Bizi de Nefis Balığı Yutmasın!
..        

Dünya Hayatının Karmaşası ve İnsanoğlunun Bunalımı

İnsanoğlu, dünya denizinin dev dalgaları arasında savrulan, batmakla çıkmak arasında çırpınıp duran çaresiz bir gemi gibidir. Geçim telaşı, çolukçocuk derdi, gelecek endişesi; mal-mülk, makam-mevki, şöhret hırsı; hastalıklar, musibetler, husumetler; karşılanamamış ihtiyaçlar, bastırılamamış arzu ve duygular; sorunlar, sıkıntı, stres, bunalım; meyhaneler, hapishaneler, hastane- ler vs. derken rahata ve huzura eremeden; daha henüz işlerini bitiremeden, sorunlarını çözemeden gözleri açık bir halde göçüp gidiyor dünya misafirhanesinden.

İnsanın telaştan kendini bile unutup; dünya meşguliyetleri arasında kaybolduğu bir anda bir sela veriliyor ve “falanca oğlu/kızı filanca hakkın- da rahmetine kavuşmuştur” deniyor. Artık uğrunda ömür sermayesi tüketilen dünya hayatı bitmiştir. Mal-mülk, makam-mevki, eşdost, çolukçocuk kabir kapısında terk ediyor insanı. Ve insan birkaç metre kefen bezine bürünüp, bütün dünyevi değerleri geride bırakarak giriyor mezara.

Kabir, son durak değil, asıl sonsuz hayatın başlangıç noktasıdır. Fani dünya hayatının bittiği yerde, sonsuz ahiret hayatı başlamıştır. Artık görev ve hizmetler bitmiş, ücret dönemi başlamıştır. İnsan ne ekmiş ise onu biçecektir. Kurulan büyük bir mahkemede, dünya hayatındaki kazanç veya kayıplarına göre ebedi bir cennet saadetini veya cehennem azabını hak edecektir.

Çağımız insanı, dünya denizinde her zamankinden daha büyük fırtınalara maruz ve daha büyük dalgalarla boğuşmak zorundadır. 21. yüzyılda insanoğlunun terakki ederek geldiği nokta, hayret ve hayranlık oluşturacak düzeyde- dir. Çağımızda, insanın fıtri istidatları inkişaf ederek olgunlaşmış; insan beyni ve diğer kabiliyetleri en verimli ve en üretken seviyeye yükselmiştir. Harika icatlar ile bilim ve teknoloji- ki hızlı gelişmeler, insanın gururunu, kendine olan güvenini artırmış ve “ben”lik duygularını kuvvetlendirmiştir. İnsanoğlu her geçen gün kendisini daha büyük, daha güçlü, daha ulaşılmaz ve daha yenilmez olarak görmeye başlamıştır. “Ben” merkezli hayat anlayışı her geçen gün daha fazla yayılmakta; kendi menfaatinden başka değer tanımayan ve kendisinden başka kimseyi sevme- yen insanların sayısı hızla çoğalmaktadır.
Yeni icatlar ve buluşlar, insan yaşamını kolay- laştırmakla birlikte; aynı oranda hayatımızdaki sorunları da çoğaltmaktadır. İleri teknoloji ürünü vasıta ve cihazların hayatımıza girmesi, insanın kendi hayatına olan müdahalesini ve mücadelesini azaltmıştır.
Ekonomik hayatta üretim ve tüketim sistemleri nin yapısal özellikleri, insanı her geçen gün daha fazla monotonlaştırmakta ve insanoğlunu hızla makineleştirmektedir. Bir taraftan üretim ve tüketim sürekli artarken; diğer taraftan bireyin sosyo-ekonomik hayatta tutunabilme, ayakta kalıp geçinebilme ve daha rahat bir hayat sürebilme şartları da ağırlaşmakta ve geçim sıkıntısı şiddetlenmektedir.

Çağımız insanına mutluluk reçetesi olarak takdim edilen “dünyevileşme/sekülerizm” akımı, insani değer yargılarını alt-üst ederek “çıkar ve menfaat sağlamaya endeksli” bir hayat anlayışını insanlığın başına bela etmiştir. Nazarını sadece dünyevi değerlere yönelten insanlar, hayatın asıl gayesini ve dünyaya gönderiliş nedenlerini unuta- rak; dünyanın maddi ve geçici yüzünde boğulmuş- lardır. Dünya pastasından daha fazla pay alabilmek; dünya zevklerinden ve nimetlerinden daha fazla faydalanabilmek; daha meşhur, şan-şöhret, makam-mevki sahibi olabilmek; daha rahat ve konforlu bir hayat yaşayabilmek vs. hayatın asıl gayesi olarak algılandı ve bütün dikkatler, meraklar, himmet ve gayretler bu anlayışla harcanır oldu. Bugün artan maddi imkânlarla fiziki yaşam kolaylaştırılsa da; insani değerler aşınmak- ta, manevi bağlar çözülmekte ve artan nüfusa karşın; insanoğlu, hızla yalnızlaşmaktadır. İnanç ve ahlaki değerlerdeki aşınma, insan ruhunun manevi tatminsizliğini en üst düzeye çıkarmıştır. Günümüz insanının yaşadığı hayattan aldığı zevk ve lezzet azalmakta; sıkıntı, stres, bunalım, depres- yon vs. her türlü psikolojik rahatsızlıklar hızla çoğalmaktadır. İnsanın maddi varlığını esas alıp, maneviyatını ve ruh dünyasını ihmal eden materya list hayat anlayışı, insanın sadece maddi varlığını yani cesedini nazara alıp; kalbin ve ruhun manevi ihtiyaçlarını görmezden geldiği için; insanı, tatminsizlik uçurumundan iterek ruhsal sorunlar bataklığına düşürmüştür.

Makro düzeyde ise; üretim ve tüketimdeki hızlı artış, hammadde, doğal kaynak, enerji vb. üretim girdilerine olan talebi çok büyük boyutlara ulaştırmış; hem de yeni pazarlar ve yeni tüketici kitleleri bulunmasını zorunlu kılmıştır. Bu iki faktör, kuvveti esas alan küresel güç odaklarının yaşadığımız dünyayı savaşlar, zulümler, zorbalık- lar, tecavüzler, ateş, kan ve gözyaşı alnına çevirme- lerine yol açmıştır.
Bugün insanoğlu mutsuzdur, huzursuzdur ve kendini güvende hissetmemektedir. Bütün mevcudiyeti ile dünyaya yöneldiği halde; dünya saadetinden mahrumdur. Dünya saadetini kazana- bilmek uğruna feda ettiği ebedi ahiret saadetinden ise zaten vazgeçmişti. Artık insan, hem dünya saadetinden mahrum; hem de ebedi ahiret saadeti tehlikeye girmiş olan acınacak bir haldedir.

Yunus (as.) Kıssasından
Alınacak Ders

Ayakta kalabilme endişesi ve hayatını sürdüre- bilme telaşı içerisindeki insan, tatminsizlik ve huzursuzluk bataklığından kurtulabilmek için tutunacak bir dal ve bir çıkış yolu arayışı içerisindedir. Çağımızın Müceddidi Bediüzzaman Said Nursi, sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlar altında ezilen çağımız insanına, içine düştüğü mutsuzluk ve huzursuzluk girdabından kurtulabilmesi için Hz. Yunus(as)ın hayatını örnek göstermektedir:

Hz. Yunus, Musul yakınlarında bulunan Ninova bölgesinde yaşamıştı. Halkı putperest ve büyük bir ahlaki çöküntü içerisinde idi. Yunus Aleyhisselam, Otuz yaşında peygamberlik vazifesi ile görevlendirildi. Otuz üç yıl kavmini güzel ahlaka ve tek bir Allah'a inanmaya davet etti. Ancak, bütün gayretlerine rağmen ona sadece iki kişi iman etti.

İnsanlar inkârda ısrar edince, kendilerine büyük bir azabın geleceğini haber vererek şehri terketti. Bu olaydan yaklaşık kırk gün sonra, hava kararmaya, şiddetli fırtınalar esmeye ve korkunç sesler gelmeye başlar. Haber verilen azabın geldiğini anlayan halk, her yerde Yunus Aleyhis- selam'ı aramaya başladı. Hz.Yunus'u bulamayınca şehri terk ederek "Tövbe Tepesi" denilen yerde Allah'a yalvarmaya ve dua etmeye başladılar. Allah (c.c.) de tövbelerini kabul etmiştir.

Yunus Aleyhisselam ise, Dicle kenarına gelerek burada bir gemiye biner ve uzaklaşmak ister. Ancak gemi, kıyıdan uzaklaştıktan bir süre sonra bir anda durdu. Geminin batmasından korkulur ve durum bir uğursuzluk olarak algılanarak; aralarındaki uğursuz kişiyi araştırmaya başladılar. Zamanın geleneklerine göre “efendisinin izni olmadan kaçan birinin” aralarında olduğuna hükmettiler. Söz konusu kişiyi tespit etmek amacıyla kura çekildi ve kura Yunus Aleyhisse- lama isabet etti. Hatasını kabul edince de gemideki ler tarafından denize atılmasına karar verildi. Vakit, gece yarısı ve zifiri karanlıktır. Havada şiddetli fırtına ve denizde dev dalgalar vardır. İşte tüm bu olumsuz şartlar içerisinde Yunus (a.s.)mı denize attılar. Denize atıldıktan sonra bir Yunus balığı, Yunus Aleyhisselamı yuttu.

Bütün şatlar aleyhinde birleşmiştir: çok karanlık bir gecede, fırtınalı bir havada, denizin ortasında, dev dalgaların olduğu bir anda denize atılmış ve tüm bunların da ötesinde, bir balık gelerek yutmuş Hz. Yunus'u. Dünyevi şartlar çerçevesinde kurtulabilmesi imkânsızdır. Çünkü bütün sebepler tükenmiş ve bütün şartlar aleyhinedir. Cenab-ı Hakk'ın inayetinden başka hiçbir güç onu kurtaramazdı. Allah'tan başka sığınacak hiçbir merci yoktu. "Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hut ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir.” Yunus Aleyhisselam, Rabbine yönele- rek şu niyazda bulundu; "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben nefsime zulmeden- lerden oldum". Samimi bir şekilde yapılan bu duayı kabul eden Allah (c.c.) Onu selamet sahiline çıkardı. Balık kıyıya yanaştıktan sonra Yunus Aleyhisselamı kıyıya bıraktı.

Bediüzzaman Hazretleri, çağımız insanının içinde bulunduğu durumun, Yunus Aleyhisse- lam'ın içine düştüğü olumsuz şartlardan yüz derece daha kötü ve daha tehlikeli olduğuna dikkat çekmektedir:
“İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyet- teyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir.

Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir (dünyadır). Bu denizin her mevcinde(dalgasında) binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsi- nmiz(nefsani arzularımız), hutumuzdur(bizi yu- tan balığımızdır); hayat-ı ebediyemizi(sonsuz ahiret hayatımızı) sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır (zarar- lıdır). Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.”(Birinci Lema)

Bediüzzaman, bu veciz ifadelerinde; çağımız insanının dünyevileşme tufanıyla içine düştüğü nefsani arzular bataklığında, bu aleme niçin gönderildiğini unutarak, Yaratıcısından gafil bir halde, hem ebedi ahiret hayatını kararttığına, hem de dünya saadetinden mahrum kaldığına dikkat çekmektedir. Gerçekten de günümüz insanı, dünyevi heva ve hevesleri ile nefsinin arzularının esiri olmuş ve dünyanın maddi ve fani yüzünde boğulmuş gibidir. Nefis canavarı insanı yutmuş; dünya ve ahiret saadetini mahvetmiştir.

İnsanoğlunun içine düştüğü bunalım ve buhranlar karşısında çıkış yolunu gösteren Bediüzzaman, şöyle demektedir:

“Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip “le ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin” demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki; gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız o zât olabilir ki; istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz. Madem hakikat-ı hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a o münacatın neticesinde hutu ona bir merkûb, bir taht-el bahir ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtablı bir latif suret aldı. Biz dahi o münacatın sırrıyla “sübhane- ke inni küntü minezzalimine le ilahe illa ente” demeliyiz. “İlahe illa ente” Çcümlesiyle istikbalimi- ze, “sübhaneke” kelimesiyle dünyamıza, “inni küntü minezzalimin” óófıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz. Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur'an'ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılap etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'an-ı Hakîm'in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-ı İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'anla, o terbiye-i Furkaniye ile; nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.”(Birinci Lema)

İnsanın Yaratılış Gayesi ve
Nefis ile Enenin Mahiyeti

Dünya denizinin fırtına ve dalgalarından kurtulabilmenin yolu, nefsimizin bize binmeyip, bizim nefsimize binmemizdir. Yunus Aleyhis- selam balığın karnında iken sonsuz merhamet sahibi Rabbimize sığınmış ve Merhametli Rabbimizin dilemesi ile balık, adeta bir denizaltı gemisi haline gelerek, onu götürüp sahile bırakmıştı. Bizi yutan balık ise nefsimizdir. Eğer nefsimize hâkim olur ve fıtratımıza yerleştirilen “ene” yi yaratılış gayesine uygun kullanırsak; nefis ve enaniyetimiz bizi taşıyan emniyetli bir binek hükmüne geçer. Ve bizi kulluğun zirvesine taşıyarak, dünya ve ahiret saadetini kazanmamı- za vesile olur. Yani İnsanı batıracak olanda, kurtaracak olanda “nefis ve ene” sidir.
Halik-ı Zülcelâl, “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar ve bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruyor. Bir başka ayette ise “biz insanları en güzel bir biçimde (ahsen-i takvim üzere)yarattık.” Buyurmaktadır. Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır. İnsan, Allah'ın çok harika bir sanatı ve kudretinin nazik ve nazenin bir mucizesidir. Allah, insanı bütün esmasının cilvelerine mazhar, Esmaül Hüsnaya ayine, kâinatın küçük bir numunesi, kâinatın fihristesi ve haritası mahiyetinde yaratmıştır. İnsan, mahiyeti itibariyle küçük bir âlem gibi yaratıl- mıştır. Kâinatta her ne varsa, bunların küçük birer numunesi insanın mahiyetinde de bulunmak- tadır.
İnsan, ceset ve ruhtan müteşekkil yaratılmış ve kâinattaki her şeye muhtaç hale getirilmiştir. Ceset, insanın giydiği bir elbise veya içinde barındığı evi mahiyetindedir. Allah, insanı kâinat kitabını okuyabilecek; Âlemlerin Rabbini tanıyıp Onu sevecek; Ona itaat ve ibadet edecek; kâinatı temaşa ederek Esma-ül Hüsnanın tecellilerini anlayabilecek; Allah'ın sonsuz keremi ile sunduğu nimetlerinden istifade edip, şükredecek mükemmel cihazlarla, harika duyu ve organlarla donatmıştır. Cenab-ı Hak, insana giydirdiği maddi ceset elbisesinin yanı sıra insanı, akıl, kalp, vicdan, hayal, hafıza, şefkat, muhabbet/sevgi, merak vb. pek çok manevi cihazlarla duygu, his ve latifeler ile donatmıştır. İnsan, Yaratıcısı tarafından kendisine verilen bu manevi cihazları- nı kullanış şekline göre yücelmekte, ta alay-ı iline kadar çıkabilmekte veya veriliş amacına aykırı kullanarak emanete hıyanet edip, ta esfeli safiline(aşağıların aşağısına) kadar düşebilmekte- dir. İnsanın bu âleme gönderilmesinin asıl amacı, ilim ve dua vasıtasıyla kendisine verilmiş olan bu fıtri cihaz ve kabiliyetleri geliştirerek; Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini tanıması, Allah'ı sevmesi ve Allah'a kulluk görevini yapmasıdır.
Allah, sınırsız kemaldeki isim ve sıfatlarının cüz-i birer cüz'i yansımasını, insan fıtratında da yaratmıştır. İnsan nefsi ve enaniyeti Esma-ül Hüsnanın bir ayinesi mahiyetindedir. Ta ki insan fıtratına yerleştirilen Esma-ül Hüsnanın cüz'i numuneleri ile âlemlerin Rabbi olan Yaratıcısının sınırsız isim ve sıfatlarını algılayabilsin. Kendi cüz'i sıfat ve kabiliyetlerini kıyas yapıp, Allah'ın sınırsız isim ve sıfatlarını keşfederek Rabbini tanısın, onu sevsin, ona itaat ve ibadet etsin. Mesela; insanda görme duyusu olmasaydı, Allah'ın “her şeyi gören” sıfatını anlayamazdı. İnsanda işitme duyusu olmasaydı, Allah'ın “her şeyi işiten” sıfatını bilemezdi. Eğer bize cüz'i bir kudret verilmeseydi, “Allahın sınırsız kudretini” algılayamazdık. Doğuştan kör olan bir insana menekşenin güzelliğini veya kırmızı rengi tanıtamayız. İnsanlar anlaşılması zor hakikatleri misallerle, kıyaslamalarla, insan akıl ve fehmine yakınlaştırıp daha kolay anlayabilirler. İşte, insanın mahiyetindeki enenin asıl vazifesi de; kâinatta Esma-ül Hüsnanın sırlarını keşfetmek, sonsuz cemal ve kemalat sahibi Allahın sınırsız ilim ve sıfatlarının cilvelerine ayinelik etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine göre, insanda iki vecih vardır. Birincisi; dünya hayatına bakan “ENANİYET” cihetidir. İkincisi ise; Sonsuz ahiret hayatına bakan “UBUDİYET” cihetidir. (Yirmiüçüncü söze bakınız) İnsandaki enenin iki yüzü vardır: Nübüvvetin yönü olan ve yaratıcısı- na bakan birinci yüzü ile ene, tam ve mükemmel kulluğun kaynağıdır. Mana-i Harfi dediğimiz enenin yaratıcısına bakan yüzü, Esma-ül Hüsnayı algılayabilmek için hassas ve doğru bir ölçü, kâinatın geniş bir fihristesi ve mükemmel bir haritası, Allah'ın isim ve sıfatlarının kapsamlı bir aynası, kâinatın güzel bir programı mahiyetinde- dir. Nübüvvete bakan yönü ile ene kendisini “kul” olarak bilir, Allah namına ve Allah için çalışır. Cenab-ı Hakka muhatap ve halife olacak bir mertebeye çıkar. Enenin şeytana talebe olan, inkârcı materyalist felsefeye dönük ikinci yüzü, kendi kendisine bakar, manası kendisinedir, kendi hesabına çalışır, kendini kendisine malik (sahip) zanneder (Otuzuncu Söze bakınız). Ene eğer yaratılış gayesini unutup, fıtri vazifesini terk ederek, kendine dünyevi açıdan ve kendi nefsi adına bakarak Yaratıcısını unutur ve ondan gafil olursa; şirke ve küfre düşüp, bir nevi firavun-laşabilir.
Bediüzzaman, nefsin ve enaniyetin içine düşebileceği bu tehlike ve tuzağa karşı insanı uyarmaktadır:
“Arkadaş! Malik-i Hakikiden gaflet, nefsin firavunluğuna sebep olur. Evet tahtı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Malik-i Hakikisini unutan, kendisini kendine malik zannederek hakimiyet tevehhümünde bulunur.
Ve başkalarını da, bilhassa eshabı (sebepleri), kendisine kıyasla hakim ve malik defterine kaydeder. Ve bu vesileyle, Allah'ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek, ahkam-ı ilahiye ye karşı muaraza ve mübarezeye başlar. Halbuki Cenab-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet sıfatlarını fehmetmek (anlamak) üzere bir vahid-i kıyasi vazifesini görüyor. Maalesef, su-i ihtiyarla (kötü tercihle) hakimiyet ve istiklaliyete alet ederek tam bir firavun olur.” (Mesnevi Nuriye)
İnsandaki sonsuz acizliğe bedel; insanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, sonsuz kudret sahibidir. İnsanın sonsuz fakrına karşın; İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, sınırsız bir mülk ve zenginlik, sonsuz rahmet ve merhamet sahibidir. İnsandaki kusur ve noksanlığa karşın; Allah, sonsuz kemalat sahibidir, her türlü kusurdan, noksandan, aczden münezzehtir. İnsan, Rabbi'nin sonsuz kudreti, sınırsız zenginlik, sınırsız rahmet ve keremi karşısında; kendisinin sonsuz acz, fakr, kusur ve noksanlıklar içerisinde olduğunu bilerek; Allah'ın sonsuz rahmet ve keremine sığınacaktır. Adeta sahip olduğu sonsuz acz ve fakrını Allah'ın sonsuz rahmetine bir şefaatçi, bir ricacı yaparak; dua ve ibadet lisanıyla Cenab-ı Hakkın rahmet hazinelerinin kapısını niyaz ile çalacaktır. İnsan, Allah'a iltica ederek acz ve fakrı ile Rahmeti ilahiyeyi celbeder, kendisine çeker.
Bediüzzaman Hazretleri, insanın zaafındaki kuvveti ve aczindeki kudreti şu şekilde ifade eder:
“İnsan, şu kainat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş (boyun eğmiş). Eğer insan zaafını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdat eylese (yardım dilese), o teshirin (boyun eğdirmenin) şükrünü dua ile beraber, matlubuna (istek ve arzularına) öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zatiyesiyle (kendi gücüyle) onun ayrı mişarına (yüzde birine) muvaffak olamaz.” (Yimiüçüncü Söz)

Bu âleme gönderiliş amacına uygun davranan bir insan, hem kendisi hem çevresi hem de Yaratıcısı ile barışık olacaktır. İşte huzur ve mutluluğun sırrı buradadır.

İnsanın Sanatkârı, mühendisi ve Yaratıcısı olan Allah, insanın fıtratına uygun olan huzur ve mutluluk tarifesini Kur'an vasıtasıyla insanoğluna vermiştir ki; mutluluğun reçetesi iman ve Resulullah'ın Sünnet-i Seniyyesine uygun yaşa- maktır.


Bu Yazı 4391 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • MEVLÜT ÖZTÜRK 04.12.2013 15:54:39
    ALLAH RAZI OLSUN