Bir Barış Devleti Olarak Osmanlı
..        

Bizzat kendi isminde “Barış” manası taşıyan İslâmın ana hedefi bir “Barış Dünyası”nın teşekkülüdür. Çünkü, barış içinde insanlık huzura ve mutluluğa ulaşabilir. Çünkü, barış içinde insanlık birbirleriyle tanışarak, kardeşlik içinde yaşayabilirler. Çünkü, barış içinde hem maddî hem manevî ilerlemeler söz konusu olabilir. Çünkü, barış içinde insanlık içinde barındırdığı her türlü kötü hasletleri yenebilir. Çünkü, barış içinde insanlık İslâmın evrensel tebliğine kulaklarını ve kalplerini aralayabilirler.
İslâmiyet, insanlığa indirilişinden itibaren yeryüzünde insanî bağları kuvvetlendirmek, toplumları insanî gayelerle birbirlerine yaklaştırmak, karşılıklı münasebetleri hayırlı işlerde yardımlaşma, işbirliği ve barış esaslarına dayandırmak prensiplerini koymuş ve uygulamıştır. Ayrıca, toplumlar arasında normal ve daimî durumun sulh olduğunu, bu sulh halini bozan ve düşmanlığı körükleyen asıl sebebin, bazılarınca diğerlerinin haklarına tecavüzü olduğunu da kabul eder. Bilfiil savaş yapma zorunluluğu hasıl olsa da yine Müslümanlara barış yollarını arama, bunun için gayret sarf etmeyi öngörür.
İslâm nazarında Müslümanlarla Müslümanlar, Müslümanlarla gayr-i müslimler arasındaki ilişkilerin odak noktasını barış ve kardeşlik prensibi teşkil etmektedir. İnsanlığın birlik ve kardeşlik içerisinde ve mutlu bir şekilde yaşamasını hedefleyen İslâm, sulh ve salâhı esaslı bir prensip olarak kabul eder. Savaş İslâmın hedefleri arasında yer almaz. Hatta buna şer nazarıyla baktığını da söylemek mümkündür ve bu özellikle Müslümanlar arasında olursa en büyük şer, en büyük tehlike olarak değerlendirilir.
İslâm alimleri cihadın sadece “savaş” olarak değerlendirilmesini yanlış görmüşlerdir. Öncelikle sulhâne yol ve vasıtalarla İslâmın tebliğ edilmesi ve bu konuda gayret gösterilmesi gerekir. İslâmın tebliğinin güçleşmesi, din ve inanç hürriyetinin teminat altına alınması ve İslâm devletinin savunulması gerektiğinde bilinen manada savaşa başvurulur.
Müslüman bir ülkenin gayr-i müslim devlet ve toplumlarla gerçekleştireceği münâsebetlerde takip edeceği siyâsetle ilgili hareket noktası olarak şu âyet-i kerime gösterilmiştir:
“Sizinle din husûsunda muhârebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik, onlara adâletle muamele etmenizden Allah sizleri men'etmez. Çünkü Allah adâlet yapanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk etmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Âyet dikkat edileceği gibi iki ayrı durumda iki ayrı hükmü taşır:
a) Müslümanlarla özellikle din konusunda savaşmamış ve Müslümanları zor kullanarak yurtlarından çıkarmamış olanlar. Bu gruba karşı adâletle muamele edilmesi ve barış esaslarına özenle uyulması istenir. Müfessirlere göre, bu ifâdeler Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında iyilik ve ihsânda bulunmanın cevâzını göstermektedir.
b) Birinci şıkkın tam tersi olarak, Müslümanlarla din konusunda savaşıp onları yurtlarından çıkaranlar. Bu grupla dinin yüceliğini ve Müslümanların kendi haklarını korumaları için savaşmaları, cihâd etmeleri öngörülür.
Hemen ifade edelim ki, ikinci şıkta gösterilen yol ilişkilerin esasında barış ilkesinin bulunuşunu etkilemez. Çünkü temelde varsayılan ve olması gereken barış havasının tekrar tesis edilmesi için, ârizî bir hal olarak savaş yolu gösterilmiştir.
Bu izah ve açıklamalardan da görüleceği gibi İslâm, insanları ve milletleri her fırsatta sulha, barışa ve müsamahaya davet etmiştir.

DÜNYA BARIŞINA OSMANLI ÖRNEĞİ

İslâmın barış dini olduğunun en belirgin örneklerinden birisi şüphesiz Osmanlı Devletidir.
İbn-i Haldun, devletlerin ömürlerinin kısa veya uzun olmasının, halkının manevî değerlere verdiği önemle, adaletli bir şekilde, insanî ihtiyaçlarını karşılamakla doğru orantılı olduğunu söyler.
Osmanlı Devletini dünyada ve tarihte benzersiz bir konuma getiren sırrı bu tespitte bulmak kolaydır.
Farklı kültürlerin kaynaşma noktasında, idaresi son derece güç, üç kıtada, muazzam bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Devleti, beş yüzyıla yakın bir süre, çok geniş ve çok renkli bir coğrafyaya yayılmış, dağılmış bir imparatorluğu tarihte örneğine nadiren rastlanabilecek bir şekilde yönetti. Bu, çok yönlü ilim, teknik ve birden fazla dinî grubu içeren toplum yapısı mükemmel bir şekilde işledi. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, kendi dinlerinin gerektirdiği ayin ve ibadetleri yerine getirirken diğer yandan da kendilerine özgü kültürlerini geliştirdiler.
Osmanlı Devleti, her topluluğun hukukî gelenekleri ve uygulamalarına, özellikle fertlerin toplumda kişisel statülerini belirleyen -meselâ ölüm, evlenme ve veraset gibi- meselelere büyük saygı gösterdi ve her birinin kendi kültür ve anlayışlarının gereklerine göre yaşayabilmeleri konusuna özel bir itina gösterdi.
Kısaca Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar Müslüman olmayan tebaasının inanç ve bunun gerektirdiği gibi, onların, bu haklarını daha rahat bir şekilde kullanmalarına zemin hazırladı.
Diğer yandan Osmanlı idaresi, vatandaşı bulunan gayr-i müslimlerin sadece din, gelenek, örf ve eğitim gibi konulara hasredilen hürriyetlerini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onların, ekonomik bakımdan da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmaların hedeflemişti. Hatta bu sebepledir ki, Hıristiyanlar çalışmıyor ve alışveriş yapmıyorlar diye Pazar gününe tesadüf eden semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle onların mağdur olmalarını önlemeye çalışıyordu.
Hıristiyan bir müellif olan Fairfax Downey'in bu konudaki sözleri dikkat zekicidir:
“Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Kanuni Sultan Süleyman'ın hakimiyeti altında, sızıltısız, gürültüsüz, yaşadılar. Reayanın, Müslüman olmayanlar dahil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yükledi. Birçok Hıristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye'ye gelip yerleştiler.”

OSMANLI BARIŞININ TEMELLERİ

Osmanlı Devletini ayakta tutan en önemli esas adalet ve hukukun canlı ve diri tutulmasıydı. Adalet ve hukuku diri tutan en önemli amillerin başında ise şüphesiz eşitlik prensibi vardı.
Hebrew Üniversitesi'nde İslam Tarihi profesörü olarak görev yapan Haim Gerber “State, Society and Law in Islam: Otttoman Law in Comparative Perspective” isimli eserinde Osmanlı mahkemeleriyle ilgili şu bilgileri verir:
“Ham materyal olarak, Debbağzade Numan'ın hazırlamış olduğu dava koleksiyonunu (Tuhfetü's-Sukûk) kullandım. Koleksiyon 140 gerçek hukuk davası içermektedir- davalarda bir davacı ve bir davalı vardır ve hukukî olarak çözümlenmişlerdir. Tüm bu davaları, davacı ve davalıların Osmanlı toplumu içindeki statüleri açısından analiz ettim…
“Kadınlar erkeklere karşı oldukları 22 davanın 17'sini; gayr-i müslimler Müslümanlara karşı oldukları 8 davanın 7'sini; avam (halk) askerlere karşı oldukları 8 davanın 6'sını kazanmış. Sadece avamın dinî görevlilere karşı açtıkları davalarda ise başa baş bir durum görülmektedir, her biri 10 dava kazanmıştır.”
Osmanlı Devleti hak ve hürriyetler konusunda da eşitlik prensibinden taviz vermemişti. Sınırları dahilinde yaşayan teb'asını “Müslim” ve “Gayr-i Müslim” olarak ayırıma tabi tutmakla birlikte bu ayırım kesinlikle hak ve hürriyetler cihetinden dezavantaj sağlamıyordu. Bilakis bu ayrım, farklı dinlere inanan teb'anın dinî inanç ve ibadetlerinin güvence altına alınması açısından gerekliydi. Osmanlı Devleti hakimiyeti altındaki fertlerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve güvence altına alınması konusunda oldukça hassas davranmıştı. Gayr-i müslim vatandaşlar (Zimmîler), şahsî hak ve hürriyetlerden aynen Müslümanlar gibi faydalanabiliyorlar; mesken ve ikametgâh dokunulmazlıkları; din ve vicdan hürriyetleri; düşünce, toplantı ve eğitim hürriyetleri vardı. Gayr-i müslim vatandaşlar, devletin bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptiler ve çalışma hakları da vardı.
Gayr-i Müslimlerin, daha da ötesi kölelerin devlet memuru olmaları sık sık görülmekteydi; hatta bunlardan sadrazamlığa kadar yükselenler de bulunmaktaydı.
İslâm araştırmaları sahasında büyük bir mütehassıs olarak kabul edilen Brockelmann Osmanlı müsamahasına şu ifadelerle temas eder: “Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hıristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önce dedeleri, kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse o da eski dini gelenekle tanınmış İslami devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortodoks Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanıdı. Hatta o, Hıristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.”

DAHİLDE VE HARİÇTE SULH ESAS
Osmanlı Devleti, sulh ve barışın öncelikli oluşu prensibini sonuna kadar riayet etmişti. Hangi ülke, hangi devlet olursa olsun barış eksenli, barışa yönelik hiçbir teşebbüsü geri çevirmemişti.
Osmanlı devleti ile İran arasında yapılan ilk sulh andlaşması olarak bilinen Amasya Andlaşması'nı (11 Receb 962 / 1 Haziran 1555) buna örnek verebiliriz.
Kanûnî İran seferine çıkmak için harekete geçmişti. Erzurum'a vardığında Safevî elçisi Kaçar Şahkulu gelerek Şah Tahmasb'ın mütâreke isteğini iletti. Bu talep Kanûnî tarafından kabul edildi (26 Eylül 1554). Bu arada her iki taraf arasında mektuplaşmalar devam etti. Bir süre sonra Şah Tahmasb'ın elçisi tekrar gelerek çeşitli hediyelerle birlikte barış isteyen mektubunu getirdi. 1 Haziran tarihinde de Kanûnî'nin onayladığı andlaşma metni elçiye verildi. Kaynaklara göre bu andlaşma 25 yıl yürürlükte kaldı.
Sulh esasının öncelikli oluşu, savaşları sona erdiren barış antlaşmalarında da hep ön plana çıkarılmaktaydı. Örneğin Kırım savaşı sonucunda Osmanlı Devleti ile diğer muhârip devletler arasında 30 Mart 1856 yılında yapılan sulh andlaşmasının 8. maddesinde şöyle denilmişti;
“Devlet-i Âliye ile vâzı-ı imzâ bulunan (imza atan) düvel-i saireden (diğer devletlerden) bir veya birkaçı beyninde (arasında) münâsebetlerini ihlal edebilecek bir ihtilâf zuhur ederse, gerek devlet-i âliye ve gerek o devletlerden her biri isti'mâl-i silaha (silah kullanımına) mürâcaattan evvel diğer düvel-i âkideden (imza atan devletlerden) tavassut tarikiyle (arabuluculuk yoluyla) bu uygunsuzluğu menedebilmeleri için meydan vereceklerdir.”

OSMANLININ TORUNLARINA
BARIŞ GÖREVİ

Osmanlı kurduğu barış devletini yüzyıllar boyunca İslâm adına ayakta tuttu. Ama bu görev ve bayraktarlık Osmanlının son dönemlerinden itibaren maalesef akamete uğramıştı. Ancak bu şanlı tarihi ve mirası hakkıyla anlayıp, dem ve damarlarına kadar hazmeden nesiller elbette gelecek, bu bayrağı eline alacak ve barışı tüm dünyaya hakim kılacaktır.
Bu müjdeyi çok veciz ifadeleriyle Bediüzzaman'ın dilinden aktaralım:
“İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini (güzellikleri) galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umûmîyi de


Bu Yazı 2592 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar