Bir Sanatkâr ve Dava Adamı Olarak Mehmet Akif Ersoy
..        

Millî Şairimiz Mehmet Âkif ve Kur'an Müfessirimiz Bediüzzaman Said Nursî milletimizin en zor zamanlarında, en kara günlerinde adalet ve barış yurdu olan bu vatanda, her çeşit zulmün karşısında Hak ve hakikatin kısılamayan sesi, bükülemeyen bileği, geleceğe ümitle bakan gözleri olmuş iki fedakâr kahramanıdır.

Arnavut kökenli mütedeyyin bir baba ile  Özbek asıllı mütedeyyin bir anneden dünyaya gelen Mehmet Âkif Ersoy, ailesinden ve yakın çevresinden aldığı Islamî terbiyeyle kâmil bir insan olarak eğitilmişti. 20 Aralık 1873'te Istanbul'da dünyaya gelen Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy çok boyutlu yetiştirilmiştir: Şair, düşünür, veteriner, muallim (öğretmen), hatip, hafız, Kur'an mütercimi. Arapça, Farsça ve Fransızca dersleri aldı. Mülkiye Mektebini zaruri bir sebepten dolayı bitiremedi ama veteriner- lik yüksekokulu olan “Ziraat ve Baytar Mektebi” ni okudu.

Ilk şiiri "Kur'ana Hitab" adını taşımakta olup, 1895 yılında Mektep Mecmuası'nda yayınlandı. 1908'den itibaren aruz ölçüsü kullanarak manzum hikâyeler yazdı. Hikâyelerinde halkın Balkan savaşı, 1.Cihan Harbi ve Istiklâl Savaşı sebebiyle çektiği sıkıntılarını anlattı. Savaş yılları Âkif'in destansı şiirler yazmasına ortam hazırladı. Ilk büyük destanî şiiri “Çanakkale Şehitleri”ne(Safahat-Altıncı Kitap, Asım-1924) başlıklı şiiridir. Ikinci büyük destanî şiiri ise Bursa'nın işgali üzerine yazdığı “Bülbül“ adlı şiiridir(Tâceddin Dergâhı 7 Mayıs 1921). Üçüncü olarak da Istiklâl Marşı'nı (20 Şubat 1921) yazarak aziz milletimizin hürriyet ve istiklâl aşkına tercüman olmuştur.

"Sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkan Mehmet Âkif, dinî yönü ağırlıkta bir edebiyat tarzını benimsemişti. II.Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebil'ür-Reşad ) dergisinin başyazarlığını yaptı.

Mehmet Âkif, Darü'l -Hikmeti'l -Islamiye' (Yüksek Islam Şurası)  de Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Ahmed Cevdet, Hafız Ismail Hakkı, Muhammed Hamdi gibi ünlü din âlimleriyle beraber çalıştı. Mehmet Âkif ile Bediüzzaman'ın birbirleri hakkındaki ifadelerinden aralarında samimî bir dostluğun varlığı anlaşılmaktadır.

Âkif, Eşref Edip gibi değerli ediplerin bir arada bulunduğu bir mecliste, "Victor Hugolar, Shakspeare- 'ler, Descartes'ler edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman'ın bir talebesi olabilirler" (Sözler, s. 717) sözleriyle takdirlerini bildirmektedir. Buna karşılık, Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde de büyük şairin adı ve şiirlerinden alıntılar yer almaktadır. Bediüzzaman; "Hem merhum Fetva Emini Ali Rıza ve merhum Ahmet Şirani ve merhum Şevket Efendi ve merhum Mehmet Akif gibi insaflı, Risale-i Nur u fevkalade takdir ve tahsin eden o muhterem ve merhum zatların hatırı için, biz Istanbul hocalarına dostuz, onlardan gücenmeyiz..." (Emirdağ Lahikası, s. 144 ) ifadelerine yer vermektedir.

Âkif'in, "O nuru gönder ilahi, asırlar oldu yeter! / Bunaldı milletin afak'ı, bir sabah ister. "Doğrudan doğruya Kuran'dan alıp ilhamı, / Asrın idrakine söyletmeliyiz Islam'ı" şeklindeki gaye-i hayali Risale-i Nur'la hayat buldu. Âkif'in arzusu, ilhamını doğru- dan Kuran'dan alan Risale-i Nurların yazılmasıyla gerçekleşti.

Mondros Mütarekesi'nden (1918) sonra Balıke- sir'e giderek, Millî Mücadeleyi teşvik edici hitabe- lerde bulundu. Istiklâl Savaşı sırasında Burdur milletvekili olarak 1. TBMM'de yer aldı. Ankara'da Taceddin Dergâhında çalıştı. Istiklal Marşı'nı yazdı. Meclisin taahhüt ettiği 500 lirayı çok ihtiyacı olduğu hâlde, kahraman ordumuza hediye ederek almadı.
Âkif, eserleri vasıtasıyla gelecek nesillere büyük bir miras bıraktı. “Istiklâl Marşı” başlı başına büyük bir eserdir. Istiklâl Savaşı boyunca insanlarımızı heyecana getiren yazı, şiir ve hutbeleriyle önemli katkılarda bulundu. Hayatı boyunca izzet ve şerefinden taviz vermeyerek örnek bir hayat yaşadı. Mısır yıllarında Kur'an çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri vermekle meşgul oldu. Kahire'deki “Câmi-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi (1925-1936).

Yazdığı eserleri "Safahat" adlı kitapta topladı. Aynı zamanda ilk eserinin adı da “Safahat”tır. Yedi kitaptan oluşmakta ve bunlardaki mısra sayısı yaklaşık on iki bini bulmaktadır. Bu yedi kitabın diğer altı tanesi; bin mısradan oluşan “Süleymaniye Kürsüsünde”, beş yüz mısradan oluşan “Hakkın Sesleri”, bin sekiz yüz mısradan oluşan “Fatih Kürsü sünde”, bin altı yüz mısradan oluşan “Hâtıralar”, iki bin beş yüz mısradan oluşan “Asım” ve bin beş yüz mısradan oluşan “Gölgeler”dir. Bunların dışında Sırat-ı Müstakim ve Sebilü'r-Reşad'da yayınlanıp da Safahat'a almadığı şiirleri de vardır. Istiklal Marşı, Bülbül, Ordunun Duası ve Çanakkale Şehitleri gibi bazı şiirleri bestelenmiştir.

“Âkif'in istemediği hâlde üstlendiği görevlerden bir tanesi Kur'an-ı Kerim'i tercüme etmekti. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Diyanet Işleri Başkanlığı tarafından kendisine verilen bu görev için adeta inzivaya çekildi. Yedi yıl boyunca bu alanda emek sarf etti. Ancak, yaptığı işten ve yazdıklarından memnun kalmadı. Aldığı vazifenin ağır mesuliyetini sürekli omuzlarında hissetti. Bütün varlığını vermesine rağmen bu işin azameti karşısında eriyip gitti. Sonunda iyi yapamadığı kanaatine vararak bu işe son verdi. O ana kadar yazdıklarını beğenmeyerek imha etti. Bilahare bu görev Elmalılı Hamdi Bey'e verildi” (Safahat, Istanbul 1979, s. XXI).
Şairin Safahat adı altında toplanan şiirleri 7 kitaptan oluşmuştur. Şair, Istiklâl Marşı'nı Safahat'a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben onu milletime armağan ettim".
1.Kitap: Safahat (1911)- 44 manzume içerir.

Siyasî olaylardan, dinî duygulardan, dünyevî görevlerden bahsedilir.
2.Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)
Süleymaniye Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, kürsüde Seyyah Abdürreşit Ibrahim'in konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder.

3.Kitap: Hakkın Sesleri (1913)- Toplumda Isla- mî düşünceleri yaymaya çalışan on manzumedir. Ateizme, ırkçılığa, umutsuzluğa çatılmaktadır.
4.Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)- Fatih Camisi- 'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, vaizin uzun konuşması ile devam eder. Tembellik, taassup, batı taklitçiliği eleştirilir.
5.Kitap: Hatıralar (1917)- Âkif'in gezdiği yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarışını içerir.

6.Kitap: Asım (1924)- Hocazade ile Köse Imam arasındaki konuşmalar şeklinde tasarlanmış tek parça eserdir. Eğitim-öğretim, ırkçılık, savaş vurgun culuğu, batıcılık, gibi pek çok konudan bahseder.
7.Kitap: Gölgeler (1933) - 1918-1933 arasında yazılmış 41 adet manzumeyi içerir. Her biri, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Üç tanesi ayet yorumu şeklindedir.
Diğer Eserleri:

Tefsirleri
Mehmet Akif'in tefsir yazılarının hepsi elli yedi tanedir. Bunların on sekizi manzum olarak yazılmış olup, Safahat'a alınmışlardır. Elli üç tanesi âyet ve dört tanesi hadis üzerine yazılmıştır.

Vaazları
Mehmet Âkif Ersoy'un bir tanesi kitap içinde yayınlanmış, diğerleri konuşma sırasında Eşref Edib tarafından tespit edilmiş olan, dokuz konuşması, vaazı (mev'izası) vardır. Bunlardan birincisi, bir kulüpte konuşma şeklinde yapıldıktan sonra, “Mevâiz-i Dîniye” kitabında yayınlanmıştır. Kalan sekiz vaazın üçü Balkan Harbi içinde Istanbul'un üç büyük camiinde (Beyazıt, Fâtih, Süleymaniye); birisi Balıkesir Zağanos Paşa Camii'nde; üçü ise Kastamo- nu'da Nasrullah Camii'nde ve şehrin kazalarında verilen vaazlardır.

Tercümeleri
Mehmet Âkif, 1908'den sonra, hepsi de dergisinde yayınlanmış ve 268 tefrika devam etmiş olan 55 ayrı tercüme yapmıştır. Bunların birkaçında “Sadi” takma adını kullanmıştır.

Makaleleri
Çeşitli cemiyet, edebiyat ve fikir meseleleri üzerine, makale, sohbet ve hatıra şeklinde
kaleme alınmış elli yazıdan ibarettir. Bunların on yedisi “Hasbıhâl”, on biri “Edebiyat Bahisleri”, dördü “Eski Hâtıralar”, ikisi “Letâif-i Arabdan” genel başlıkları altında bazen ikinci bir başlık daha taşıyarak yayınlanmışlardır. On beşinin ise ayrı başlıkları vardır. Mehmet Âkif'in düşünceleri, bilgisi, kültürü ve irfanı, çok samimî bir dille kaleme aldığı bu yazılarında görülmektedir.

Safahat Dışında Kalmış Eserleri
Mehmet Akif Bey, Halkalı Baytar Mektebi'nin son sınıflarında bulunduğu sıralarda (1891-1893), şiirlerini zamanın dergilerine göndermeye başlamış- tı. 1908 sonrasında, yazdıklarını devamlı olarak yayınlamaya başlamadan önceki yıllarda da, önemli bir şair olarak tanınmış ve kabul edilmişti. Gerek dostlarına gönderdiği manzum mektuplar ve gerek diğer manzumeleri, şiir meraklıları tarafından yazılarak elden ele yayılıyordu. Âkif, 1908'den önce yazdığı şiirlerinden birkaçını, 1908'den sonra neşretmekle beraber, beğenmediklerinin hepsini ortadan kaldırmıştır. 27 Aralık 1936'da , Istanbul'da hastalanarak vefat etti. Allah rahmet eylesin.

ISLAM KARDEŞLIĞI DÜŞÜNCESI
Şurası bir gerçek ki Âkif küçük yaşlarından itibaren aldığı din ve fen eğitimi sebebiyle kendi çapında hem din ilimlerine hem de fen ilimlerine vakıf sağlam ve samimi bir Müslüman idi. O her meseleyi akıl, mantık ve din (Kur'an, Hadis) ölçüleriyle değerlendiriyordu. Bu sebeple onun milliyetçilik meselesine de akıl, mantık ve din ölçüleriyle bakması son derece normal kabul edilmelidir.

Âkif, insanları içinde yaşadıkları ilim ve irfan iklimine, mensubiyet duyduğu millete göre niteledi. Kökenlerine bakarak tanımlamadı. O, her milletin içinde atalarının soyu başka başka yerlerden gelenlerin varlığını biliyordu. Ama milleti oluşturan değerlerin insanları tek millet hâline getirdiğine yürekten inanıyordu. Milletin fertlerini kökenlerine göre ayrıştırmanın ırkçılık denilen parçalayıcı ve öldürücü bir zehir olduğunu şiirlerinde, hitabelerin- de, yazılarında haykırıyordu. Müslüman Türk milletinin ferasetiyle asla böyle bir tuzağa düşmeye- ceğine,  inancı tamdı.

Âkif, bazı şiirlerinde millet/milletim, uzak geçmişim, ceddim anlamında ırk/ırkıma kelimeleri- ni kullanmıştır. Yani kesinlikle etnik anlamda değildir. Çünkü O şu gerçeğin farkındaydı. “Türk” kelimesinin etnik anlamda kullanılması soyca ayrı olanların başka milliyetlere bağlılık duymaları tehlikesini doğuracaktır. Bir başka açıdan kendisini soyca Türk sayanların da öyle olmayanları Türk saymamalarının doğuracağı sonuçların da çok vahim olacağının bilincindeydi.

Âkif, Avrupalıların asırlarca “Türk” sözcüğünü Islam anlamında kullandığının, Türk kelimesinin basit, etnik bir kavram değil , “Dünyanın neresinde Türk varsa Müslüman'dır.”, “Hakk'a tapan”dır gerçeğinden dolayı mühim bir kavram olduğunun tam olarak farkındaydı. O bu sebepten kendisini Müslüman Türk milletinin bir ferdi olarak kabul ediyordu. “ Ordunun Duası” (19 Haziran 1920) adlı şiirinde bu gerçeği şöyle ifade etmektedir. 
Türk eriyiz, silsilemiz kahraman
Müslüman'ız Hakk'a tapan Müslüman
Putları Allah tanıyanlar, aman
Mescidimin boynuna çan asmasın.
Âkif'in “ırk” sözünü etnik köken anlamında kullanmadığı, milletimiz, uzak geçmişimiz, ataları- mız anlamında kullandığı nasıl bir gerçek ise  “kavmiyetçilik” kelimesini de biyolojik yani etnik köken anlamında kullandığı aynı şekilde bir gerçektir.

Âkif, din ve milliyetin müttehit olduğu inancındadır. Bu gerçeği Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir: “Biz Müslümanlar, indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. Itibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. Ikisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyet-i diniye avâm ve havassa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine (yani, menâfi-i şahsiyesini millete feda edene) has kalır.
Öyleyse, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hâdim ve kuvvet ve kalesi olmalı. Hususan, biz şarklılar, garplılar gibi değiliz. Içimizde kalplere hâkim hiss-i dinîdir. Kader-i ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki, yalnız hiss-i dinî Şark'ı uyandırır, terakkiye sevk eder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn bunun bir bürhan-ı kat'îsidir.” (Hutbe-i Şamiye,69)

Âkif'e göre Milliyetimiz Islamiyettir. Çağdaşı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de aynı gerçeği şu cümleleriyle çok veciz ifade etmiştir. "Hamiyet-i diniye ve Islâmiyet milliyeti, Türk ve Arap içinde tamamıyla mezc olmuş ve kabil-i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet-i Islâmiye, en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nuranîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskadır. Tahrip edilmez, mağlûp olmaz bir kudsî kaledir" (Hutbe-iŞamiye,69)
Âkif Islam kardeşliği gerçeğine sımsıkı sarılmamız gerektiğini, Arabın Arap olmayanlara bir üstünlüğünün olmadığını, Müslümanlıkta kavmi- yetçiliğin, anâsır ( unsuriyetçiliğin) olmadığını ifade etmekte, kavmiyetçilik fikrini Hz. Peygamberin tel'in ettiğini (lanetlediğini) tek çarenin Islam kardeşliği olduğunu bütün imanıyla savunmuştur.

“Hani, milliyetin Islam idi... Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
Arabın Türke; Lâzın Çerkes'e yahut Kürde;
Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti tel'în ediyor Peygamber.”
(Safahat, Mehmet Âkif ERSOY, Inkılâp Yayınları, syf. 205)
Bu mısralardan anlaşılıyor ki Mehmet Âkif, Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz ve diğer “efrad-ı milleti” birbirine denk görmekte ve içlerinden birini, özellikle de “Türk” ü öne ve üste çıkararak “üst kimlik” haline getirmemektedir. Bu ortak “sine” veya “cephe”yi,  birbirine Islamiyet bağıyla bağlanmış  “millet” anlamında ele almaktadır.

Âkif, asırlarca Uhuvvet-i Islamiyye “ Islam Kardeşliği” inancının birbirinden farklı birçok kavmi bir arada tuttuğunu, kavmiyetçilik (etnik milliyetçilik) fikrinin bu kardeşliği temelinden sarsacak bir zelzele olduğunun unutulmaması gerektiğini, Rabbimizin Müslüman kavimleri bir ailenin fertleri gibi yarattığını, ayrılık sebeplerinin hemen aradan kaldırılmasının zaruret olduğunu, şayet böyle gidilirse ecnebilerin böl, parçala yut taktiğiyle Müslümanları paramparça edeceğini, tarih mezarlığına bakıldığında tefrikaya düşen kavimlerle dolu olduğunun görüleceğini, bu durumdan ibret alınması gerektiğini, can damarımı- zı kurutmayı hedefleyen kurdun gövdeye girdiğini, düşmanın önce içimize ihtilaf tohumları attığını sonra son darbeyi vuracağını, yüreklerin toplu vurdukça bu oyunların boşa çıkacağını yıllar öncesinden şöyle ifade etmektedir.
“Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı
Aynı milletin altında tutan Islam'ı,
Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir.
Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir
Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan;
Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan.
Siz bu davada iken yoksa iyazen-billâh
Ecnebiler olacak sahibi mülkün nagâh
Diye dursun atalar: 'Kal'a içinden alınır.'
Yok ki hiçbir işiten… Millet-i merhume sağır!
Bir değil mahvedilen devlet-i Islamiyye 
Girdiler aynı siyasetle bütün makbereye 
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”
(MEHMET AKIF ERSOY, Safahat, Ifav, Ist. 2005, s.161,162)

Bediüzzaman Hazretleri de aynı gerçekleri ken- di üslubunca şöylece özetlemektedir: “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! Ihtilafınızdan istifade eden zâlimlere karşı “Innemel mü'minune ihvetün” (Muhakkak müminler kardeştir. Hucurat, 13) kal'a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken;  bir çocuk, ikisini de dövebilir. Bir mizanda  iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa;  bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir. Birini yukarı, birini aşağı indirir. Işte ey ehl-i iman!  Ihtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgir- liklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebi- lirsiniz.” (Mektubat, 22. Mektup, Bedîüzzaman Said Nursî )
Imanlı kalplerin bir ve beraber olduğunda bunun sonuçlarının herkesi sevindireceğini, Çanakkale Savaşın- da olduğu gibi bundan sonraki zorluklarda da bu cephenin sarsılmayacağını müjdeleyen Âkif kalplerin birliğini bakın ümitle ne güzel ifade etmektedir:

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı, sandın, harim-i namusun?
Meğerki harbe giren son nefer şehid olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Aşıp da kaplasa afakı bir kızıl sârsar;
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir,
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!”

Asrımızın Kur'an müfessiri büyük âlim Bediüz- zaman Hazretleri de “bu cephe”nin ve “sine” nin yani Müslüman Türk milletinin,  asırlardır Kur'ana hizmet ettiğini, Islamın kal'ası olduğunu, ancak Avrupaperest münafıkların sinsi oyunlarına dikkat etmeleri gerektiğini, asırlardır milliyetimizin Islami- yetle mezc olduğunu, bu mübarek milletin Kur'ana, imana, Islâma bağlı kaldığı müddetçe sarsılmayaca- ğını, bu sebeple bütün zamanını, mesaisini Müslü- man Türk milletinin imanının kurtulması ve kuvvet- lenmesi gayesine bağlı olarak harcadığını bakın nasıl ifade ediyor:

“Ey ehl-i Kur'an olan şu vatanın evlâdları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur'an-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'anı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ana ve Islâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz, âyete güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve firenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!”Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin Islâmiyetle imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, Islâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme! (Mektubat 26. Mektup)

Bediüzzaman Hazretleri bu vatanın evlatlarının imanının selameti için kendisini feda ettiğini şöyle haykırıyor:

“Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon(şimdi yetmiş üç milyon) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat Sh:608)
Mehmet Âkif merhum da Bediüzzaman’ın dik- kat çektiği tehlikelere (fitne, fesat, nifak ve şikak) dikkat çekerek Şunları söylemektedir: “Milletler topla, tüfekle, zırhlılarla, ordularla, uçaklarla, silahlarla yıkılmıyor, yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar, bağlar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına düştüğü zaman yıkılır... Islâm tarihini şöyle bir gözden geçirecek olursak, güneyde, kuzeyde, doğuda, batıda yıkılmış ne kadar Müslüman devletler varsa hepsinin tefrika yüzünden aralarına sokulan fitneler, fesatlar, nifaklar, şikaklar yüzünden bağımsızlıklarına veda ettiklerini, başka milletlerin esareti altına girdiklerini görürüz. Ecdadımız bize kanları, canları pahasına emanet ettikleri, yadigâr bıraktıkları o koca iklimleri, o dünyanın en zengin, en verimli topraklarını vere vere bugün avuç içi kadar yere tıkıldık, kaldık. Haydi diyelim ki evvelce düşman önünden perişan bir halde kaçarken, arkada sığınabilecek barınabilecek bir ocak yahut bir bucak bulabiliyorduk. Fakat gözünüzü açınız, iyice bilmiş olunuz ki artık dinimizi, imanımızı, ırzımızı, namusumuzu, çoluğumu- zu, çocuğumuzu barındırabilmek için arkamızda hiçbir yer kalmamıştır. Şayet düşmanların hilelerine, tezvirleri- ne, yalanlarına kapılarak birbirimize girmeye, birbirimi- zin kanını içmeye bir süre daha devam edecek olursak, Allah korusun bu son Müslüman ülke de ayaklar altında çiğnenip gidecektir.” (Kastamonu'da tarihi Nasrullah Camii 19 Kasım 1920/Sebilü'r-Reşad  dergisinin 25 Kasım 1920 tarihli 464. Sayısı)
Yine Safahat'ında yer alan bir şiirinde günümüz- de bile varlığını devam ettirmek isteyen  iki yüzlü bir anlayışı tasvir etmektedir:

Zulme tapmak, adaleti tepmek, Hakk'a hiç aldırmamak;  Kendi asudeyse, dünya yansa, baş kaldırmamak;
Sözünde durmamak, yalan sözden çekinmemek
Kuvvetin meddahı olmak, acizi hiç söyletmemek
Müptezel birçok merasim; eğilip bükülmeler, yatma lar
Şaklabanlıklar, gösterişler, ardı ardına aldatmalar
Fırka, milliyet, lisan namıyla daim ayrılık
En samimi kimseler arasında ciddi açık
Enseden arslan kesilmek, cepheden yaltak kedi
Müslümanlık bizden evvel böyle bir zillet görmedi
Görülüyor ki milletimizin geleceğiyle ilgili bazı endişeler hissetmekle birlikte en kötü durumlarda bile ümidini kaybetmeyen Millî Şairimiz Mehmet Âkif, bayrak sembolü üzerinden Hakk'a, Allah'a tapan ve kendisini asırlarca adalete adayan, adilane hükmeden milletine seslenerek geleceğe güvenle ve ümitle bakmaktadır:
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!”
Bediüzzaman, ise dava ve hizmet adamıdır. O da ümidini asla kaybetmemiştir. Islam âlemi, Batı'nın “Şark Problemini Tarihe Gömme Projesi” çerçeve- sinde yıkılırken o da şöyle haykırmıştır:

“Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sada Islam'ın sadası olacaktır.” (1911 Şam Cami-i Emeviye'de verdiği Hutbeden)
“Evet, o ecnebilerin, canavarlar gibi yaptıkları  muamele ve zulümler, Islâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve ittihad-ı Islâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil Islâm devletlerinin teşkilini intac etmiştir. Inşâallah ü Teâlâ, Cemahir-i Müttefika-i Islâmiye de meydana gelecek ve Islâmiyet, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır.”  (Konferans, s.54)  


Bu Yazı 17603 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • fatmanur 22.02.2016 12:15:31
    çok güzelllllll
  • havvanur 21.02.2016 10:59:13
    Gerçekten çok iyi yazılmış
  • hayrunisa 21.02.2016 09:39:46
    çok uzun bu ben nasıl okuyayım ?
  • tuana 20.02.2016 09:05:32
    böyle bir adamın şimdiki torunlarına bak.yazık!!!
  • 19.02.2016 07:35:13
    ALLAH sizden razı olsun bazı değerlerimizi yaşattığınız için
  • seyma 17.02.2016 14:14:43
    Bu bilgiyi bilmiyordum beni bilgilendirdiginiz icin tskkurlr