okunması, okutulması yasaklandı. Kur'an eğitimi suç sayıldı. Temel hak ve hürriyetlere önemli kısıtlamalar getirildi. Sanki Kur'an dan habersiz, Islam'dan uzak, dinsiz bir nesil yetiştirmek için her türlü tedbir alındı. Dindarlar üzerinde tam bir baskı ve zulüm politikası estirildi. Jandarma korkusundan insanlar kendi evlerinde bile Kur'an okuyamaz hale getirildi.

OKULLAR RESMI IDEOLOJININ

ARKA BAHÇESI YAPILDI

20. Yüzyılın başlarında CHP nin Tek Parti döneminde oluşturulan ve bugün için çağdışı kalan Kemalist eğitim politikaları hala ısrarla uygulanmaya devam edilmektedir. Çünkü resmi ideolojinin varlığını sürdürebilmesi, her çocuğun ömrünün belli bir kısmını geçirmek zorunda olduğu okulların “tek tip adam/laik-kemalist birey” yetiştirme merkezleri olarak kullanılmasına bağlıdır.

Kemalist eğitim politikasına göre eğitim kurumla- rının temel amacı, aklı hür, vicdanı hür, bilgi çağının gerekleri ile donatılmış erdemli insanlar yetiştirmek değil; kemalist ideolojiyi sorgulamadan kabul eden, kendisine dikte edilen şeyleri benimseyip, sisteme kayıtsız şartsız itaat eden kullar üretmektir. Bu anlayış nedeniyle, ilim irfan yuvası olması gereken okullar, resmi ideolojinin arka bahçesi olarak görülmekte ve kemalizmi benimsemiş tek tip adamlar yetiştirme merkezleri olarak kullanılmaktadır. Çünkü soru sormayan, yalnızca itaat eden tek tip insan yetiştirme işi ancak okullarla ve eğitimle  yapılabilir.

Ideolojik kaygılarla yürütülen eğitim faaliyetlerinin, bireyin hür adam kimliğini yok edeceğine dikkat çeken Prof. Dr. Osman Çakmak; “Ezberletilenlerin dışına çıkamayan insanlar, müstemleke mantalitesinde muti kullar olarak yetiştirilip, koruyucu rolünü üstlenmiş aristokrat bir zümrenin hâkimiyetinin devamına sorgusuz şekilde hizmet  edecektir.  Kurumlarımıza Ergenekon gibi derin güçlerin hâkim olmasını ve uzun yıllar boyunca bunları fark edemeyişimizi(uyutulmamızı)  başka nasıl izah edebiliriz?

Amaç, insanlara derin güçler önünde diz çöktürmek, çocukları diz çökmüş büyükler haline getirmek, dışa bağımlı, üretmeyen, tüketimci, gösterileni kopyalayan bireyler haline getirmek.” Tesbitinde bulunuyor. 

 

IDEOLOJIK EĞITIMIN NETICESI

Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak vaadiyle uygulanan eğitim politikaları maalesef ülkeyi çağın çok gerilerine itti. Milli kültürümüz, sürekli bir yozlaşma ve dejenerasyon süreci yaşıyor. Dilimiz, güzel Türkçemiz kısırlaştırılıyor, unutturuluyor ve yok olma tehdidi altında bulunuyor. Şiir ve edebiyatımız can çekişiyor. Musikimiz, yabancı müziklerin etki ve istilası altında yozlaşarak kayboluyor. Kitaba yabancılaştık, okumayı unuttuk, yüzbinlerce elyazması esere sahip kütüphaneler kuran ecdadın torunları artık ders kitabından başka kitap okumuyor. Kıraathaneleri kaldırıp, yerine kahvehaneler ve oyun salonları koyduk. Tembelhanelerde tıklım tıklım yer bulunmazken; kütüphaneler ve ilmi sohbet meclisleri bom boş. Milli birlik ve bütünlüğümüzü tesis eden manevi bağlar gün geçtikçe zayıflıyor ve çözülüyor. Bölücüler sempatizan ve taraftar bulabiliyor. Sağlamlığı ile övündüğümüz aile kurumu çatırdıyor, felaket sinyalleri veriyor.  Aile içi ilişkiler ve akrabalık bağları zayıflıyor.

Sosyal hayatta kargaşa, huzursuzluk, güvensizlik, şiddet ve bunalım her geçen gün daha da artıyor. Toplumu ayakta tutan ahlaki değerler sürekli erozyona uğruyor. Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet, hoşgörü, tolerans gibi güzel seciyelerimiz yok oluyor. Yardımlaşma ve dayanışma ahlakı kayboluyor, bencillik ve egoizm yayılıyor. Zayıfa zulmedilip, yetim malı ve kul hakkı yeniliyor. Doğruluk, dürüstlük, emanete riayet, akde ve ahde vefa kayboluyor. Yalan söz ve yanlış iş çoğalıyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık yayılıyor.

Misafirperverlik ve diğergamlık gibi güzel hasetler yok oluyor. Insanlar gittikçe halden anlamaz, hatır saymaz, helal-haram tanımaz bir yöne doğru sürükleniyor.

 Içki, kumar, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklar hızla yayılıyor. Evden kaçmalar, intiharlar, cinayetler, hırsızlık, gasp, kapkaççılık, uyuşturucu ve ticareti, fuhuş vb. sosyal felaketler büyüyor.

Milli kültürümüzde ve ahlaki değerlerimizde yaşanan bu yozlaşma ve dejenerasyonun yanı sıra; hala içinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın bilgi ve bilgiye erişim düzeyine ulaşabilmiş ve insanlığın bilim ve teknikte geldiği seviyeyi yakalaya bilmiş değiliz. Sanayimiz yeterince gelişmedi. Patent satın alma, teknoloji transferi veya montaj sanayi ile üretim yapıyoruz. AR-GE çalışmaları yetersiz. Yeni teknoloji üretemiyoruz. Üniversitelerimiz Avrupa Üniversiteler Birliğinin standartlarının çok altında bulunuyor . Ilmi hürriyet yok, ilim adamlarımız dünya çapında eserler üretemiyor. Akademik kariyer elde etmek bile torpil ve adam kayırmacılık sistemi ile işliyor.

Son yıllarda yaşanan olumlu gelişmelere rağmen, ekonomik yönden hala yeterince kalkınamadık. Kişi başına düşen milli gelirimiz batılı ülkelere göre çok düşük düzeyde. Gelir dağılımdaki uçurum çok büyük. Mevcut gelirin çok büyük bölümü nüfusun %10'luk bir kısmının elinde toplanmış durumda.

Türkiye Cumhuriyetinin okullarından mezun olan insanlar kendi devletine, vatanına ve Bayrağına ihanet edebiliyor. Türk milletinin eğitim görmüş, okul bitirmiş evlatları vergi kaçırıyor, devleti dolandırıyor, ihaleye fesat karıştırıyor, milletin hakkını gasp ediyor, çalıyor, çırpıyor ve bir vampir gibi kendi milletinin kanını emebiliyor. Çalışmadan kazanmak, terlemeden rahat bir hayat yaşamak anlayışı yaygınlaşıyor.  Toplumda kendi menfaatinden ve şahsi çıkarından başka değer tanımayan kişilerin sayısı hızla çoğalıyor.

Bütün bu olumsuzluklar, yozlaşmalar, kokuşma ve bozulmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan vahşet, dehşet, bunalım, gerilim  ve kargaşa tabloları, eğitim sistemimizde bizim eğitip-öğretip okullarımızdan mezun ederek toplum bünyesine ve sosyal hayata dahil ettiğimiz insanlarımızın, bizim çocuklarımızın ürünü.

NASIL BIR EĞITIM SISTEMI

Eğitim sisteminin iki temel amacı olmalıdır. Birincisi, güzel ahlak sahibi iyi insan yetiştirmek. Ikincisi de, herhangi bir meslek veya sanatta uzman insan yetiştirmektir. Ilim adamları, hayat yolculuğunda insanın öğrenmesi gereken bilgileri edeb ve dünyevi bilgiler(pozitif ilimler) olarak iki guruba ayırırlar.

Günümüzde eğitimin en önemli amacı, bilgiye ulaşmak ve bilgiye sahip olmaktır ki, buna ilim tahsili diyoruz. 2x2 nin 4 ettiğini öğrenmek ilimdir. Bu bilgiye ulaşmak ve sahip olmak elbetteki çok önemlidir. Ancak çok daha önemli olan husus ise, sahip olunan bu bilginin nerede, nasıl ve hangi amaçla kullanılacağıdır. Aynı bilgi öldürmek içinde kullanılabilir, hayat kurtarmak içinde kullanılabilir. Bilginin doğru yerde, güzel amaçlar için ve faydalı şekilde kullanılması ise ancak edeb ile mümkün olabilmektedir. Edep olmadan sahip olunan bilgi zehir gibi çok zararlı bir hal alabilir. Yanlış yerde ve kötü amaçla kullanılan bilgi, fert ve toplum için çok yıkıcı ve zararlı bir etki meydana getirir. Edeb, bilgiyi kontrol ederek, faydalı şekilde kullanılmasını sağlar. Onun için büyük mütefekkir Sadi Şirazi, “az edeb, çok ilme müreccahtır (tercih edilir)” demiştir.

Eğitim sisteminde, din ve fen ilimleri birlikte okutulmalıdır. Çünkü insan sadece akıl ve ceset'ten ibaret değildir. Insanda ceset ve akılın yanı sıra, ruh ve ruhun sahip olduğu pek çok duygu ve hisler, latifeler mevcuttur. Akıl, ikna ve tatmin olmaya muhtaç olduğu gibi, ruhun, duyguların ve latifelerin de tatmin olmaya ihtiyacı vardır. Onun için eğitim sistemi aklın ihtiyacını gözettiği gibi ruhun ve vicdanın ihtiyaçlarınıda gözetmelidir.

Pozitif ilimlerin, dini ilimler ile birlikte tahsil edilmesi gerekliliğine dikkat çeken Bediüzzaman Said Nursi de; “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. Ikisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. Bu iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. Iftirak ettikleri (ayrıldıkları) vakit, birincisinde taassub, Ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder.“ demiştir. (Münazarat)

Yani öğrenciye, din ilimleri ve fen ilimleri birlikte verilmelidir. Tek yönlü bilgilendirilen talebe gerçeğe ulaşamaz. Çünkü vicdanı aydınlatan dini ilimlerdir. Aklı nurlandıran ise pozitif(fenni) ilimlerdir. Bu ikisinin birleşmesiyle gerçek ortaya çıkar. Bu iki yönlü eğitim ile talebenin himmeti harekete geçer, merak ve gayreti artar. Ayrıldıkları vakit birincisinden yani sadece dini ilimlerin tahsil edilmesinden taassub; ikincisinden yani sadece pozitif ilimlerin tahsil edilmesinden ise hile ve şüphe meydana gelir.

Büyük Islam Alimi Imam Malik, talebelerine %80 edeb, %20 ilim konularını tahsil ettirirmiş. Ilimden çok edebe önem verirmiş. Zira edeb olmadan tahsil olunan ilimler, elde edilen bilgiler, çok zararlı bir hal alabilir. Edeb sahibi olmayan bir ekonomist devleti daha iyi dolandırır ve devleti nasıl hortumlayacağını daha iyi bilir. Edeb sahibi olmayan bir muhasebeci, bilgisini daha fazla vergi kaçırabilmek için kullanır. Edeb sahibi olmayan bir elektronikçi, devletin güvenlik güçlerine karşı daha tesirli mayın tuzağı hazırlayabilir. Edeb sahibi olmayan bir sosyolog, halkın arasına fitne tohumları saçabilir. Edeb sahibi olmayan bir insan, yalan söylemekten, başkasının hakkını gasp etmekten, yalancı şahitliği yapmaktan, başkasının namusuna göz dikmekten, iftira atmaktan, hırsızlık yapmaktan, başkalarına zarar vermekten, kul hakkı yemekten çekinmez. Kısacası edeb olmadan sahip olunan bir ilim, yıkıcı, bozucu, karıştırıcı nitelik kazanıp, mutsuzluk ve huzursuzluk kaynağı olabilir. Bu nedenle çocuklarımıza öncelikle edeb öğretmeliyiz.

Edeb; insanın ferdi ve sosyal hayatında uyması gereken âdab-ı muaşeret kuralları ; sahip olması ve ruhunda taşıması gereken ulvi seciyeler ve güzel ahlaktır . Bediüzzaman'a göre edeb , Resulullah ( s.a.v.) in sünnet-i seniyyesidir.Yani Allah Resulünün yaşadığı gibi yaşamak , yaşantımızda , hal ve tavırlarımızda onu taklit etmek , O'na benzemeye çalışmak ve O'nun bize öğrettiği , tarif ettiği gibi yaşamak . Çünkü O'nun ahlakı Kur'an ahlakı ve en güzel , en mükemmel ahlaktır.

Insan, ahlakı güzelleştikçe güzelleşir, gerçek insan olur. Kişinin iyi insan , toplumun iyi bir ferdi ve devletin iyi bir vatandaşı olabilmesi ; hem kendisine hem de diğer insanlara hayırlı bir şahıs olabilmesi güzel ahlak sahibi olmasına bağlıdır. Ferdi ve toplumsal hayatta huzur, güven, emniyet ve esenliğin tesisi için “edeb” şarttır. Türk Milleti bugün dini ilimlerden mahrum olarak yetiştirdiği çocuklarının ferdi ve toplumsal hayattaki ızdırabını yaşıyor.

Eğitim sisteminin ikinci önemli amacı ise, pozitif ilimleri öğretmek yani uzman yetiştirmek olmalıdır. Bunun için eğitim sistemi insanın fıtri kabiliyetlerini açığa çıkaran ve geliştiren bir yapıya sahip olmalıdır. 

Prof. Dr. Osman Çakmak, Eğitim sisteminin uzman yetiştirme fonksiyonunu iyi görebilmesi için şu hususlara dikkat çekmektedir:

“Insanlar ancak kontrol, kendi ellerinde olduğu zaman yani  eğitim sürecinin öznesi haline geldiği bir öğrenme ortamında öğrenmeye başlarlar.  Öğreticinin vazifesi ise “öğretmek” değil akla kapı açarak ve rehber  ve ders arkadaşı konumunda kalabilmektir.

Çocuklarımızın en değerli varlığı olan “merak duygularının” sınav odaklı mevcut eğitim sistemi tarafından öldürüldüğünün ve dolayısıyla onların birer “yaşayan ölü” haline getirildiğinin artık farkına varmalıyız.

Öğrenmenin başında, öğrenmeye olan talebin ve ihtiyacın oluşturulması; yani, neden öğrene- yim ki sorusuna imkan ve fırsat verilmesi gerekiyor… Ben istemiyorsam bana kimse bir şey öğretemez. Özgür olabilen, kendisi olabilen, kendi varlığına, kendi ruhuna, kendi duygularına, kendi düşüncelerine sahip çıkabilen bir insanın yetişmesidir esas olan. Evet, verilen eğitim bu minvalde giderse, orada kendi anlayışı, kendi  yorum çabaları içerisinde yoğurmak isteyen bir özgür iradeli insanlar yetişecektir. Bu insan, kendi yaşamını kurabilecek, kendi gözleriyle görebile- cek, özerk, özgür bir insan haline gelecektir. Elbette, bireysel olarak bunu düşündüğümüzde, bu bireysel özerkliğin ve özgürlüğün kurulabilme- si, ancak bir arada, özerk ve özgür insanlarla etkileşim halinde sağlanabilecek bir şeydir.”


Bu Yazı 3238 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar