Bir Felaket, İki Medeniyet
01.07.2014        

BİR FELAKET, İKİ MEDENİYET

Koray Şerbetçi

 

 

1347 yılının Ekim ayında Kırım’dan İtalya’nın Messina limanına yaklaşan on iki gemi, gıcırdayan tahtalarıyla adeta gelecek yıllardaki felaketin yasıyla inliyor gibiydiler. Zira bu Ceneviz gemileri her zamankinden farklı olarak yalnızca ticari metalar değil, Avrupa’nın üçte birini öldürecek veba mikrobunu da getiriyorlardı.

Hastalık korkunçtu.  Tıbbın Yersina Pestis dediği ama “Kara Ölüm” diye nam bulmuş bu illete tutulanlar, boyun, kasık ve koltuk altlarında oluşan hıyarcık biçiminde şişlikler ve kan kusma gibi belirtilerle bir iki gün içinde ölüyorlardı. Dönemin tıp bilgisinin yetersizliği de felaketi ikiye katlıyordu. Hastalık, Moğolistan’da başlamış, Çin’i kasıp kavurduktan ve nüfusunu yarıya indirdikten sonra Orta Asya’nın üç yüz göçebe boyunu yok etmiş ve Kırım’a ulaşmıştır. Kırım’da da seksen beş bin kişiyi yutarak Cenevizliler aracılığıyla Avrupa’ya ve Mısır’a kolunu uzatmıştır. Hastalığın Avrupa’da ilk çarptığı yer İtalya’dır. Oradan Fransa, Almanya, İngiltere’ye sıçramış 1352’de Kara Ölüm Moskova’da hızını kesmiştir.

Peşinen ifade etmek gerekir ki,  burada amacımız uzun uzadıya hastalığın tarihsel seyrini vermek ya da incelemek değildir. Bizim hedefimiz hastalığın meydana getirdiği felaket karşısında insan psikolocyasının halini göz önüne sermek ve bu felakete insanların verdiği tepkinin doğu ve batı medeniyet iklimleri çerçevesinde muhasebesini yapmak olacaktır.

Bu konuda batılı insanın ruh halini en iyi veren tarihi kaynak o yılları yaşamış bir İtalyan yazar Giovanni Boccaccio’nun “Decameron” adlı eseridir.  Yazara göre veba, Tanrı’nın bir cezalandırmasıdır. Bu nedenle alınan tüm tedbirlere karşı durdurulamamış ve kim hastalığa temas ettiyse ölmüştür. İtalya’da durum o hale gelmiştir ki yazara göre, kimse kimseyi tanımaz olmuş, cenazeler kaldırılamaz olmuştur. Papa III.İnnocent’in bir kararıyla bir Hristiyan hastalanınca önce rahip eşliğinde günah çıkarmadan tedavi olamazdı. Bu nedenle vebalı hsatalara hem rahip hem de doktor birlikte gidiyorlardı. Dolayısıyla sonuç sürpriz olmadı. En çok doktorlar ve rahipler ölmeye başladı. Rahiplerin neredeyse yarısı ölünce, cenzeler dini törensiz gömüldüler. Öyle ki sokaklar cesetlerle doluydu. Her yer ağır bir ceset kokusu sarmıştı. Bu sefer cesetleri kaldırsınlar diye hapisanedeki mahkumlar salındı. Bir süre iş böyle devam etti ama “Becchini” denen bu ipten kazıktan kurtulma serseriler insanlara şantaj yapmaya başladılar. Eğer para vermezlerse sağlıklı insanlara hastalık bulaştıracaklarını söylüyorlardı. Ne Paris Tıp Fakültesinin hastalığın nedeni olarak açıkladığı kova burcunda meydana gelen Satürn, Jüpiter ve Mars’ın rastlantısı teorisi ne de Papa’nın günah bağışlamayı kolaylaştıran promosyonu insanlara bir derman oldu. Veba, Avrupa insanını bedenen öldürüyor, ruhen çökertiyordu.

Peki, her gün ölümün ensesini ensesinde hisseden, cesetlerin üstünden atlayarak yolda yürüyen, akşam hasta komşusunu tedaviye gelen doktor ve günah çıkarttıran rahiple birlikte sabah gömüldüğünü gören batı insanı ne yaptı? Boccaccio’ya göre insanlar farklı tepkiler verdiler. Kimi kendsini tecrit etti ve dünyayla ilgisini kesti. Tıpkı korkunca gözlerini kapayıp şarkı söyleyen bir çocuğun korkusunu yok sayması gibi. Kimi kentleri bırakıp kırsala kaçtı. Geride bıraktığı en yakınlarını bile umursamadan. Kimi ise “Dance Macabre” yani ölüm dansı yaptı. Bu, tüm ahlaki kayıtlardan zembereği boşalmış bir saat gibi sıyrılıp; “ Yarın nasıl olsa öleceğiz, ye-iç-mutlu ol!” anlamın gelen bir çıldırmışlık haliydi.  Kimi Tanrı’nın öfkesini yatıştırmak için gruplar halinde sabahtan akşama kadar belden yukarılarını çıplak bırakıp kırbaçladılar kendilerini ve kimileri de “Bu illeti bilerek Yahudiler yaydı!” diyerek nerede Yahudi gördülerse saldırıp katletmeye başladılar. Sözün kısası, 14.asırda Avrupa’da, her gün yüzlerce insan ölüyordu ve kalanlar da tüm akli ve ruhi dengelerini yitirmiş halde bir cinnet kuyusuna yuvarlanıyorlardı.

Aynı asırda veba, Müslüman toplumlara da bulaşmıştı. Mısır ve Suriye vebadan aynı sert silleyi yedi.  Buhayre gibi bazı kentlerde vergi verecek insan kalmamıştı. Camiiler toplu cenaze namazları için dolup taşıyordu. Öyle ki günde bine yakın insan öldüğü kentlerde, ezan okuyacak müezzin bile bulunamıyordu neredeyse.  Evet acı ve felaket aynı etkiyi gösteriyordu hem batıda hem de doğuda. Ama farklı kılan bir şey vardı. Mesela Müslümanların cesetleri ortada kalmıyordu. Çünkü Memlüklü sultanı Mısır’daki tüm cenaze masraflarını üstlenmişti. Şam’da ise büsbütün kaldırılmıştı cenaze masrafları. Herkes tam bir gönüllülükle ölen dindaşlarına son görevlerini yerine getiriyorlardı hastalık riskine rağmen. Yani Müslümanın cenazesi ortada kalmıyordu.  Müslüman toplumlar batılı yazar Sean Martin’in deyimiyle vebanın getirdiği felaketi daha metanetli karşılıyorlardı. Zira batıdan farklı olarak Müslümanlar vebayı Allah’ın bir cezalandırması değil, geçilmesi gereken bir imtihan görüyorlardı. Sean Martin, Müslümanların bu metanetli duruşunu hastalıktan ölenlerin şehit olduğu inancına bağlar. Bu nedenle ölen şehit oluyor, kalansa bu imtihana sabrettiğinden sevap kazanıyordu.

Aynı tavrı değişmeden Osmanlı’da da gözlemekteyiz. Hem de bu topraklarda yirmi üç yıl görev yapmış bir Alman subay Moltke’nin kaleminden. Bu disiplinli Alman subayı, II.Mahmut’un teşkil ettiği yeni orduyu modernize etmek için gelmiştir Memalik-i Osmaniye’ye. Gördüklerini yazmış ve toplamıştır. Bunlardan en ilgi çekici kısmı ise Osmanlı Türklerinin veba karşısındaki tavrıdır.  O da çok metanetli bulur Türkleri. Zira beş yüz bin nüfuslu İstanbul’un yirmide biri yani yirmi beş bin kişi ölmüştür onun zamanında. Tüm gayr-i Müslimler adalara kaçarken der Moltke, Türkler kaçmazlar zira bir Müslümana göre veba bir afet değil lütuftur. Öyle bir lütuf ki, cennetin kapılarını açan şehitlik lütfu. Yine Moltke o yıllarda yaşanmış ilginç bir olay aktarır; Topçu bataryasındaki askerlerin yarıdan fazlası vebadan ölür. Bir gün yine taburda vebadan ölen bir askerin cenazesi kaldırılır. Arkadaşlarını defneden askerler türkü söyleyerek dönerler kışlaya ve başlarlar ölen arkadaşlarının eşyalarını paylaşmaya. Tabi Moltke dehşetle anlatır bu olayı. Oysa o eşyaların yakılması gerektiğini yazar. Ama ilginç olanı; askerler bu konuda uyarılınca, Molkte’nin yerinde bir tespitiyle Müslüman Türk’ün zorluklar karşısındaki formülünü tekrar ederler; “ Allah Kerimdir kumandanım!”

Evet, zaman değişir, mekan değişir ama bir medeniyetin çocuklarının tepkileri değişmez. Tıpkı 14.asrın Mısır ve Suriye’sinde olduğu gibi 19.asrın Memalik-i Osmaniye’sinde de Müslümanın cenzesi ortada kalmaz. Moltke, İstanbul’da vebadan ölen bir gayr-i Müslimin tabutunu omuzlayacak akrabaları dahil insan bulamadığından papaz efendinin sokağa fırlayıp nasıl yalvar yakar kendi cemaatini ikna etmek için uğraştığını aktardıktan sonra hayretle ekler; “ Fakat bu eğer bir Müslümansa, o zaman tanımayan kimseler bile cenazeyi bir parça taşımak için birbirlerini iterler. Çünkü Müslümanlar, ölüyle birlikte ne kadar çok yürürlerse, cennete o kadar çok yaklaşacaklarına inanırlar.”  Yine Alman subayımız bir tespit daha yapıyor; Türklerin hastalıktan korunma önlemi almadığını, yalnızca hastalığın adını anmadıklarını, kazara biri vebanın ismini dile getirise, Türklerin dillerini damaklarına vurarak şakırdatıp “Allah Korusun” diye bir tavır geliştirdiklerini söylüyor. Hastalıktan bahsedilmek istenirse ima ile “yumurcak” ifadesini kullandıklarını söylüyor. Aslında bu Alman misafirimizin anlayamadığı şey, Türklerin hastalığa karşı zihinsel bir dezenfektan uyguladığıdır. Moltke bunun ardından ilginç tespitini yapıyor; Türkler, Avrupalılardan daha çok hasta oluyor ama hastalanan Hristiyanların kurtulma şansı Türklerin onda biri kadar. “Bunun sebebi ancak manevi olabilir” diyor anılarında.

Evet, hastalık aynı hastalık, felaket ve acı aynı yakıcılıkta ama medeniyetlerin psikolojilerinin fertlerde tezahürü bambaşka. Anlıyoruz ki Müslümanlar da ölüyor tıpkı batılılar gibi ama ruhları dimdik ayakta kalıyor batılı tanıklarımızın bize anlattıklarıyla. Son olarak ne diyelim; sıkıntılar kimine“Dance Macabre” yaptırı kimine de “Allah Kerimdir” dedirtir.


Bu Yazı 4724 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar