Bize Rolümüzü Hatırlatan Anılar
..        

"Beni gerçekten çok etkileyen bir hatıramı paylaş- mak istiyorum. 2005 yılı, o zaman Başbakan Başdanış- manı olmak hasebiyle daha rahat seyahat edebiliyo- rum, hareket edebiliyorum. Ailemle birlikte bir Balkan turuna çıktım, bir taraftan da bölgede ihtiyaçları tespit etmek istiyorum. Orada, alanda nelerin olduğunu görmek istiyorum. Makedonya'da Radoviş'in kuzeyinde, 15-20 kilometre ötesinde dağda iki Türk köyü kalmış Batı Makedonya'da; Alikoç ve Koçali köyleri. Eskiden beri duyardım ve etnografik olarak da Türk kültürünün, Türkmen geleneklerinin yaşadığı bir köy olarak bilirdim. Ailemle ziyaret etmek istedim. Ücra bir yer. Gittik, gerçekten benim, bizim Toroslar'da babaannemin giydiği kıyafetler ne ise, dedemin konuştuğu Türkçe ne ise aynı giysiler ve aynı Türkçe- 'nin yaşadığı iki köy. Kalmış olduk, metruk, dağ başı. Vardık, bizi karşıladılar. Dedim "ne ihtiyacınız var, nasıl durumunuz?" Aralarında saygı duyulduğu anlaşılan birisi öne çıktı ve dedi ki, "Beyim sen de 400 yıl, ben deyiverem 500 yıl, bizi buraya goovermişler, ha bu dağları bekleyedurun demişler, o günden beri bekler dururuz."

Şimdi bir milletin geride bıraktığı ve metruk bir yerde bir köyde kalmış olan bir ferdi eğer 500 yıllık bir nöbeti tutma özgüvenini duyuyorsa, o miletin aydınla- rının o özgüveni iliklerine kadar hissetmesi lazım. Bir nöbet bilinci, sadece bir dağ nöbeti değil. Biz tarihin nöbetçileriyiz. Kadim bir medeniyetin, kadim bir kültürün ve bütün kadimin, sadece bir coğrafyanın değil, son merkezi olmuş bir devletin mirasçılarıyız. Dolayısıyla özgüven içinde tarihe bakmamız lazım. "

"Yine size yaşadığım güzel ama bize rolümüzü hatırlatan bir misalle bu tarihte oynanılan rol konusundaki tutumuzu belirleme ihtiyacı hissediyo- rum. İki sene önce Afganistan'a gittik, Belh şehrine, yani benim doğmuş olduğum şehir olmakla iftihar ettiğim Konya'nın manevi büyüğü Mevlana Celalettin-i Rumi'nin doğduğu Belh'e gittik. Heyet ile oturduk, Belh Valisi daha "hoşgeldiniz Sayın Bakan" dedikten sonra saymaya başladı, "bize şurada bir okul lazım, şu sokakta, hastanemizin kadın doğum ünitesi yok, yapılması lazım, şurada bir çocuk parkına ihtiyaç var." Bir liste sundu. Ben de TİKA Temsilcimizi, Başkonsolo- sumuzu çağırdım, basın mensupları da orada. "Bunları not alın, bir sene içinde yapılacak" diye talimat ver- dim. Bitti. Bir gazeteci arkadaşımız dışarı çıktıktan sonra dedi ki, "sizden öylesine rahat talepte bulundu ki gören de zanneder ki Belh Valisi değil de Konya Valisi."

Çok doğru, Belh Valisi bir Türk Bakandan Konya Valisi kadar rahat bir şekilde bunu ister, ister çünkü o Belh Valisi biliyor ki Türkler Anadolu'da İstiklal Harbi yaparken 1921'de, Atatürk o dönem Mareşal Fevzi Çakmak'a bir talimat gönderiyor. Gazi Mustafa Kemal daha bizim bir subaya ihtiyacımızın olduğu bir dönemde der ki o talimatta "en iyi subaylarınızı seçiniz ve Afganistan'daki kardeşlerimizin ordularını tanzim etmek üzere Afganistan'a gönderiniz.", çünkü bilir ki Anadolu'nun müdafaası Afganistan dağlarından başlar o dönem için ve bilir ki Asya derinliğinde güce sahip olmayanlar Avrupa içinde varlıklarını sürdüre- mezler. Gerçekten o dönemde en kıymetli subayları- mız seçilirler ve Afganistan'da o dönem sömürgeci akımlara karşı Afganistan halkı ile birlikte mücadele ederler. Yani kendi subaylarımıza ihtiyaç varken oradaki gelişmelere kayıtsız kalamazdık.

O seyahatten 15 gün sonra Balkanlar'da Sancak'a gittik. Yine benzeri bir durum: Sancak Valisi oturdu, Sancak Belediye Başkanı başladı saymaya, işte hastaneye şu lazım, okul lazım. Aynı şekilde not aldık ve bir sene içinde bütün bu taahhütler yerine getirildi. Şimdi döndüm, bizim diplomat arkadaşlara sordum, "Sancak'ta yaşayan bir Boşnak'la, Afganistan'da yaşayan Türkmen, Tacik arasında ne ortaklık vardır?" Sohbet ediyoruz. Biraz da espriyle karışık, "tek ortaklık vardır, hangi gerekçe ile olursa olsun her ikisi de bizden alacaklı." Bu emin olun omuzlarımızdaki yükü arttırır ama yaptığımız görevi de anlamlı kılar. Neden onlar kendilerini bizden alacaklı görüyorlar biliyor musunuz? Çünkü onlar Anadolu'da oturan insanlara, İstanbul'da oturan insanlara acziyet yakıştırmıyorlar da ondan. Düşünüyorlar ki eğer İstanbul'da oturuyor- sa birisi, Ankara'da o İstiklal Harbi'ni yapmışsa o kudretlidir. Onun aciz olmaya hakkı yok. Tarihe ağırlığını koyan bu milletin aciz olmaya hakkı yok."

"Gittiğim her seyahatte Özel Kalem Müdürüme verdiğim iki talimat vardır. Bir, o ülkede tek bir şehidi- mizin olduğu bir yer varsa orayı ziyaret edeceğiz. Orayı ziyaret etmeden o ülkeden ayrılmak bana haramdır çünkü o insanlar bizim için şehit oldular.
Yunanistan'da Korfu adasına toplantıya gittiğimde iki-üç Türk şehidinin olduğu bir yer var dediler.
Toplantıdan bir müddet ayrıldım, gittim, o şehide o hürmetimizi yapmamız lazım dedim.
İkincisi oranın başşehirlerini ve resmi görüşmele- rini yaptıktan sonra bizimle bir şekilde tarihdaşlık hissine sahip olan topluluklar var ise oraları ziyaret etmektir. Çin'e gittiğimde seyahatime Kaşgar'dan başladım, Yusuf Has Hacib'in diyarından, Kaşgarlı Mahmut'un diyarından. Urumçi'ye gittim, Xian'a, sonra Pekin'e geçtik. Geçtiğimiz hafta, iki hafta önce Yunanistan'da idik. Batı Trakya'ya, Şahin Köyüne gittim. O insanların bütün gün nasıl bir özlemle, yüz yıllık bir özlemle bizi beklediğini görmek bana bütün o yorgunluğumu unutturduğu gibi o tarihi yükü bir kez daha hatırlattı. Binlerce insan sokakta ve tarihi buluş- maya şahit olduk. Gürcistan'a gittiğimizde Batum'a, Suriye'ye gittiğimizde Halep'e, Irak'a gittiğimizde Musul'a, Erbil'e, Kerkük'e gitmek ve oralardaki kardeşlerimizle kucaklaşmak bizim için bir vecibe. Ukrayna'ya gittiğimizde Kırım'a gitmek ama bunu o ülkelerle kurduğumuz dostluk ilişkileri ile yapmak. O ülkeleri rahatsız etmeden, o ülkelerin dünya görüşün- de bir rahatsızlık doğurmadan hem o ülkelerle dost- luklarımızı geliştireceğiz hem de oradaki kardeşleri- mizle tekrar tarihi buluşmayı gerçekleştirmenin hazzını yaşayacağız."

"Afrika'da 18 yerde Büyükelçilik açılınca bir toplantıda Komor adaları Dışişleri Bakanı geldi, beni buldu. Komor, Madagaskar'ın yakınında, Hint Okyanu- su'nda, birkaç küçük adadan oluşan bir devlet. Dedi ki, "Sayın Bakan, benim dedem İstanbul'da okumuş, bizim İstanbul'la özel ilişkilerimiz var. Biliyorum biz küçük devletiz, bizde Büyükelçilik açacak bir potansi- yel yok fakat şu anda tek bir Büyükelçilik var, o da bizi geçmişte sömürgeleştirmiş ülkenin Büyükelçiliği. Bizim için Türk bayrağı özgürlüğün, istiklalin, onurun timsalidir. Büyükelçilik açamayacaksanız bir Fahri Başkonsolosluk açın ve ne zaman Fahri Konsolosluğun önünde Türk bayrağı dalgalanırsa, biz gerçek bağım- sızlığımızı o gün tadacağız." Şimdi bu semboller önemli. Tek insanda bile bu his var ise biz o insana ulaşmak zorundayız. Onun için Afrika'da 18, Latin Amerika'da 3, Doğu Asya'da 2 yeni Büyükelçilik açtık iki yıl içinde. Niye Latin Amerika? Çünkü orada da Osmanlı'dan göç eden Ortadoğulu El Turko'lar var. Onlarla da gittiğimizde buluşuyoruz. Adları El Turko, Latince biliyorsunuz, Osmanlı vatandaşı olarak oraya gitti. Latin Amerika'daki bütün Büyükelçilerimize talimat gönderdim. Dinleri ne olursa olsun, konuştuğu dil ne olursa olsun, El Turko ünvanı taşıyan herkesi doğal vatandaşımız ve diasporamız sayacaksınız. Kim ki bu topraklara bir şekilde aidiyet hissediyor, o bağı bizim muhafaza etmemiz lazım."

KAYNAK: Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun
Türk Ocakları'nın kuruluşunun 100.yılını kutlama etkinlikleri
sırasında yaptığı konuşmadan alınmıştır.


Bu Yazı 1659 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar