Bir Beşerin Önünde Diz Çökerek Nefsine En Derin Darbeyi İndirdi
05.11.2015        

Bir Beşerin Önünde Diz Çökerek

Nefsine En Derin Darbeyi İndirdi

 

 

Kemal GÖKDOĞAN

 

 

Teslimiyet takdiriyle yaratılan insanlar Allah’a, Allah’dan haber alarak insanlara duyuran peygambere, peygambere indirilen kitaba, Allah’ın emrine ve verdiği göreve isyan edemeyen meleklere, önceden bilinmiş düzenlenmiş ve yazılmış olan kader senaryosuna ve öldükten sonraki yeniden dirilişe kendilerini hiç zorlamadan inanırlar.

Her türlü hayrın ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına ve seçim için kendilerine sunulduğuna da tam teslimiyetle inanırlar. Dinin bu ve diğer temel prensiplerinden başka zamanla toplum içinde oluşan geleneksel mânevî kültür motiflerine de sevgi ve saygı ile inanırlar.

Dinin özüne ve mânevî kültür motiflerine sorgusuz sualsiz inanmak için yaratılmışların safiyane inançlarını “yaşlı hanımların imanı” kavramıyla ifade edebiliriz.

Arayıcı da böyle saf ve temiz bir inanç programı ile yaratılmamış olmanın sıkıntısını çocukluk yıllarından beri sürekli yüreğinde hissediyordu. Ve şöyle bir hikâye işitmişti:

İnsanların koşarak bir yere gittiğini gören yaşlı kadın: “Nereye koşuyorsunuz böyle? Ne oldu?” diye sorar. “Zamanımızın en büyük âlimi gelmiş onu görmeye gidiyoruz!” diye cevap alır. Yaşlı kadın “O’nu niye göreceksiniz ki ?” diye sorar. “Allah’ın ve iman esaslarının gerçek olduğunu bin bir delil ile ispatlıyormuş, daha kuvvetli iman etmek için onu dinlemeye gidiyoruz” derler. Yaşlı kadın; “Yâ öyle mi?.. Vah zavallı vah! Demek ki Allah’ın varlığından ve imanından bin bir kez şüpheye düşmüş de ispata kalkışmış, Allah islâh etsin!” diyerek hayret eder. Yaşlı kadının bu sözlerini duyan Büyük İmam Ebû Hanîfe’nin kulaklarında sonsuzluğun sesi Hz. Muhammed a.s.’a atfedilen şu hadis rivayeti yankılanır…“Ahir zamanda değişik inançlar çıkınca, yaşlı kadınlar gibi inanın.”

Arayıcının gözleri yorgun yorgun çevresine bakındı. İnsanlar mihrabın önünde oturan mürşide yavaşça yaklaşıyorlar ve elinden tutarak; evliyâ, şeyh, tarikat, tasavvuf gibi şeylerin dinin özünde olup olmadığını sorgulamadan tasavvuf dünyasına ilk adımlarını atıyorlardı. Hepsinin saf ve temiz inançları yüzlerinden okunuyordu.

Bunlar dinin özünde var mıydı yoksa din adına gelenekten doğmuş ve zamanla mânevîleştirilmiş sonradan dine eklenmiş inançlar mıydı?  Arayıcı bunları ve daha çoğunu sorguluyordu. Hiçbir zaman güvenemediği kendi aklına soruyordu. Güvenemese de yine kendi aklına soruyordu…

Ve beşerî aklı ona Allah’ın her an kendisini gördüğünü, izlediğini ve takip ettiğini söylüyordu. Hatta melekler her nefesini, her eylemini ve aklından geçen her imajı kaydediyordu.

Allah zaten kitap göndermişti. Kitabı gönderdiği elçisi de o kitabı açıklamış, yaşamış ve yaşatmıştı. Kitap ve peygamber hem uyarıcıydı hem de yol gösterici “gerçek mürşid” idi.

Bu kaynaklar ap açık ortada idi. Ve Allah bu kaynağa uygun yaşayıp yaşamayacağını da deniyordu. Allah’ın, kitabın ve peygamberinin ikazlarını anlayabilecek kadar aklının olduğuna da inanıyordu.

Allah, kitap, peygamber ve akıl gerçeği duruyorken sonradan ortaya çıkmış ve evliya olduğu söylenen birisini “aracı” olarak nasıl kabul edecekti?

Mürşit, okullardaki öğretmenler ya da medreselerdeki hocalar gibi olsa aklı yatacaktı. Allah’a vasıl olma yolunu lisanen anlatsa tamam diyecekti. Fakat mürşitler öğretmenlere ve medrese hocalarına benzemiyordu.

Öğretmenler ve hocalar sadece kulağa ve göze hitap eden bilgi kalıpları sunuyorlardı. Bu sunumlarının karşılığında da ücret alıyorlardı. Öğrencilerden geleneksel “saygı” dışında başka bir şey talep etmiyorlardı.

Mürşitler ise farklıydı. Genellikle müritlerle bire bir konuşmazlar, kulağa ve göze hitap etmezlerdi. Bakışlarıyla ve kalbleriyle müritlerini içten içe temizledikleri, kalblerini iman ile, kafalarını ilim ile doldurdukları ve kalpleri Allah’a bağladıkları söyleniyordu. Bu nasıl olur denildiğinde şu misal veriliyordu:

“Karpuz tarlada yatar. Hiç kıpırdamaz. Güneşe sağını solunu dönmez. Güneşin büyüklüğünü ölçüp biçemez. Hatta güneşin varlığından bile haberdar değildir. Tek yaptığı şey yatmak ve güneşin nuruyla erginleşmektir. Mürşit güneş gibidir, mürit de ham karpuz gibidir. Mürşidin kalbinden çıkan ilim ve nur müridi evire çevire terbiye ederek olgunlaştırır. Müridin tek yapması gereken şey, karpuzun güneşe teslim olduğu gibi mürşide teslim olmasıdır.”

Bu sistem gerçek miydi? Olabilir miydi? Mürşit konuşmadan, bilgi öğretmeden, dili ile anlatmadan kendisindeki ilmi ve irfanı, hakikati ve mârifeti karşısında “gök karpuz” gibi yatan bir insana aktarabilir miydi? Kalbi Allah’a bağlayabilir miydi?

Asırlardan beri süren tasavvufun bu öğretisine “irşad” deniliyordu. Mürit yattığı yerden zikir çekecek, şeyhi düşünecek, şeyhin keramet ve keşif hikâyelerini dinleyecek ve erecekti. Bunun adı da “irşad” olacaktı. Bu irşad olayına aklı yatmadı. Allah’ın adaletine ters düşüyordu. Allah’ın adaletinde çalışmadan elde edilecek maddi ve mânevi hiçbir kazanç olamazdı.

Mürşit yapacak olduğu irşat karşılığında para, pul, mal mülk, maaş istemiyordu. Fakat “arayıcı”nın çok çok daha fazla ağırına giden şeyler istiyordu ve karşılık olarak onları alacaktı.

İstenilenler en az bin yıllık “tarikat âdab ve erkânı” idi. Tarikat âdâbında:

Mürid mürşide “selam” veremezdi. Ancak mürşid selam verirse, mürşidin sesinden daha alçak bir ses ile selamı alabilirdi… Bu ağır bir şeydi. Rasulullah a.s.a dahi herkes selam vermiş diye itiraz etti.

Mürid, mürşidin yüzüne ve gözünün içine bakamazdı… Bu ağır bir şeydi. Rasulullah a.s.’a bakılabiliyordu diye itiraz etti.

Mürid mürşide sırtını dönemezdi… Mürşidin huzuruna başı önde, eli göbekte kenetli olarak girecekti. Elini öpecek ve en az yedi adım geri geri yürüyerek huzurundan ayrılacaktı… Bu ağır bir şeydi. Kendisini Kâbe’nin içindeki putlara saygı sunan müşrikler gibi hissetti ve itiraz etti.

Mürid mürşidin hiçbir emrine itiraz edemez, karşılık veremez, açıklamada bulunamaz, neden diye soramazdı… Bu ağır bir şeydi. Sahabe Rasulullah a.s. ile konuşuyor, itiraz ediyor, neden diye sorabiliyordu.

Mürid mürşidin seccadesinde namaz kılamazdı, bardağından su içemezdi, izinsiz onun özel eşyalarına dokunamazdı… Bu ağır bir şeydi. Sahabe Rasulullah a.s. ile bu tür şeyleri paylaşabiliyordu.

Mürşitten izin almadan o beldeden ayrılamazdı… Eğer izinsiz ayrılırsa başına kazalar, belalar gelebilirdi… Bu ağır bir şeydi. Mürşide itaat edince Allah yardım ediyordu, mürşide itaat etmeyince Allah başına belalar yağdırıyordu. Bu mantığı din adına kabul edemedi.

Sıradan bir mürit olarak kendisinden uyması istenilen tarikat âdâbının bir kısmı bunlardı. Ve istenilenlerin hepsine aklı ve kalbi ile itiraz etti.

Mescitte herkes başını önüne eğmiş, mürşidin huzuruna kuzu gibi gitmiş, elini öpmüş, tasavvufa giriş yapmış ve geri geri yürüyerek arkalarda saf tutmuştu. “Arayıcı” çok ince hesaplar peşinde derin derin düşünürken sıranın kendisine geldiğini gördü.

Sanki herkes ona bakıyordu. İlk defa okul piyesine çıkacak ilkokul öğrencileri gibi utanç hissetti.

Elini karnına bağlayacak, başını öne eğecek ve ayaklarının ucuna bakarak gidecek, kendisi gibi bir beşerin önünde diz çökecekti. İnsanların bakışlarını falan unuttu. Birden Allah’ın celal sıfatı tarafından izlendiğini algıladı. Sanki melekler önüne gerilerek;

“Dur! Ne yapıyorsun sen? Allah’ın huzurunda dahi bu kadar saygılı ve edepli durmuyorsun da senin gibi âciz bir kula tapınak tanrısı gibi edep sunuyorsun. Bu şirktir. Bunun cezası Allah’ın huzurundan ebedî sürgündür…” dediklerini işitiyor gibiydi.

Tepeden tırnağa kadar ter boşalmıştı, sırıl sıklam ıslanmıştı. İçindeki “öfke” onu ayağa kaldırdı. Çocukluğundan beri Allah’ı bulamamanın, görememenin, duyamamanın ve ölünceye kadar bu ayrılığın devam edeceği gerçeğinden doğan öfkeyi yaşıyordu.

Allah, en son Hz. Muhammed ile buluşmuş, ona görünmüş ve sesini ona duyurmuştu. O’ndan sonra bir daha kıyamete kadar hiçbir insanla buluşmayacaktı, görüşmeyecekti ve iletişim kurmayacaktı. Kendisini “ulaşılamaz” kılmıştı. Kendisini ve kullarını yalnızlığa mahkûm etmişti. Allah’ın kendisine perde çekmesi insanlara da perde çekmesi demekti.

“Allah, kulaktan kulağa oyunu oynar gibi kendi varlığını işaret yollu anlatacağına, zâtını olduğu gibi göstermek seçeneğini kullansaydı ya” diye iç geçirdi. O zaman O’nun varlığından hiçbir şüphesi kalmazdı. Tüm dertleri sona ererdi.

Ahir zamanın yaşlı kadınları gibi Allah’a şeksiz şüphesiz inanamadığı için kendini hep “aşağılanmış” olarak hissediyordu. Bu aşağılanmışlığın gerçek sorumlusu zâtını açıkça göstermeyen Allah idi. Bunun için öfkeliydi.

Beyninde bu tür fırtınalar koparken birden dizlerine can geldi. İçinden “Günah benden gitti. Sen kendini şimdiye kadar göstermedin. Ben de hep seni aradım. Sen bana görünseydin şimdi şu karşıda oturan mürşide doğru değil de sana doğru gelirdim. Seni bulmak için aklım yeterli değil. Seni görmek için kalbim açık değil. Yine de seni bulmak için yaptığım bu iş şirk de olsa geri dönmeyeceğim artık ” dedi ve gitti şeyhin önünde diz çöktü.

Kendisinden hiçbir farkı olmayan bir insanın önünde diz çökmek ona o kadar ağır bir “aşağılanma” duygusu yaşattı ki, o güne kadar nefsine, gururuna, kibirine, ve özellikle “ben Müslümanım, Allah’dan başkasına boyun eğmem” iddiasına “en derin darbe”yi indirdi. Geri geri yürürken de… “Ben bu aşağılanmışlık hâline ne kadar dayanabilirim?” diye düşündü.

(Devam edecek)

 

NOT: Arayış’ta sembolize ederek anlattığımız kavramlar, olaylar ve mürşidler sufizmin ortak dili ve ortak kültür renkleri olup belirli kişilerden ve çevrelerden bahsedilmemektedir.


Bu Yazı 1395 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar