Bize Özel Şartların Cumhuriyetinden Milletin Cumhuriyetine
..        

Cumhuriyetin ilanının üzerinden bir asıra yakın zaman geçmesine rağmen, kavram ve sistem ile ilgili tartışmalar hala devam ediyor. Yüz yıldır halka referans olarak batıyı gösteren politik ve bürokratik çevreler, batı normlarında demokratik hak ve hürriyetler konusunda nezaman kuvvetli bir talep ve teşebbüs oluşsa, hemen engelleme ve bastırma cihetine gidiyorlar.
Ülkemizde temel hak ve hürriyetlerin batı normlarına uygun düzeyde gelişmesinin önündeki en büyük engel, maalesef kendilerini batıcı olarak lanse eden bazı çevrelerdir. Son yıllarda Avrupa Birliği Müktesebatına uyum sürecinde yapılmaya çalışılan hukuk ve demokrasi açılımlarına karşı cumhuriyetçi ve batıcı geçinen bazı çevrelerin muhalefet ettikleri ve sert engelleme taktiklerine başvurdukları görülmektedir.
Hem batıcı olacaksın, hemde batı kriterlerine uyum konusuna karşı çıkacaksın! Bu önemli çelişki için birde bahane geliştirilmiş: “Efendim, bizim kendimize özel şartlarımız var. Onun için Avrupalının sahip olduğu hak ve özgürlükler bizim vatandaşlarımıza tanınamaz” yani bir nevi “özgürlükler bizi bozar, bizim halkımız hürriyet- lere layık ve hazır değil” deniyor.
Evet, gerçekten Türkiye'nin kendine özel şartları var. Zira hiçbir modern devlet kendi halkını zorla değiştirmek ve dönüştürmek, resmi ideoloji edinip bunu halkına dayatmak teşebbüsünde bulunmuyor. Modern devletler, halkının değer yargıları ve talepleri doğrultusunda, halkın refah ve mutluluğu için faaliyet yürütürler.
Türkiye'de ise durum farklıdır. Maalesef Devlet halkın inanç ve değer yargılarına karşı savaş açmış, halkın taleplerine karşı kulak tıkamış ve ideolojik dayatmalarla halkı dönüştürmeye teşebbüs etmiştir. Hanedan kaynaklı saltanatın yıkılmasın- dan sonra hakimiyet milletin eline geçmemiş, milleti dönüştürmeyi amaçlayan kültürel değişim projelerinin hayata geçirilmesi misyonunu da üstlenen “asker-sivil bürokrasi” saltanatı kurulmuş tur. Gelişmeler arzu ettikleri istikamette olmayınca, bürokratik saltanatın halka karşı baskı ve dayatmaları da şiddetlenmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarından beri kapsamlı şe- kilde uygulanmakta olan kültürel dönüştürme projelerine itibar etmediği, sivil direniş gösterdiği ve muhalefet ettiği için, devlet yönetimine hakim olan muktedir güç odakları, halka güvenmezler ve halka gitmekten hoşlanmazlar. İnsiyatifin milli iradenin eline geçmesini istemezler. Çünkü demokrasi geliştikçe, milli irade güçlendikçe, insiyatif kaybedeceklerini ve konumlarının sarsılacağını bilirler.
Ayrıca demokratik açılımlara paralel olarak halka yapılan ideolojik dayatmaların, baskı ve dönüştürme projelerinin sona erecek olması ve milletin inanç ve değer yargılarının ferdi ve toplumsal hayatta geçerliliğini sürdürecek olması da demokratik gelişmelere muhalefet edilmesinin ikinci önemli nedenidir.
“Bize özel” bu iki önemli nedenden dolayı, ilerici ve batıcı geçinen çevreler, kendileri ile çelişme pahasına, hukuk ve demokrasi alanındaki gelişmelerin önündeki en önemli engeller olarak durmakta ve statükonun korunması için var güçleri ile çalışmaktadırlar.
Ülkemizde yapılması gereken en önemli işlerden birisi de, içi boş bırakılıp lastik gibi her yöne çekilebilen ve halka karşı bir şantaj aleti gibi kullanılabilen “irtica, laiklik, cumhuriyet” gibi kavramların açık ve net tanımlarının yapılarak içlerinin doldurulması, sınırlarının belirlenmesi ve istismara varan çifte standartların engellenmesidir.
Son yıllarda “cumhuriyet” ile ilgili tartış- maların alevlendiğine, cumhuriyetin adı cumhuri- yetçi olanlar tarafından hırpalanıp örselendiğine şahit oluyoruz. Cumhuriyet namına yapılan cumhuriyet karşıtı söylem ve eylemleri hayretle iz- liyoruz.
Bu insanlar ya cumhuriyetin ne olduğunu bilmiyorlar, kafalarının içinde hayal ettikleri ilkel, despot bir sistemi cumhuriyet sanarak halka dayatmak istiyorlar; yada halkı saf koyun sürüsü yerine koyup gözünün içine bakarak millet ile alay ediyorlar.
Bu cümleden olarak, cumhuriyet kavramına açıklık getirebilmek amacıyla; cumhuriyet, cumhuriyetçilik ve demokrasi kavramlarına ilişkin genel bir değerlendirme yaparak; tartışmalara ve kavram kargaşasına ışık tutmaya çalışacağız.

Cumhuriyet Nedir?
Cumhuriyet kelimesi, Arapça cumhur kelimesinden gelmekte olup toplum / halk demektir. Cumhuri, halka ait olan anlamını taşır. Devlet sistemi olarak cumhuriyet ise “halka ait olan devlet” demektir.
Cumhuriyetin hukuki tanımı üzerinde bir görüş birliği yoktur. Leon Diguit'in başını çektiği bazı anayasa hukukçuları ve siyaset bilimciler, cumhuriyet kavramını dar manada “monarşinin karşıtı olan devlet şekli” olarak tanımlamışlardır. Buna göre eğer devlet başkanı, bu göreve veraset (ırsi) usulüyle geliyorsa o devlet monarşisidir; eğer devlet başkanı veraset dışında başka yollardan göreve geliyorsa o devlet cumhuriyettir. Yani devlet başkanının veraset yolu ile göreve gelmediği, monarşi olmayan her devlet cumhuriyet tir. Bu tanıma göre; devlet başkanının seçimle, ihtilal ile veya zorbalıkla başa geçmiş olması önemli değildir. Devletin hangi sistem ile yönetildiği de cumhuriyet olma vasfını etkilemez.
Maurice Duverger'in başını çektiği bazı anayasa hukukçuları ve siyaset bilimciler ise cumhuriyete daha geniş bir hukuki tanımlama getirmekte ve demokrasi ile özdeşleştirmektedirler. Onlara göre cumhuriyetten söz edebilmek için egemenliğin kaynağının millete dayanması ve halkın yönetime katılması gerekir. Onun için cumhuriyetin genel oy, temsili rejim, kuvvetler ayrılığı prensibi, liberal demokrasi, hukuk devleti gibi prensipleri taşıması gerekir.
Türk Anayasa Hukukçuları da farklı yaklaşımlar göstermekle birlikte, cumhuriyete geniş anlamda bir hukuki tanımlama getirmişler- dir.
Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL'e göre monarşi ile cumhuriyet arasındaki fark liyakat, ehliyet ve fazilet farkıdır. Prof.Başgil, hükümdarın konumu- nu verasete (irse) yani tesadüfe, cumhurbaşkanının ise konumunu ehliyete borçlu olduğunu ifade etmektedir. Monarşide hükümdar, sırf padişah oğlu olduğu için devletin başına geçer. Cumhuriyet te ise devlet başkanı seçimle başa geçer ve liyakat ve ehliyetinden dolayı seçilmiştir. Prof. Başgil, cumhuriyetin liyakat ve ehliyete dayanan bir fazilet rejimi olduğunu belirterek, cumhuriyetin temel niteliğinin devlet başkanının seçimle iş başına gelmesi olduğunu ifade etmektedir.
Prof. Dr. İlhan ARSEL ise cumhuriyeti “irsiyet esasının rol oynamadığı bir devlet rejimi” olarak tanımlamakta; vatandaşların eşitliği, devlet organlarının seçim yolu ile teşekkül etmesi ve devlet organlarının halk veya temsilcilerinin denetimine tabi olması prensiplerini taşıması gerektiğini belirtmektedir. Prof. Dr. Hüseyin Nail KUBALI'ya göre ise; monarşi, egemenliğin kaynağının ve sahibinin tek kişi olduğu: cumhuriyet ise egemenliğin kaynağının ve sahibinin birden fazla kişiler olduğu devlet şeklidir.
Prof. Dr. Toktamış ATEŞ'e göre cumhuriyet ve demokrasi aynı şey değildir. “Bir cumhuriyet, demokrasi olmayıp, totaliter bir rejim olabileceği gibi, bir demokrasi de monarşi olabilir. Örneğin; günümüzün istikrarlı demokrasilerinin büyük çoğunluğu; başta İngiltere olmak üzere, İskandinav ülkeleri, Belçika, Hollanda monarşisidir. Fakat, demokrasiyi pekala yaşatmışlar ve bugün için olabildiğince ileri bir noktaya getirmişlerdir. Buna karşılık, örneğin faşist bir devlette cumhuriyet adını alabilir. Ama bunun demokrasi ile bir ilişkisi yoktur. Dediğimiz gibi, her cumhuriyetin mutlaka demokrasi, yada her demokrasinin mutlaka cumhuriyet olması gerekmiyor ancak, cumhuriyet ve demokrasi aslında birbirini bütünleyen, birbirine uygun iki rejimdir.”
Ülkemizdeki anayasa hukukçularının cumhuri yet kavramı ile ilgili tanımlarını kısaca özetledikten sonra, Prof. Dr. Mustafa ERDOĞAN'ın hazırlamış olduğu “Türkiye için bir demokratikleşme ve sivilleşme perspektifi” isimli rapordan, demokra- tik yönetim modelinin sahip olması gereken esaslara ilişkin bazı tespitleri aktarmak istiyoruz.

Demokratik Yönetim
Modelinin İlkeleri:

1. Yönetimin halkın rızasına dayanması:
Milli Egemenlik veya halk egemenliğini gerçekleştirmenin temel aracı, düzenli aralıklarla yapılan seçimlerdir. Demokratik devlet ilkesi, devletin bütün organlarının bir şekilde halk iradesiyle ilişkilendirilmesini gerektirir. Demokra- tik seçimin genel, eşit ve serbest oya dayanan adil seçim, yargı denetimi, gizli oy verme ve açık sayım, herkesin bir oy hakkına sahip olması.. gibi bazı şartları vardır. Serbest oy ilkesi; hem oy vermenin bir yükümlülük değil bir hak olmasını, hem de seçimlerin yarışmacı ve seçim kampanyalarının baskıdan uzak ve özgür olmasını gerektirir. Adil seçim; seçim sisteminin toplumdaki başlıca eğilimlerin hiç birisini politik sürecin dışında bırakmayacak ve bunları mümkün olduğunca orantılı bir şekilde parlamentoya yansıtılacak bir seçim sistemini ifade eder.

2.Çoğunluğun Yönetme Hakkı:
Çoğunluğun yönetme hakkı, bireylerin temel haklarına ve temel hukuk güvencelerine saygılı olmak kaydıyla, kamu hayatıyla ilgili bütün kararları almaya çoğunluğun yetkili olduğunu ifade eder. Çoğunluk yönetiminin dokunamayaca- ğı mahfuz alanların olmaması ve onun politik tercihlerini geçersiz kılacak bürokratik kurum ve mekanizmaların bulunmaması gerekir.

3.Azınlığın haklarının garanti altında olması:
Çoğunluk yönetimi, seçimler sonucunda azınlıkta kalan grupların daha sonraki seçimlerde çoğunluk olabilmelerine kapıyı kapatmamalıdır. Ayrıca; çoğunluk, azınlıkta kalanların temel haklarını ihlal etmemelidir. Sivil ve siyasal haklar herkes için güvence altına alınmış olmalı ve demokratik mekanizmalar muhafaza edilmelidir.

4.Çoğulcu ve yarışmacı siyaset:
Toplumun çoğulcu yapısının siyasal alana yansımasına imkan verecek çok partili siyasal hayat olmalıdır. Seçimlerde oy kullanan vatandaşların oyları “tercih belirtme” niteliğine sahip olmalıdır. Bunun için de, anarşiyi esas almayan, barışçı yöntemlerden ayrılmayan her ideolojik yönelim ve çıkarın serbestçe siyasi parti olarak örgütlenebil- mesi ve demokratik yarışmaya katılabilmesi gerekir.

5.Piyasa ekonomisi cari olmalıdır.
Piyasa ekonomisi sivil toplumun temelidir. Çünkü piyasa ekonomisi, toplumun devlete bağımlılığını azaltmak suretiyle, vatandaşlara devletin işleyişini sorgulayabilecekleri sağlam bir zemin kazandırır. Sivil özgürlükler arasında yer alan mülkiyet hakkı, sözleşme ve teşebbüs hürriyetleri, iktisadi hayatın devletin kontrol ve güdümü altında olması ile bağdaşmaz.

Buraya kadar Cumhuriyet ve Demokrasi kavramları ile ilgili çeşitli tanımlamaları özet olarak aktarmaya çalıştık.

Cumhuriyet Kavramına İlişkin Farklı Mülaha- zalar:
Ülkemizde, Cumhuriyet, Demokrasi, Cumhuriyetçilik, Cumhuriyetin kazanımları gibi kavramlar üzerindeki tartışmalara açıklık getirebilmek için iki farklı yaklaşımı tahlil etmemiz gerekir. Bunlardan birincisi: Devlete hakim olan, kamu gücünü elinde bulunduran ve her halükarda iktidar/muktedir konumuna sahip olan CHP zihniyetinin Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik anlayışı ile bu anlayışa ilişkin uygulamalarıdır. İkincisi ise; kamu gücünü elinde bulunduran ve iktidar / muktedir konumunda bulunan CHP zihniyetinin uygulamalarına karşı en ciddi, kapsamlı ve süreklilik arzeden sivil direnişi göstermiş olan Bediüzzaman Said Nursi ve Nur Talebelerinin Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik kavramlarına yükledikleri manalardır.
CHP zihniyetinin zorba, dayatmacı ve baskıcı politikalarından en fazla etkilenen ve mağdur olan kesim dindar çevreler; hassaten de defalarca beraat edilmesine rağmen aynı iddialarla 1500 defa yargılanan, sürgünlerde, mahkeme kapılarında, hapishanelerde envai türlü işkence ve çileye maruz bırakılan Bediüzzaman Said Nursi ve Nur Talebeleridir. Onun için; Bediüzzaman'ın cumhuri- yet kavramına ilişkin tarifini ve cumhuriyeteçilik anlayışını aktarmak istiyoruz.

Bediüzzaman'ın Cumhuriyet Tanımı:
Bediüzzaman Said Nursi'nin çok belirgin vasıflarından biri, sahip olduğu hürriyet tutkusudur. Hürriyeti imanın bir hassası olarak görmekte ve iman kuvvetlendikçe hürriyetin de parlayarak gelişeceğini ifade etmektedir. Hürriyet O'nun vazgeçilmezlerindendir. Zira “ben ekmeksiz yaşarım, fakat hürriyetsiz yaşayamam” demekte- dir. Yani Bediüzzaman'a göre hürriyet ekmekten, aştan ve işten önce gelmektedir. Hürriyetin korunması, maişet/geçim derdinden daha önem- lidir.
Bediüzzaman, 1908 de II. Meşrutiyetin ilanını İslam dini namına alkışlamış; meşrutiyeti hürriyet olarak kabul etmiş, meşrutiyet ile hürriyet kelimelerini eş anlamlı kavramlar olarak kullanmış; hürriyetin/meşrutiyetin en ateşli savunucuların- dan olmuştur. Ancak O, hürriyet konusunda iki hususa dikkat çekmiştir: Birincisi: hürriyet insanlara Allah'a karşı kulluk vazifelerini unuttur- mamalı ve manevi bir gaflete yol açmamalıdır. Bu hususa “insanlar hür oldular ama yine Abdullah / Allah'ın kulu durlar” sözü ile dikkat çekmektedir. İkinci husus ise; Cahil, avam tabaka tam serbest ve dini terbiyeden mahrum bırakılırsa, anarşi yayılır, insanlar serkeş ve topluma zararlı bir hal alır. Bu nedenle hürriyetin sınırlarını çizerken; “yarısının ferdin istediğini yapabilme serbestisi olduğunu, ama diğer yarısının da başkalarının haklarına, hürriyetlerine tecavüz etmemek olduğunu” ifade etmektedir. Bediüzzamana göre, kişinin kendi nefsine zarar verecek tavır ve eylemleri de hürriyete aykırıdır. Bu nedenle; ferdi ve toplumsal hayatta hürriyetin tam ve sağlıklı olarak tesis edilebilmesi için meşrutiyetin Kuranın Kanuni Esasi ile sınırlı olması gerekmektedir.
Bediüzzaman, Meşrutiyet ve cumhiriyet kelimelerini eş anlamlı kavramlar olarak kullan- mıştır. Aynı mana için Osmanlı döneminde “meşrutiyet” kelimesini: cumhuriyet döneminde ise “cumhuriyet” kelimesini kullanmıştır. Onun her iki kavrama yüklediği anlam aynıdır. Meşrutiyet aslında bir monarşidir. Devlet başkanı olan bir padişahın yönetiminde demokratik hayata geçirtir meşrutiyet. Cumhuriyette ise egemenliğin kaynağı ve devlet başkanının vasfı değişmiştir. Buradan şunu anlıyoruz: Bediüzzamana göre önemli olan, sistemin ismi veya devlet başkanının göreve geliş şekli değil; sistemin yapısal özellikleri, işleyiş şekli ve hürriyetin tesis olunupolunmadığıdır. Onun için bazen meşrutiyet bazen de cumhuriyet kelimesini kullanmış ama her iki kavrama da aynı anlamı yükleyerek bazı temel esasların varlığını şart koşmuştur.
Bediüzzaman'a göre bir sistemin cumhuriyet olabilmesi için şu temel özelliklere sahip olması gerekmektedir.

1. Adalet:
Dar manada adalet kavramı: hakkın hak sahibine teslim edilmesi; haklı olanın güçlü kılınması, güçlü olanın haklı çıkarılmaması, hakkın korunması anlamına gelmektedir.
Bediüzzaman'ın eserlerinden ve mahkeme savunmalarından anladığımıza göre; hakkın korunması ve adaletin tesis edilebilmesi için adalet kurumlarının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve hukuka uygunluğu; mahkemelerin objektif hukuk kuralları na göre müşahhas/somut delillere istinaden karar vermeleri, sübjektif ve ideolojik mülahazalardan uzak durmaları; hukuk kurallarının herkese eşit olarak ve objektif kriterlere göre uygulanması; temel hak ve hürriyetlerin yargı güvencesi altında olması hususları büyük önem taşımaktadır. Ona göre yargı organları ve yargı mensupları herkese eşit mesafede durmalı, ideolojik mülahazalarla karar vermemelidir. Yargı sistemi konumu ve işleyişi ile herkese güven telkin etmeli, kamu otoritesinin baskı ve haksızlıklarına karşı ferdin hukukunu korumalıdır.

2. Meclis, Şura Sistemi(Meşveret):
Bediüzzaman, toplumun kalkınması ve refah düzeyinin yükselmesi için devlet ve millet işlerinin meşveret edilerek, şura vasıtasıyla yürütülmesine büyük önem atfetmektedir.
Şura, parlamenter sistemindeki Melis olarak anlaşılabilir. Bediüzzaman, II.Meşrutiyetin ilanın- dan sonra gayrimüslimlere seçme ve seçilme hakkı verilmesine itiraz eden bazı dindar çevreleri, “eşitli- ğin kabul edilmesi” konusunda getirdiği akli ve dini deliller ile ikna etmiştir. (Ayrıntı için Münaza- zarat isimli esere bakılabilir.) Müslümanlar ile gayri Müslimlerin siyasal hayatta eşit sayılması konusu- na artıları ve eksileri ile bakarak değerlendiren Bediüzzaman, siyasal eşitliğin Müslümanların lehine olduğunu ispatlamış ve itirazları dindirmiş- tir.
Ancak meşveret/şura prensibi ile Bediüzza- man'ın islami manada, sünneti seniyye ye uygun bir meşvereti kastettiğini düşünüyoruz. Zira şura, ehliyet sahibi kişilerle toplanmalı ve mesele işin/konunun uzmanları ile meşveret edilmelidir.
Bediüzzaman'ın meşveret ve şura kavramın- dan, parti genel başkanlarının adeta atadığı parlamenterlerin meclis çatısı altında hiç okumadık ları tasarılara grup kararı ve talimatlarla el kaldırıp indirmelerini kastetmiş olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Fakat Bediüzzaman'ın siyasal eşitliği savunduğu, oy kullanmak ve CHP zihniyetine karşı DP iktidarını desteklemek suretiyle seçimlere iştirak ettiği ve siyasal hayata katıldığı da tarihi birer gerçektir.
Bu nedenlerden dolayı; Bediüzzaman'ın meşve ret esası ile idealde, sünnet-i seniyye ye uygun bir şura ve meşvereti; ancak uygulamada, siyasal hayatta parlamenter sistemi benimsediği ve meclisin sağlıklı bir şekilde teşekkül ederek, devlet ve millet hayatında temel belirleyici organ olarak çalışmasını kastettiğini söyleyebiliriz.

3.Kanun Hakimiyeti
(Kanunda İnhisar-ı Kuvvet):
Kuvvet kanunda olmalıdır. Fert, toplum ve devlet hayatında hak ve hürriyetler ile görev, yetki ve sorumlulukların hukukun genel prensiplerine uygun, objektif hukuk kuralları ile belirlenmiş olması; hukuk kurallarının herkese eşit olarak uygulanması; kaynağını kanunlardan almayan bir yetkinin kullanılamaması veya kimsenin kanuna aykırı şekilde sorumlu tutulmaması ve cezalandırıl- maması; kamu gücünün yasal sınırlar içinde kullanılması; illegal yöntemlerle devlet ve toplum hayatına müdehalelere meydan verilmemesi; kanunların herkes için eşit ve etkin olarak uygulanması gibi, bugün modern hukuk devleti olarak tanımlayabileceğimiz prensiplerin cari olmasıdır.

Uygulamaya Dair Endişeler:
Cumhuriyeti “adalet, meşveret ve kanunda inhisarı kuvvet” olarak tanımlayan Bediüzzaman, uygulamaya ilişkin çok önemli tehlike ve sıkıntılara da dikkat çekmektedir. Bediüzzaman’ın eserlerin- den ve mahkeme savunmalarından tesbit edebildi- ğimiz, uygulamaya ilişkin bazı tehlike ve sıkıntıları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1.Dini terbiyeden mahrum bırakılan cahil insanlar hürriyet ve serbestlik ortamında serseriliğe ve anarşiye yol açabilir.
2.Temel hak ve hürriyetlerin korunmadığı, adaletin tesis edilmediği ve kuvvetin kanunda olmadığı bir sistemde sadece istibdat el değiştirmiş olur. Bir hükümdarın istibdadının yerine bir parti ve grubun istibdadı getirilmiş olur ki; bu daha tehlikelidir. Çünkü parti veya grup istibdadı baskıları hem çeşitlilik olarak artırır, hemde halkın daha geniş kesimlerine yani tabana yayar. Onun için parti tahakkümü ve istibdadı bir padişahın istibdadından çok daha tehlikelidir. İttihat ve terakki cemiyeti ile CHP iktidarlarının uygulamala- rı bu tesbiti doğrulamıştır.
3.Milletin ücretli hizmetkarları olan mermurla- rın, devlet bünyesinde hakimiyet kurarak millete ağalık ve efendilik taslamaları ve baskı ile kendi ideolojilerini millete dayatarak zorla kabul ettirmeye çalışmaları.
4.Bağımsızlığını ve tarafsızlığını koruyamayan yargı organlarının devlete hakim güçlerin ideolojilerinin bekçiliğine soyunarak, baskı ve zulüm niteliği taşıyan icraatların koruyucusu haline gelmesi.
5.Din ve vicdan hürriyetini teminat altına alması gereken laiklik ilkesinin dinsizlik olarak anlaşılması, uygulanması ve siyasetin dinsizliğe alet edilmesi.
6.Irkçılığı esas alan bir ulusdevlet ve milliyet- çilik anlayışı toplumun birlik ve beraberliğini tesis eden manevi bağları zayıflatarak, milli birlik ve beraberliği zedeleyeceği gibi, yıkıcı ve bölücü unsurların ortaya çıkmasına ve yayılmak için zemin bulmasına yol açabilir.
7.Dini değerlere ve dindarlara karşı sergilenen soğuk ve baskıcı tutumlar emniyet ve asayişi bozarak kominizm ve bölücülük gibi yıkıcı faaliyetlerin yayılmasını sağlayacak gelişmelere zemin hazırlayabilir.
8.İstibdadın her türlüsü insan fıtratına aykırı olup; insanın fıtri kabiliyetlerinin gelişmesini engellemek ve yetenekleri köreltmek suretiyle maddi kalkınmanın da önündeki en büyük engeldir.

Cumhuriyetin kuruluşu:
Yoğun propagandalarla yayılmaya çalışılan kanaatin aksine, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ordu veya CHP değil bizzat halkın kendisidir.
Kurtuluş savaşını yapan da, Türkiye Cumhuri- yetini kuran da sivil vekillerden müteşekkil TBMM'dir. Zira İttihat Ve Terakki Cemiyeti'nin hataları ve becerisizlikliği nedeniyle I.Dünya Savaşından mağlup çıkan ülke yakılmış, yıkılmış, ekonomisi çökmüş, orduları dağıtılmış, harap ve bitkin bir halde idi. Kazım Karabekir komutasın- daki 15.kolordu dışında düzenli ordu sayılabilecek hiçbir askeri birlik yoktu ve ülkenin her köşesi işgal altında idi.
Millet tam bir gönül ve ruh birliği içerisinde ülke genelinde seferber olarak; omuz omuza vererek birlik beraberlik içerisinde topyekün yürütmüştür istiklal mücadelesini. İstiklal harbinin finansmanını, sevk ve idaresini ise bizzat Meclis yürütmüştür. Kurtuluş Savaşını yapan ve milli bağımsızlığı kazanan ilk TBMM de yer alan milletvekillerinin mesleki kökenlerine göre dağılımı şu şekildedir. %28 memur ve öğretmen, %15 asker, %hukukçu , %17 din adamı, %12 tüccar, %9 serbest meslek sahibi ve %6 sı da çiftçidir.
Milli mücadele boyunca halkı savaş konusunda motive edebilmek için dini temalar kullanılmış ve milletin dini duygularına hitap edilerek hamiyet duyguları canlandırılmaya çalışılmıştır. En zor ve en ağır şartlar altında en büyük en güçlü düşman- lara karşı zafer kazanılmasını sağlayan unsur dini hamiyet duygularının şahlandırılması olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'inde katılımı ile dua ve mevlitler okunarak kurbanlar kesilerek açılmıştır.
Cumhuriyet tarihindeki çok önemli kırılma noktalarından birisi, 1923 yılında yapılan milletvekili genel seçimleridir. 1923 yılında Meclis kendisini yenilemek üzere seçime gitme kararı alır. Ancak milletvekili aday adaylarının çok fazla sayıda olması nedeniyle seçimlerin zor yapılacağı gerekçe gösterilerek; Meclis Başkanının tasvip edeceği aday adaylarının seçime aday olabilmesi kararlaştırılır. Bu karar meclisteki bütün dengeleri değiştirmiştir. Çünkü Meclis Başkanı Mustafa Kemal, gerçekleştirmeyi düşündüğü devrimlere ve kültürel değişim projesine muhalefet edebileceğini düşündüğü kişilerin adaylığını onaylamamış; 2. meclisin daha çok batılılaşma yanlısı isimlerden oluşmasını sağlamıştır.
1923 seçimlerinden sonra teşekkül eden Yönetim, Avrupanın dinden uzaklaşıp kilisenin baskı ve taassubunu kırarak kalkındığını; maddi kalkınmayı gerçekleştirecek şartlar hazırlamakta islamın yetersiz kaldığını; kalkınabilmek için bizde de dinin fert ve toplum hayatındaki tesirinin kırılması gerektiğini; islamın günün şartlarına göre reforma tabi tutularak yeniden düzenlenmesi gerektiğini; çağdaşlaşmak ve kalkınabilmek için Batılılar gibi düşünmek ve Batılılar gibi yaşamak gerektiği düşünüyorlardı. Onun için çok büyük ve kapsamlı bir Kültürel Değişim Projesi uygulanması ve radikal devrimlerin gerçekleştirilmesi düşünülü yordu.
Ancak böyle bir değişimin Müslüman Anadolu insanı tarafından hoş karşılanmayacağı, benimse- meyeceği; yapılan devrimlerin halk direnci ile karşılaşacağı öngörülüyor ve biliniyordu. Bu nedenle ik, şey yapılacaktır: Bir taraftan mevcut bütün aykırı sesler ve itirazlar susturularak toplumsal muhalefet odakları bastırılmalı, pasifize edilmelidir. Öte yandan uygulanacak eğitim politikaları ve kültürel değişim projeleri ile, aydınlanma felsefesinin pozitivist değerleri ile donatılmış, devrimleri benimseyecek ve muhafızlı- ğını yapacak, dini duygulardan arındırılmış, akılı ve bilimi esas alan, yeni, ideal bir nesil yetiştiril- melidir. Yani 1923'te teşekkül eden 2. meclisin en önemli sorunu yapılacak devrimlerin halka benimsetilmesi, halk tabanlarına yayılması ve kültürel değişim projesinin hayata geçirile- bilmesidir.
Cumhuriyet Halk Partisi bu sorunu çözmek amacıyla kurulmuştur. CHP, devlete hakim iktidar çevrelerinin sahip oldukları islami değerlerden uzaklaşma ve batılılaşma ideolojilerini hayata geçirmek üzere yapılacak devrimleri halka benimsetebilmek ve bu ideolojiyi benimseyen ideal bir nesil meydana getirebilmek amaçlarıyla kurulmuştur.
Görüldüğü gibi CHP devlet kuran bir parti değil; devlete hakim iktidar odaklarının ideoloji- lerini halka dayatmak ve benimsetmek amacıyla kurdukları bir devlet partisidir. CHP halk tarafın- dan değil, halka karşı devlet tarafından kurulmuş- tur. Onun için CHP yöneticilerinin veya CHP zihniyeti savunucularının cumhuriyeti babalarının malı gibi görmeye ve “cephede kazandığımızı sandıkta kaybedemeyiz” türü talihsiz beyanatlar vermeye asla hakları yoktur.

Totaliter Cumhuriyet:
Mecliste hakim güç olan batılılaşmacı ekibin kurmuş olduğu Cumhuriyet Halk Partisi, resmi ideolojinin taşeronluğunu rolünü üstlendi. 1924 ten sonra CHP ile Devlet yönetimi bütünleşmeye başladı. İslam'dan uzaklaşılması, dinin fert ve toplum üzerindeki tesirinin ve belirleyici rolünün ortadan kaldırılması, seküler yaşam tarzının yerleş- tirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının ve her safhasının Batılı pozitivist değer ve hayat tarzları ile tanzim edilmesi Devletin Resmi politikası haline geldi
Türk-İslam tarihinde çok aykırı ve radikal sayılabilecek reform ve devrimler yapılmaya başlandı. Ferdi ve toplumsal hayatın her safhasını kuşatan çok kapsamlı bir kültürel değişim projesi uygulamaya konuldu. CHP nin taşeronluğunu yaptığı resmi ideoloji başlangıçta halkın hüsnü kabulünü görmedi. Bir taraftan ülkenin değişik yörelerinden rahatsızlık belirtileri ortaya çıkarken; öte yandan Kazım Karabekir'in öncülüğünde CHP karşısında kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası kamuoyunun büyük teveccühüne mazhar oldu. Bu gelişmeler üzerine; Şeyh Said ayaklanması ve irtica tehlikesi gerekçe gösterilerek ”Takriri Sükun Kanunu” ilan edildi. Kurulan istiklal mahkemelerinde binlerce kişi yargılanarak, yüzlerce alim, aydın ve eşraftan insanlar idam edildi. İrticaya destek oldu gerekçesiyle 1925 de Terakki perver Cumhuriyet Fırkası da kapatıldı. Ülkeye çok büyük bir korku havası yayıldı. İktidara karşı en küçük bir muhalefet, yapılan icraatlara en küçük bir itiraz ve en küçük bir eleştiri bile suç sayılarak idama kadar varan yaptırımlarla, şiddetle cezalandırıldı ve susturuldu. Sosyal ve siyasal hayattaki bütün toplumsal muhalefet odakları sindirildi ve yok edildi.
Muhtelif tarihlerde çıkarılan kanunlar ile Hilafet kaldırıldı, eğitim-öğretim müesseseleri tek sistem altında toplanarak medreseler kapatıldı, dini eğitim ve dini yayınlar tamamen yasaklandı. Arap Alfabesi yasaklanarak Latin Alfabesi kabul edildi. Takvim, ölçü ve tartı aletleri Batıya uygun olarak değiştirildi. Şapka giymek zorunlu hale getirildi. Tekke ve Zafiyeler kapatıldı. Halk arasında saygınlık ifade eden bazı unvan ve lakapların kullanılması bazı kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi temel kanunlar Batıdan alındı. “Devlet'in dini İslam dinidir”. İbaresi anayasadan çıkartıldı. Laiklik Devletin temel ilkelerinden biri olarak (1937 de) Anayasaya girdi vs. Kısacası gerek toplumsal hayatta, gerekse devlet teşkilatında tüm müessese- ler yeniden yapılandırıldı. Bu yeni yapılanma içerisinde dine yer verilmedi. Çünkü artık “din ve devlet işleri birbirinden ayrılacak” ve din sadece vicdanlarda barınacak, sosyal hayatta yer almaya- caktı.
Tüm bu gelişmelere paralel olarak, eğitim sistemi vasıtasıyla dini değerlerden arınmış, pozitivist değerlerle donatılmış seküler zihniyete sahip bir nesil yetiştirilmeye çalışılıyordu. Toplumsal Muhalefeti ölçmek için 1930'larda kurdurulan Serbest Cumhuriyet fırkasına, CHP zulmünden bunalmış olan halk büyük bir rağbet gösterdi. Bunun üzerine hemen Serbest Cumhuri- yet Fırkası da kapatıldı.
Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere CHP zihniyeti, hiçbir zaman millete ve milletin değerlerine karşı saygılı olmamış; zorba ve dayatmacı tavır ve politikalarla halkın karşısında olmuştur. Halkı kendi menfaatini bilemeyen, neyin zararına neyin de yararına olduğunu ayırt etmeyen, göbeğini kaşıyan bidon kafalı, aklı kıt insanlardan müteşekkil, güdülmeye muhtaç bir sürü olarak algılayan bu zihniyet, halk ve halkın değerleri ile sürekli çatışma içerisinde ve kavgalı olmuştur. Onun içinde halk “kendisinden” olarak göremediği bu zihniyeti ve mensuplarını asla sevememiş ve yakınlık duyamamıştır. Bu soğuk ve mesafeli duruşu Bediüzzaman, “Bu asil millet hiçbir zaman o partiyi(CHP) kendi ihtiyarı(serbest kararı) ile iktidara getirmez.” Değerlendirmesi ile ifade etmektedir. Bu gerçeğin farkında olan CHP zihniyeti ise, sürekli baskı, anti-demokratik ve totaliter tutumlarla iktidarda kalma ve ideolojisini halka dayatarak zorla yaşatma yoluna gitmiştir. 1938 den sonra İsmet İnönü'nün başa geçmesi ile yaşanan “mili şef dönemi” ise çok katı bir faşizm halini almış; İnönü iktidarı, politika ve icraatları ile Nazi-Hitler veya Stalin iktidarlarından geri kalmamıştır.
Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, ilerlemek, kalkınmak sloganları ile Devleti yöneten CHP, ülkeyi daha da fakirleştirerek yokluklar ve kıtlıklar yurdu haline getirdi. Sosyal, ekonomik, teknolojik vs. hiçbir alanda kalkınmayı sağlayamamış, çağdaş uygarlığı yakalamayı bırakalım, bir cihan imparatorluğunun mirasçıları, uluslar arası alanda üçüncü dünya devletleri kümesine düşmüş, halk fakirlik ve baskılar yüzünden canından bezmiş, karamsarlık ve mutsuzluk ülkenin adeta kaderi haline getirilmiş. Kısacası CHP iktidarı kelimenin tam anlamı ile mutlak bir başarısızlığa düşmüştür. Onun için 1945'lerden sonra hem muhalefet hareketleri yeniden canlanmaya ve gelişmeye başlamış, hem de II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslar arası konjöktür, Türkiye'yi çok partili siyasi hayata geçmeye zorlamıştır.
CHP karşısında en güçlü siyasal muhalefet olarak ortaya çıkan DP, 1950 seçimlerinde ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiş ve ülke kısmen totaliterizm den demokrasiye geçmeye başlamıştır. Seçimi kazanan DP siyasal iktidarı ele geçirip hükümeti kursa da gerçek anlamda iktidar yani ülke yönetiminde muktedir olamamıştır. Zira ülkede kökleşmiş, adeta saltanat kurmuş, resmi ideolojiyi sahiplenen güçlü bir “asker-sivil bürokrat hakimiyeti” vardır. Gerçek iktidar bu asker-sivil bürokrat saltanatının elinde kalmış, hükümet tam anlamı ile muktedir olamamış ve istediği, planladı- ğı pek çok projeyi hayata geçirememiştir. Sonuçta 27 mayıs 1960 askeri darbesi ile halkın seçtiği siyasal iktidar, silah zoru ile düşürülmüştür.
1960 dan sonra da seçimler yapıldı, iktidarlar değişti, hükümetler kuruldu...vs. ama CHP zihniye tine sahip asker-sivil bürokratlar saltanatı hep devam etti, gerçek iktidar gücünü kullanma ve muktedir olma kabiliyetini sürdürdü. Hükümetler ancak bu gizli saltanatın izin verdiği oranda ve çizdiği sınırlar içinde icraat yapabildiler.
Söz konusu asker-sivil bürokratlar saltanatının en büyük dayanağı Çankaya Köşkü ve Cumhur Başkanlığı makamı idi. Onun için mutlaka kendileri ne yakın, kendi kontrollerinden çıkmayacak, halka yakın durmayacak, Resmi İdeolojinin yani CHP'nin 6 okunun hamiliğini sürdürecek birisinin Cumhur Başkanı olmasına büyük özen gösterdiler. Başta askeri darbeler olmak üzere pek çok yöntem kullanarak mutlaka bir şekilde bunu gerçekleş- tirdiler de. Ülkede sürekli propagandası yapılan irtica tehdidi söylemleri, laiklik elden gidiyor hezeyanları, ülke satılıyor safsataları hep bu oyunun ve gizli planların birer argümanı olarak tarihe kaydoldu.
CHP zihniyeti ve asker-sivil bürokrasi saltanatı nın ülkede yürütmüş olduklar psikolojik savaş ile ilgili Prof. Dr. Atilla Yayla'nın harika bir yorumunu burada paylaşmak istiyoruz. Şöyle diyor Sayın Yayla: “Türkiye'deki propaganda mekanizması taklit ettiği totaliter sistemlerdeki kadar gelişmiş ve incelmiş olmamakla beraber, ülkenin egemen cumhuriyet söylemi ve bu söylemi çeşitli unsurlarıy la halka taşımada kullanılan yol ve yöntemler ve bu esnada sergilenen tarzlar totaliter sistemlerdekilere birçok bakımdan benzemektedir. Ancak, ülkemiz- de hem totaliter propagandanın komikliğe ve toplumu terörize etmeye varacak ölçüde abartılma- sı hem de açık toplum alanının klasik totaliter sistemdekilere göre daha geniş olması sayesinde insanlar totaliter propagandanın pompaladığı bilgi ve görüşlere teslim olmamakta, onları devamlı sorgulamakta ve alternatif kaynaklardan edinilen bilgi ve görüşlerle karşılaştırmakta ve test etmektedir. Bu yüzden, totaliter cumhuriyetçiler, bütün çabalarına rağmen, toplumu arzu ettikleri ölçüde manipüle edememekte, beyinleri tam olarak ve geri dönüşü olmayacak şekilde yıkayamamak- tadır. Bu başarısızlık onları çok öfkelendirmekte ve propagandayı koyulaştırmaya itmektedir. Sonuçta totaliter cumhuriyetçiler fasit bir dairenin içinde dolanıp durmaktadır.”
Bazı çevrelerin, “Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkma” sözünden CHP nin 6 okunu koruma ve kollama ile halka dayatmaya devam etmeyi anlamak gerekiyor. “Cumhuriyet elden gidiyor” diyenlere inanmamak ve itibar etmemek lazım. Zira cumhuriyetin hiçbir yere gittiği falan yok. Sadece CHP gidiyor. Tarihin derinliklerine gömülüyor. Halka soğuk, yabancı ve halka karşı duruşu ile her geçen gün mum gibi eriyip yok oluyor.
Millet uyandı. Artık herkes her şeyin farkında. Halk oyuna ve tezgaha gelmiyor. Haklarının ve sorumluluklarının bilincinde. Artık toplumsal mühendislik projeleri işe yaramıyor. Halk egemenliğin gerçek sahibi olmak istiyor. Onun için de demokrasi diyor ve demokrasiye sahip çıkıyor.
Cumhuriyet elden gidiyor diyenlerin derdi cumhuriyet falan değil. Onlar yıkılan saltanatları- nın ve gizli iktidarlarının derdinde. Bu yıl 29 Ekim- de Cumhuriyeti daha büyük coşku ile kutlayacağız. Zira Cumhuriyet artık halkın cumhuriyeti oluyor, demokrasi yeşerip gelişiyor.

Kaynaklar
1- Türk Anayasa Hukuku, Kemal Gözler, Ekin Kitabevi, Bursa, 2000
2- Esas Teşkilat hukuku, Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Baha Matbaası, İstanbul, 1960
3- Anayasa Hukuku Dersleri, Prof. Hüseyin Nail Kubalı, İÜ. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971
4- Anayasa Hukuku, İlhan Arsel, Doğuş Matbaacılık, Ankara 1964
5- Türk Anayasa hukuku, Prof Dr. Ergun Özbudun, Yetkin Yayınları, Ankara, 1986
6- 2.Cumhuriyet Tartışmaları, M.Sever-C.Dizdar, Başak Yayınları, İstanbul, 1963
7- 100 soruda Anayasanın anlamı, Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1986
8- Türk Demokrasi Tarihi, Prof. Dr. Kemal H. Karpat, İstanbul Matbaası, 1967
9- Modern Türkiyenin doğuşu, Bernard Levvis, Türk Tarih kurumu Basımevi, Ankara, 1984
10- Bediüzzaman Said Nursi Tarihçe-i Hayat, Sözler Neşriyat, İstanbul, 2002
11- Türkiye için bir demokratikleşme ve sivilleşme perspektifi, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, (www.liberal.dt.org.tr)
12- Hangi Cumhuriyet, Prof. Dr. Atilla Yayla, Zaman, 24.06.2006


Bu Yazı 2648 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar