Bir Şehitlik Gezisi
..        
2004 yılı Mayıs ayının 18'ini 19'una bağlayan gece, 18 Mart Üniversitesi'nden beş kişilik bir grup öğrenci ve Çanakkale Savaşları uzmanı ağabeyimiz Savaş Aldoğan ile birlikte Kabatepe Müzesindeyiz. Saat 23.00, İstanbul Üniversitesi ve GATA 'nın Çanakkale'de 19 Mayıs Türk süngü hücumunda şehit olan öğrencilerini anmak için yaptığı programı izliyoruz.
Programın amacından saptığı ve şehitliğin maneviyatına uygun bir şekilde yapılmadığını düşünmeye başlayınca altı arkadaş bir an göz göze geliyoruz ve gruptan ayrılarak Kabatepe Limanına doğru yürümeye başlıyoruz. İçinde bulundu- ğumuz atmosferin sonucu olarak ortaya çıkan ruh haliyle şehitlerin şehadetine yakışır bir şeyler yapmak istiyoruz. Ve Çanakkale Savaşları alanında yerel tarihçi ağabeyimiz Savaş Aldoğan'ın teklifiyle 19 Mayıs süngü hücumunun yapıldığı Arıburnu Kanlısırt hattına doğru yürümeye başlıyoruz.
Kalabalıktan uzaklaşmaya başlayınca etraftan gelen sesler dikkatimizi çekmeye başlıyor. Biraz heyecanlı, biraz korkak, biraz ürkek, biraz tedirgin bir ruh haliyle bir birimizden güç alarak ama hepsinden önemlisi layıkıyla bir şeyler yapabilecek olmanın coşkusuyla yürüyoruz.
Saat 00.00 Anzac'ların Tek Çam Anıtı'ndan 57. Alay Şehitliği'ne doğru yürüyoruz. İçimizdeki korku ve heyecan yerini yavaş yavaş dingin ve huzurlu bir ruh haline bırakıyor. Tek Çam Anıtı'na iki yüz mesafede geçmişten günümüze kadar sağlam kalmış bir dehliz çıkıyor önümüze ve Çanakkale Savaşlarındaki yeraltı savaşları ile Milli Şair Mehmet Akif'in Çanakkale Destanı'ndan şu mısralar geliyor dilimize;
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vadilere, sağnak sağnak.
Yürüyoruz; dünya savaş tarihinin en kahraman birliğinin şehitliğine doğru, 57. Alay Şehitliği'ne geliyoruz. Bizler kılmadığımız yatsı namazı için hazırlık yaparken İlahiyat Fakültesi öğrencisi bir arkadaşımız yanık sesiyle ezan-ı Muhammedi'ye başlıyor. 57. Alay'ın şadırvanından abdestlerimizi alıp namazgâha geçiyoruz ve aynı arkadaşın imametinde yatsı namazını kılıyoruz.
O nasıl bir namaz ki sanki Alay Komutanı Manastırlı Yarbay Hüseyin Avni ve bütün 57. Alay eratı yanımızda saf tutmuş ve namaza durmuş. İşte o an kendimi bir bayram sabahı, bayram namazı kılan binlerce askerin saflar halinde çekilmiş fotoğrafındaki askerlerden biri gibi hissediyorum.
Namazın ardından İlahiyatçı arkadaşımız Fetih Suresi'ni okumaya başladı. Arkadaşımızın Davudi sesiyle birleşen tabiatı dinlerken yüce Allah'ın milletimize bahşettiği, şehit atamızın bizlere emanet ettiği cennet vatanın en nadide bir köşesinden ayın Ege Denizi üzerinde oluşturduğu yakamozu izlerken kendimi o gecenin sabahında taarruza kalkan askerlerin arasında buluyorum.
Alay İmamı Konyalı Hasan Fehmi Fetih Suresi'ni okuyor, onun ardından bölük komutan- ları bölüklerini toplayarak askerleri şevklendirecek konuşmalar yapıyor. Binlerce askerin arasında kendimi Galatasaray Mekteb-i Sultanisi'nin öğrencileri arasına yerleştiriyorum ve yüzbaşının “Yavrum siz kimsiniz?” sorusuna
“Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!” diye cevap veriyoruz. Yüzbaşı bizi Balıkesir İvrindi'nin Mallıca köyünden Azman Çavuşa teslim ediyor. Azman Çavuş bize kısa süren talimlerde anlatılan ve öğretilen tüfeğe mermi yerleştirmeyi, boşaltmayı, nişan almayı, süngü takmayı, hücuma kalkmayı hatırlatıyor. Bu kısa talimin ardından sıcak çorbalarımız geliyor, ses çıkarmamaya özen göstererek çorbalarımızı içip siperlerdeki yerimizi alıyoruz.
Siperde herkes heyecanlı ve coşkulu, hep birlikte ötecek hücum borusunu bekliyoruz. Vakit yaklaştıkça arkadaşlarımla birlikte
Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı.
Al sancağı teslim etti, Allah'a ısmarladı.
Boş oturma çalış, dedi; hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana.
Marşını okumaya başladık. Hepimiz kararlıydık, düşman bizim cesetlerimizi çiğnemedikçe vatana ayak basamazdı.
Sonunda beklediğimiz hücum sesini duyuldu. Bir ok gibi yerlerimizden fırlayıp “Allah Allah” nidalarıyla koşmaya başladık. Düşman boş durmadı, o da hemen makineli tüfek ateşine başladı. Arkadaşlarım Yunus'un deyimiyle “Gök ekini biçer gibi” yere seriliyordu. Kahpe kurşunun biri de bana isabet etmiyordu. Kararlıydım, tek başıma da kalsam onları oradan söküp atacaktım. Hedefime ulaşmak üzereyim, evet şimdi Anzac siperlerine girmek üzereyim; o da ne yabancı bir ses geliyor kulaklarıma: “Şehitlerimizin ruhu için El Fatiha!
Evet, arkadaşımın sesiyle kendime geliyorum ve dönüş için yola koyuluyoruz. Önümüzde uzun bir yol var yürünecek; ama olsun buna değerdi doğrusu.
O gün sabah ezanı okunurken bizler de Eceabat'a giriyorduk. Ayaklarımız on kilometreye yakın bir yolu yürümekten sızlıyordu ama gönüllerimiz rahat ve huzurlu idi. O anda aklıma 18 Mart 1915 günü akşama doğru Oceon Zırhlısını batıran topun atıldığı mecidiye tabyasına giden Cevat Paşanın Namazgâh Tabyasında dikkatini çeken asker geldi.
Namazgâh Tabyasından geçerken yaralıların telaşla oraya buraya koşuşturmaları arasında sakince bir köşede oturan ve gözlerinden kan akan asker Cevat Paşanın dikkatini çeker ve paşa yaklaşıp askerin halini sorar. Asker göremese de komutanının gözlerine baktığını hisseder ve paşayı şaşkına çeviren ve bir o kadar da gururlandıran şu cevabı verir:
-Üzülmeyin kumandanım, benim gözlerim göreceğini gördü.
O gece benim gözlerim de göreceğini gördü ve bu bana fazlasıyla yeterdi.
Şehitlerimizi minnetle, şükranla, heyecanla ve büyük bir coşkuyla anıyorum. Ruhları şad olsun. Saygılarımla!

Bu Yazı 2785 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar