Bir’leştiren Mevlana
..        

“Küllî ahlak ve inanç sistemi” şeklinde tarif edebileceğimiz medeniyetleri açığa çıkaran, yansıtan ve belirginleştiren yüzlerce ayna vardır. Bizler herhangi bir medeniyet hakkında kanaat edineceğimiz ya da yorum yapacağımız zaman bu aynalara bakarız. Tam da bu noktada aynada görünen kadar aynaya bakan kişinin donanımının ve niyetinin de önemli olduğunu söylemek gerekir.- Medeniyeti gösteren ayna ve aynaya bakan sayısı ne kadar çok ve birbirinden farklı olursa olsun, her medeniyetin karakteris- tik ve tipik birtakım temel özellikleri vardır. Pekiyi çok belirgin olan ve o medeniyeti diğerle- rinden ayıran bu özellikleri, hangi aynalardan çok net olarak seyredebiliriz ya da hangi aynalar bu özellikleri gösterebilecek kabiliyette ve parlaklıktadır? Herhalde herhangi bir medeniyeti en kâmil şekilde gösteren en birinci ayna, medeniyetin nihaî ürünü diyebileceğimiz insandır; ardından toplum, klasik eserler, edebiyat, güzel sanatlar, vb. gelir.

Medeniyet-ayna temsilini daha da somutlaş tırarak şöyle diyelim: Her medeniyetin kendi içinde parlak, alımlı ve cilalı aynaları vardır; bu aynalar daha çok o medeniyetin en zirve eser ya da isimlerinden oluşur ve zamanla medeniyet bu aynalarla anılır, özdeşleşir veya bilinir hale gelir.

Aslında böylesine zirveleşmiş, mükemmel- liği ve parlaklığı hemen herkes tarafından kabul edilmiş ayna sayısı çok fazla da değildir. Medeniyetlerin olgunlaşması ve kemale ermesi uzun bir süreç aldığından, bu süreçte o medeni- yet kalıbından yüzlerce ürün çıkar. Fakat her ürünün kaderi aynı olmaz ve aynı oranda kabul görmez. Bazıları medeniyet içindeki belli bir millete ya da kültüre hitap eder, ancak daha öteye geçip de bütüne hitap edecek vasatı ve parlaklığı yakalayamaz. Bazıları sadece avamın gönlünü fetheder ve onlara parlak görünür; bazıları tersine havassın gözüne güzel görünür ve sadece onların kabulüne mazhar olur.

Bazıları belli dönemlerde çok parlar, ancak bir süre sonra unutulur gider; bazıları belli bir siyasî veya içtimaî gruba hitap eder ve bundan kurtulamaz. Bazıları dil, edebiyat ve üslup açısından gereken kıvama ulaşamaz ve ya dış yapıda veyahut da içyapıda zayıf kalır.

Sonuçta bu saydığımız sebeplerden biri ya da birkaçından dolayı her bir ürün; içinden çıktığı medeniyeti bütün yönleriyle gösterme, onu en mükemmel şekilde temsil etme, içerik, içyapı, dış yapı, dil, üslup, vb. Açılardan mü- kemmel kıvamı ya da parlaklığı yakalama kabili yetini elde edemez ve dolayısıyla da klasikleşe- mez. Ancak bazı ürünler de vardır ki bütün bu saydığımız kusurlardan arınmış olmanın yanın da mükemmelliğin zirvesine çıkar ve bir anda medeniyetin gözbebeği haline gelir. Bu tür ürünler eser ya da insan olabilir - çok az sayıda olmasına karşın medeniyetler için vazgeçilmez- dir, yerleri doldurulmaz, kendilerine has üstünlükleri vardır ve adeta mensubu oldukları medeniyetin parlayan birer yıldızı gibidirler.

Sözü daha fazla uzatmadan Şark-İslam medeniyetinin en parlak yıldızlarından birisi olan Mevlana'ya ve Mesnevisine geçelim ve onun medeniyetimiz içindeki yerini -yukarıda saymaya çalıştığımız kriterler açısından- anlatmaya Molla Câmî'nin enfes tespitiyle başlayalım: “Peygamber nîst velî kitâb dâred” (Peygamber değildir, fakat kitabı var.) Bu vecizeye “beyan ilmi”, yani lafız-mana ilişkisi açısından bakıldığında insanın “Bir söz, kastedilen manayla ancak bu kadar uyumlu olur ve bu kadar örtüşür” diyesi geliyor.

Ayrıca başka hiçbir zat veya esere bu kadar yakışması mümkün olmayan bu veciz tarif; Mevlana'nın Şark-İslam medeniyeti içinde sahip olduğu yeri de göstermektedir.

Mevlana'nın İslam düşünce sistemi içindeki ve özellikle de tasavvuf ve şiir dünyasındaki yerini anlayabilmek için kendisine kadar olan dönemde hem tasavvufun hem de şiirin tarihi seyrini de bilmek gerekecektir. Hasan-i Basrî (H.110/M.728), İbrahim Edhem (161) ve Rabiatü'l-Adeviyye (185) gibi ilk dönem sufileri, zühd hayatını tercih ettiler ve dünyayı bir zindan olarak gördüler. Dönemlerinde insanların mala ve mülke olan düşkünlüğünü görünce, onlara cehennemi ve azabı hatırlata- rak nasihat ettiler. Dolayısıyla öncelikle Allah- 'tan korkmak, dünyadan el etek çekmek, devam lı hüzünlü olmak tavsiye edildi.

Zunnun-i Mısrî (245/859), Bayezid-i Bistamî (261/875) ve Cüneyd-i Bağdadî (297) gibi ikinci dönem sufileri, tasavvufî hayatı sistemleştirdi ve tevhid, fena, bekâ, makam, hal, seyr ü sülük, mertebeler, mürşit, vb. konularda bir üst-dil oluşturdular. Bu dönemde Allah korkusunun yanında yoğun bir şekilde Allah sevgisinden de bahsedilmekte, hatta sevgi korkunun önene geçmiş bulunmaktadır. İbn Arabî, Abdülkerim el-Cilî ve Konevî gibi üçüncü dönem sufileri ise görüşlerini tevhid ve aşk üzerinden geliştirdiler, ayet ve hadisleri bu doğrultuda yeniden yorumladılar. Bu dönemde tasavvuf, aşkı bulmuş ve ona öyle bir sarılmıştır ki zamanla tasavvuf aşk kesilmiş, gözü ondan başka bir şey görmez hale gelmiştir. İşte Mevlana da tam bu dönemde yetişmiş; eserlerinde dönemin iki temel konusu olan Varlıkta Birlik ve Aşkı en güzel ve lirik bir şekilde işlemiştir.
Mevlana her ne kadar bir mürşit ve mutasav vıf olsa da duygu ve düşüncelerini şiir diliyle ifade ettiği ve Farsça'yı kullandığı için onun tasavvuftaki yeri kadar şiirdeki yeri üzerine de birkaç şey söylemek gerekecektir. Hakim Senai- nin Hadikatü'l-Hakikası, Attar'ın Mantıku'l-Tayr, İlahiname, Esrarname ve Pendnamesi ile Nizamî'nin Hamsesi; hem Fars şiiri, hem Şark-İslam şiiri açısından büyük bir aşama olarak görünmektedir. Bu mesneviler tasavvufî şiirin önemli eserleridir ve tasavvufun üst-dilinin şiire girdiğini göstermektedir.

Ayrıca bu gelenek Mevlana'nın yaşadığı dönemin de modasıdır. Bu mesnevilerde kıssa ve hikâyelerin öğüt vermek ya da tasavvufî bazı hakikatleri daha iyi anlatmak için kullanıldığı görülmektedir. Böylece mecazdan hakikate köp rülerin oluştuğu alegorik bir üslup gelişmiştir. Bu anlamda Mevlana'nın üslubunun Attâr ve Hakîm Senaî'nin devamı olduğunu da söyleye- biliriz.

Bu geçiş döneminden sonra İran şiirinde Sebk-i Irakî dönemi başlar. Bu dönemin şairleri başta Mevlana olmak üzere Şeyh Sadî (1292), İsfehani (1237), Hüsrev-i Dihlevî (1325), Hacu-yı Kirmanî (1361), Selman-ı Savecî (1376), Mahmud-ı Şebüsterî (1320) ve Hafız-ı Şirazî (1389)'dir. Sebk-i Irakî döneminin şiirinin özellikleri aşkın medhedilmesi, mübalağada aşırılık, irfanın yaygınlık kazanması, duygusal düşünceler, hüzün eğilimi, firak, idealizm, iç dünyaya yöneliş, İslami bilgilere yöneliş, kaza ve kader, maşukun makamının yüceliği, ilimlere yöneliş, vb.dir.

Toparlayacak olursak Mevlana bir taraftan Beyazıd, Cüneyd, Hallac ve İbn-i Arabî gibi büyük mutasavvıfların fikirlerini yorumlayan ve yeni bir yol geliştiren büyük bir mutasavvıf-şair, diğer taraftan da Hakim Senaî ve Attâr gibi şairlerin üsluplarını alıp geliştiren ve bunu en mükemmel forma sokan büyük bir şair-mutasavvıfdır. Yani Mevlana'nın şairliği mi yoksa mutasavvıflığı mı daha önde diye sora- cak olursak, birisini diğerine tercih etmenin çok zor olduğu görülecektir. Ya da cevap olarak her ikisinde de mükemmel olduğu ve ikisini de zirveye taşıdığı söylenebilir. Şimdi Şark-İslam medeniyeti, tasavvuf ve şiir açısından Mevlana- yı farklı kılan unsurları ele almak istiyoruz.

Mevlana'nın yaşadığı dönem hem Türk dünyasının, hem de Şark-İslam aleminin en çalkantılı ve hummalı dönemidir. Aslında tarih boyunca büyük insanların böylesine zor dönem lerde ortaya çıktığı, toplumların zorlukları aşmasında büyük görevler üstlendiği görülür. İşte Mevlana da bu tür özel insanlardan birisidir. Onun yaşadığı dönemde Cengiz ve orduları bütün Şarkı kasıp kavurmakta, derin tahribatlar oluşturmaktaydı. Bağdat da dâhil olmak üzere İslam dünyasının bütün önemli merkezleri yerle bir edilmekteydi. Ayrıca insan- ların maneviyatları sarsılmış, kendilerine ve medeniyetlerine güvenleri zedelenmişti. Bu açıdan Mevlana manevi bir hükümdar gibi tüm İslam âlemine moral güç vermiş, manevi açıdan onları ayakta tutmaya çalışmıştır. Amil Çelebi- oğlu bu yüzyılda Anadolu'nun çektiği eziyetleri şöyle özetler: “Mevlana'nın yaşadığı devirde, yani XIII. asırda, sadece Anadolu değil bütünüyle İslâm âlemi, Moğol istilâsı ve zulmü dolayısıyla maddî olarak mustarip olduğu kadar bilhassa Selçuklu Türkiye'si, Kalenderi, Hayderi, Babaî vs. gibi muhtelif Haricî, Rafizî, Bâtınî tarikatler, mezhepler mücadelesi ve tehlikesiyle de çalkalanmakta, aynı zamanda manen de ıstırap çekmekteydi. Herhalde Haçlı seferlerinin hatıraları dahi unutulmuş olmama- lıdır ki Mevlana'nın: “Kudüs'e benzeyen gönlünde domuz görürsen bil ki Kudüs'ünü Frenk ele geçirmiştir” benzeri ifadelerinde, bu hususun izlerini tespit edebiliyoruz. Mevlana, Moğollar- ın ve Bâtınî cereyanların meydana getirdiği her iki yangına, her iki sele de sed ve bend teşkil etmeye çalışmış, Sünnî ve Hanefî bir îman, tefekkür ve heyecanla İslâm'ın özünün müdafii, ruhî çöküntülere, za'fa, gevşeklik ve her türlü ümitsizliğe karşı tükenmez bir teselli ve güç kaynağı olmuştur.”

Bu noktada dikkat çeken bir ayrıntı da birçok büyük alimin Anadolu'ya sevkidir. Mesela Bahaeddin Veled, Burhaneddin-i Tirmizî ve Mevlana Belh'ten gelmişti. İbn Arabî ta Endülüs'ten Anadolu'ya gelmiş, daha sonra Şam'a geçmiştir. Talebesi Sadreddin-i Konevî de ondan feyz almıştır. Hacı Bektaş-ı Velî Orta Asya'dan özel olarak gönderilirken, Yunus Emre Anadolu'da yetişmiştir. Çok büyük tahribatların yaşandığı ve yeni oluşumların her an ortaya çıkabileceği bir dönemde bu şekilde her biri birer zirve olan bu alimlerin Anadolu'ya odaklanması herhalde tesadüf olmasa gerekir. Sanki İlahî bir güç çok büyük bir oluşuma gebe olan Anadolu'yu hazırlamaya çalışıyordu. Gerçekten de bu bilgelerin sayesinde Anadolu hem İslam âleminin geçirdiği büyük tahribatı en az hasarla atlatmış, hem de halk, hızlandırıl- mış bir kurs misali büyük oluşuma hazırlanmış- tı. Zaten Mevlana da eserlerinde Rum diyarına, yani Anadolu'ya İlahî bir yönlendirmeyle geldiklerini vurgular. “Beni Horasan'dan çekip Rumların içine getirdin ki onlarla haşir-neşir olup hoş bir mezhep vücuda getireyim.” Ayrıca Anadolu insanının nazik tabiatlı ve şiire düşkün olduklarına işaret eder: “Onların hiç bir surette doğru yola meyletmediklerini ve İlâhî sırlardan mahrum kaldıklarını görünce insanların tabiatına uygun düşen şiir ve sema yolu ile o mânâları onlara lâyık gördük. Çünkü Rum halkı, zevk ehli ve şirin sözlüdür. Meselâ bir çocuk hasta olur ve tabibin verdiği ilâçtan nefret edip mutlaka şerbet isterse hazık doktor ilâcı, bir şerbet testisine koymak suretiyle çocuğa verir. Çocuk onu, şerbet zannıyla seve seve içer, dertlerinden kurtulur, sıhhat bulur ve onun bozulmuş olan mizacı düzelir.”
Mevlana'nın Anadolu'ya sevk edilmesi ve ona büyük işlerin yaptırılması vesilesiyle Şeyh Galip gibi şair ve mutasavvıfların Mevlana için “Rum'un habercisi” ya da “Rumun müjdecisi” dediklerini görüyoruz ki bu lakaplar Mevlana- 'yı çok iyi anlatan lakaplardır: Oldu ulemâ-yı dîne fâik/ Peygamber-i Rûm denilse lâyık” Bu lakapların yanında biz Mevlana için “Kuruluş 'un habercisi” ya da “Osmanlı'nın müjdecisi” demek istiyoruz. Çünkü çok kısa bir süre sonra Kuruluş gerçekleşecek ve cihana hükmedecek bir devlet ortaya çıkacaktı. Hatta Mevlana, kendisinin bu diyara müjdeleyici olarak gönderildiğinin de farkındadır. Konuyla ilgili rivayet şu şekildedir:

Bir gün Mevlana hazretleri, Hakikati ve gizli sırları açıklamada coşmuştu. Tam o sırada: “Yüce Allah'ın Rum halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber'in duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke de Rum ülkesidir. Fakat bu diyarın insanları, Mülk sahibinin aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizler. Müsebbibi'l-esbab hoş bir lütufta bulundu, sebepsizlik âle- minden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülke- sinden Rum vilâyetine çekip getirdi. Halefleri- mize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki manevî iksirimizden, onların bakır gibi olan vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya, irfan âleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi olsunlar” buyurdu.

Mevlana, Bâtınîliğin, aşırılıkların ve aşırı yorumların had safhaya çıktığı ve insanları cezbettiği böyle bir dönemde Ehl-i Sünnet çizgi- sinde yoluna devam etmiş, genele hitap etmeyi başarmıştır. O, “Bizim tarikatımız, tarikat-ı Muhammediyyedir, bizim yolumuz ilahi yoldur.” der ve çizginin dışına çıkanları ikaz eder. Bu yüzden Hallac-ı Mansur ve İbn Arabî gibi mutasavvıfların aşırı yorumlarını fazlaca dillendirmemiş, halkın yanlış anlayacağı söylemlerden uzak durmaya çalışmıştır.
Mevlana her haliyle insanları Ehl-i Sünnet çizgisinde kalmaya teşvik eder, vaaz ve nasîhatlarıyla hasta kalplere şifâ olan sözler söylerdi. Bir gün talebelerine: “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihyâ etmelidir. Allahu Teâlânın sevdiği ameller, ibâdetler ile, helâl yollardan çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını kazana rak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalı- dır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip, helâlin den içmeli ve helâlinden giymelidir.
Söylediklerimiz, dinlediklerimiz ve düşün- düklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir sanata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerim- den bunu husûsen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzleri- nin ak olmasına çalışırız. Ancak edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhâlefet edenler, kıyâmet günü bizi göremeyeceklerdir.” buyurdu.

Makalemizi bir soru ve bu soruya arayacağı- mız cevaplarla bitirelim: Acaba Mevlana olmasaydı ne olurdu? Evet Mevlana olmasaydı, Anadolu bu kadar hızlı İslamlaşamaz ve Türkle şemezdi. Mevlana olmasaydı, Osmanlı bu kadar başarılı olamazdı. Mevlana olmasaydı, tasavvuf bu kadar geniş kitlelere ulaşamazdı. Mevlana olmasaydı, böylesine güçlü ve etkili bir gönül dili oluşturulamazdı. Mevlana olmasaydı, Anadolu'ya çalınan Türk-İslam mayası böylesine güçlü tutmazdı. Mevlana olmasaydı, diyar-ı Rûm bu kadar kısa bir sürede diyar-ı Türk-İslam olmazdı.

Mevlana olmasaydı, Anadolu'dan yükselen bu ışık yetmiş iki milleti aynı çatı altında toplayamazdı. Mevlana olmasaydı, Anadolu insanı gönüllerin paslı kilidini bu kadar kolay açamaz, gönüllere de sultan olamazdı. Mevlana olmasaydı, Şark-İslam medeniyetinin sevgi ve hoşgörü yüzü bu kadar kesin bir dille vurgulana- mazdı. Mevlana olmasaydı, Şarkın manevi hayatı Ehl-i Sünnet dışı tehlikeli görüşlere teslim olmaktan kurtulamazdı. Mevlana olma- saydı, Türkü, Farsı, Arabı, Hintlisi; tekkelisi, medreselisi, köylüsü; Sünnîsi, Şiâsı bu kadar kolay bir araya gelemez ve çok daha büyük uçurumlar olurdu…


Bu Yazı 1774 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar