Bir Yıldız Aksanı
..        
Gece siyah bir tül gibi bastırınca yeryüzünden bakanların dalıverdiği pırıltılı rüyâlar…Şâirlerin kalplerine ilham akıttıkları hülyâlı ziyâlar…Göğün mâvi gerdânına dizilmiş parıldayan incili ziynetler… Her biri ayrı bir mûsiki ile Esma-ül Hüsnâ'yı söyleyen göğe saçılmış ışıklı tespih tâneleri…
Gökyüzü ışıktan yıldız yıldız köpürüyor, köpük köpük kaynayan bir pırıltı saltanatı gök ehlinin kollarında uyuyor her gece…Bir yıldız aksânı ile söylenen duâların mırıltısı esen rüzgârla beraber gökten yere, yerden göğe hiç durmadan taşınıyor. Bu yıldız tarlasını her gün harman eden bulutlar yorgun ve bitkin bir hâlle havada asılı duruyor. Yıldız aksânı, sükûtun aksânına çok yakın. Öyle ki, sabaha dek bu aksanla anlatıp durduklarını belki de pek az kişi duyabiliyor. Hâl böyleyken gecenin siyah saçları arasında zarif damlalar gibi dağılmış süslü ve haşmetli, mütevâzi ve heybetli bu pırıltılı kandiller her gece gökyüzündeki yerlerini alır, gün ışıyana kadar yeryüzünü süzen bakışlarla ürpertili semâda bir uçtan bir uca kayıp giderler. Onlar gök sahnesine adım attıklarında ise, yer ehlinden olan ve başka bir aksanla konuşan insanoğlu sanki onlarla karşılaşmamak adına pencerelerini kapatır, olur da bir yıldız gölgesi içeri girer diye sıkıca örter perdelerini.
Bir şehrin gökyüzüne kaç yıldız sığar? Bunun sayısını yıldızları var edenden başka kim bilebilir ki? O şehrin meskunları adedince mi, o şehrin gecelerinde görülen, uykularının gözlerine çekilen yaldızlı rüyâlar kadar mı, yıldız vakti kurulan düşler adedince mi? Yoksa hepsinden de mi fazla?
Gökyüzü bu muhteşem kıvılcım serpintisiyle kaynarken, kapalı kutulardan ibâret evlere kaçışmak, pencereden bile başını çıkarıp yukarılara bakmamak ve bu ışık şöleninden gafil yaşayıp gitmek ne tuhaf.. Her gece bir güzel sanatlar sergisi hâlinde saçılan bu nurlu sûretler göğe seyredilmeye çıkıyorlar. İnsan kalbi mi çok vurdumduymaz, yoksa o kapalı kutular mı çok câzipler ki, bu hârika sanatlar sergisinin kapısı açılmadan hep boynu bükük kalıyor. Işıltılı billûrdan miğferler giyinmiş göğün lâtif neferleri onlar. Her gece gök saltanatının eşiğinde yeryüzünü ışıldatmakla görevliler. Semânın koyu lacivert sîmâsından lüle lüle süzülen bu kristal lâmbalar yerine ille de adına “tavan” denilen o soğuk beton kalıplarına bakarak uykulara dalmak ne tuhaf…Geceleri gözlerimizi bu tatlı ışıkla hemhâl edemediğimizden belki de, gündüzleri de fersiz gözlerle bakıyoruz dünyaya…
Gökyüzü tam da şenlenip yıldızlar el ele tutuştuğunda ve melekler göğü sardıklarında aşağıda hayatın durma noktasına gelmesi ne garip…Gökte cıvıltı, yerde ölüm sessizliği… Onlar her gece insanoğlunun nazarlarına muhatap olabilmek için süslenip dururlarken, insanoğlu yorgunluktan uzun uzun esneyip gövdesini yumuşak bir yatağa bırakma çabasında, düşlere yâr olan bir göğün altında, uyuklayan düşler kurma telâşında...İnsanoğlu kapısına gelen güzellikleri görmek konusunda hep kör olmuştur, yıldızlar da fark edilmek ve seyredilmek noktasında bir o kadar bahtsız…
Onlar sahneye çıkınca hayat nasıl da seyrini değiştiriyor. Caddeler, sokaklar, mahalle araları, bahçeler gündüz karınca gibi koşuşan insanlar çekilince karanlıkta ne kadar da sâkin görünüyorlar. Karanlığın keskin siyahı sanki çatılardan yavaş yavaş sızıp bahçelerin içine dökülmekte. Herkes uykuların kim bilir hangi derinliğinde, hangi ülkenin eşiğinden içeri girmekte. Uyku vaktinde bomboş kalan evlerin aralarındaki karanlıklarda sanki şimdiye kadar hiçbir çocuk koşturmamış, çocuk sesleri hiç duyulmamış. Yolların üstünde hiç adım atılmamış, şu kıpırtısız duran ağaçlar güneşin altında hafif rüzgârla hiç hışırdamamış, kapıların önünde terk edilen arabaların tekerlekleri hiç çevrilmemiş gibi. Cansız duran perdelere hiç dokunulmamış, kilitlenen kapılar telâşla hiç açılmamış, şu boşluğu üstünde taşıyan merdivenler sanki şamata ile hiç inilip çıkılmamış gibi. Ya kuşlar… Dalların üstünde hiç uçuşmamışlar, hiç cıvıldaşmamışlar gibi. Bunların hiçbirisi olmamış ve yaşanmamış gibi. Gündüz ise görülmüş ve artık uyanılmış bir rüyâ sanki. Gecenin içinden şehre bakınca buraya güneş hiç doğmamış da, yüzyıllardır geceymiş gibi bir his içimi kuşatıyor. Şehir, insanları boşaltılmış bir harâbeye benziyor, içinden canı çekilmiş bir beden, ruhundan sıyrılmış bir ten gibi. Gündüz öylesine tantanalı olan bu mekân, gece nasıl bu kadar kaybolmuş bir hayat gibi durabiliyor?. Ölü bir şehre, -tıpkı uyuyan insanlar gibi- her sabah yeniden can bağışlanıyor .
Gözkapaklarını kapayarak üstünden yıldızları kaydırıp, uykuların geniş kollarına koşuverenler, uyumadan uzun süre susmanın yolunu bulabilseydiniz, susabilseydiniz eğer dinleyeceklerdi sizi yıldızlar…
Bir nazlı yıldız aksânı düştü geceleri secdeye değen bir kalbin üstüne…Bir kuş kondu yıldız vakti birbirine değmeyen kirpiklere… Ona yıldızların şarkısını söyledi.Kimse bilemedi kimi yoksulların yıldızların pırıltılarında saklanan hikmetleri görebilmek için nice geceler ağladığını….
Bu Yazı 2542 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar