Bölücü Terörle Mücadelede Açılırken Saçılmak..
..        

12 Haziran 2011 Milletvekili Genel Seçiminde ülkede yaşayan her iki kişiden biri AK PARTİ'ye oy verdi. İktidar Partisi, %50 oy oranı ve çok güçlü bir kamuoyu desteğiyle üçüncü kez işbaşına geldi. Kamuoyunda vesayet sisteminin yıkılarak batılı standartlara uygun, sivil, demokratik ve hürriyetçi bir anayasa yapılması konusunda güçlü bir beklenti oluştu.

Türk siyasal sistemindeki demokratikleşme süreci uluslararası camianın da gözlerini kamaştırmaya; Türkiye, bölge ülkeleri için rol model olmaya başladı. Ekonomideki hızlı büyüme ve kalkınma süreci de gelişmelere eklenince, Türkiye, dost düşman herkesin ilgi odağı oldu.

Fakat yurt içinde sivil anayasa yapma teşebbüsleri; yurtdışında ise İsrail ile Mavi Marmara olayı dolayısıyla ilişkilerin kopma noktasına gelmesi, Suriye yönetimi ile arada fırtınaların esmeye başlaması ve Rumların, Doğu Akdenizde İsrail ile birlikte doğal gaz aramaya başlaması nedeniyle gerilimin had safhaya ulaşması gibi gelişmelere paralel olarak bölücü terör olayları zirve yapmaya başladı.

Kamuoyu, kürt sorununun çözülebileceğine, terör yangının söndürülebileceğine, huzur ve güven ortamının sağlanmaya başladığına inanmışken; ülke adeta bir anda yangın yerine döndü. Yine, her gün terör olayları yaşanmaya, peş peşe şehit haberleri gelmeye, yine analar ağlamaya, devlet yetkilileri terörü lanetlemeye başladı.
Uluslararası arenada Türkiye'nin yıldızı hızla parlarken; birileri, adeta “siz Türkiye'nin hava attığına, güçlü ve büyük devlet olduğuna inanmayın. Bakın kendi iç sorunlarını bile çözemiyor. Kendi ülkesindeki bir terör örgütüyle bile başa çıkamıyor” mesajı veriyordu.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Mısır, Tunus ve Libya'yı ziyaret ettiği ve bölge halkları tarafından bir kurtarıcı, efsanevi bir kahraman gibi karşılandığı, Türkiye'nin itibar ve prestijinin tavan yaptığı bir atmosferde, MİT-PKK görüşmesi, bomba gibi düştü kamuoyunun gündemine. Terör örgütüyle yapılan gizli görüşmeler sızdırılmakla, Türkiye'nin yükselen prestijinin altına bomba konuyor, Başbakan ve MİT Müsteşarı zor durumda bırakılmak isteniyordu.

BM'in hazırlattığı “Mavi Marmara Raporu” Yahudi lobisinin de bastırmasıyla Türkiye ve Filistin aleyhine çıktı. Rapor, adeta Gazze ablukasını tescilliyor, Gazze halkını terörist olarak niteliyor ve İsraile Doğu Akdenizde çok geniş bir hakimiyet alanı tanıyordu. Bu durum Türkiye'yi çok sert ve radikal tedbirler almaya sevketti. Türkiye ve İsrail bir anda savaş havasına girdi.

Suriye'de Şii azınlık iktidarının, Sünni çoğunluğa karşı yaptığı katliamın tüm şiddetiyle devam etmesi, Suriye yönetimi ile iplerin tamamen kopmasına yol açtı. Rumların İsraillilerle, Doğu Akdeniz'de doğal gaz aramaya başlaması Kıbrıs sorununa da zirve yaptırdı. Doğu Akdeniz'de hava iyice ısındı, gerilim had safhaya ulaştı.
Yurtdışındaki bu olumsuz gelişmelerle eş zamanlı olarak, Ülkenin her yerinde peş peşe terör eylemleri yapılmaya başlandı. Uluslararası ilişkilerde yaşanan kriz ortamında, Türkiye'nin dikkatinin dağılması, kendi iç sorunlarına odaklanmak zorunda kalması isteniyordu.

Seçimlerden sonra oluşan pembe tablo yerini kara bulutlara, siyah-beyaz görüntülere bırakmaya başladı. Yaşanan gelişmeler, kesinlikle bizi ümitsizliğe sevketmiyor. Biz, şer gibi görünen bu gelişmelerin arkasından güzel hayırların vücuda geleceğine inanıyoruz. Türkiye'nin yıldızının parlamaya devam edeceğine, Allah'ın nurunu tamamlayacağına inanıyo- ruz. Zira “atmacaların serçeye musallat olması, serçenin kabiliyetlerini geliştirirmiş.” Karanlık odakların prova- kasyonları da Türkiye'nin sorunlara karşı direncini ve sorun çözme kabiliyetini geliştirecektir. En kaliteli çelik, en sıcak fırından çıkarmış. Ülke, sorunlar içinde yandıkça, bu kriz fırınlarından pişerek, olgunlaşarak ve mukavemet gücünü artırarak çıkacaktır. Yeter ki, sorunlar görmezden gelinmesin ve çözüme odaklanılsın.

Bölücü terörle mücadele konusunda yanlış bulduğumuz bazı uygulamaları, çözüme katkı sunmak amacıyla nazara vermek ve kısaca değerlendirmek istiyoruz.
Türkiye, hızla büyümeye, kalkınmaya ve küresel güç haline gelmeye devam ederken; terör de can almaya devam ediyor. Ülke kan gölüne döndürülmeye, hükümet acz içine düşürülmeye, milli irade teslim alınmaya çalışılıyor. Millet, “artık ne olacaksa olsun, gerekirse inceldiği yerden kopsun” denilecek kıvama getirilmek isteniyor.

Ülkemiz, bölücü terör illetinin ağır yükünü otuz yıldır sırtında taşıyor. Yaklaşık 150 yıldır bölücülük faaliyetlerine maruz bırakılan Türkiye, son 25- 30 yıllık dönemde 30 binden fazla insanını teröre kurban verdi. On binlerce insanımız dul, yetim ve gözü yaşlı kaldı. Terörle mücadele için yaklaşık 300 milyar dolar kaynak sarf edildi ki, bu para ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri yeni baştan kurulup ihya edilebilirdi. Terör olaylarının yol açtığı güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı, bölgeye yapılacak yatırımları engelledi ve bölgenin sosyo-ekonomik yönden geri kalmasına yol açtı.

Bölücü terör illeti sebebiyle kendi iç sorunlarına odaklanmak zorunda kalan Türkiye, çoğu zaman uluslararası gelişmelerin dışında kaldı. Adeta eli kolu bağlanarak etkisizleştirildi. Stratejik ortaklarımızın ve dostlarımızın besleyip himaye ettiği terör örgütü, Ülkemize karşı kullanılan bir şantaj aleti oldu. Son zamanlarda yaşanan olaylar, PKK'nın dış güçlerinin maşası olduğunu ve Türkiye'nin içişlerine karışmayı sağlayacak bir taşeron olarak kullanıldığını açıkça gösterdi.

Türkiye, enerji kaynakları ve jeopolitik özellikleri bakımından dünyanın merkezi sayılan Ortadoğu'da demokrasi ile idare edilen, huzur ve istikrara sahip, güvenli ve gelecek vadeden tek ülkedir. Doğu ve Batı sermayeleri için cazibe merkezi olabilecek özelliklere sahiptir. Bu özellikleri ile dünyanın en büyük siyasi ve ekonomik güçlerinden birisi olabilecek potansiyele sahiptir. Bunu gören bazı odaklar, Türkiyeyi firenlemek ve kontrol altında tutmak için bölücü terör kartını kullanmaktadır.

Dışarıda çok çetin sorunlarla uğraşmak, dünyada baş döndürücü hızla yaşanmakta olan gelişmeleri takip etmek zorunda olan Türkiye, maalesef zamanının, enerjisinin, dikkatinin ve kaynaklarının çok önemli bir kısmını terörle mücadeleye sarfetmek zorunda kalmaktadır. Türkiyenin gelişmesinin, kalkınmasının ve küresel güç haline gelmesinin önündeki en önemli engel, bölücü terör illetidir. Türkiye uluslar arası camianın saygın bir üyesi olmak, refah, huzur ve güven içerisinde yaşayabilmek için terör sorununu çözmek ve bu illetten kurtulmak zorundadır.

TERÖRLE MÜCADELEDE SINIFTA MI KALDIK?

Biz Türk Milleti olarak ordumuzla övünürüz, gurur duyarız, büyüklüğü ve gücü ile iftihar ederiz.
“Muhammed'in Ordusu” der, başımıza taç ederiz. En küçük başarısını zafer marşları ile kutlarız. Hatalarını tevillerle iyiye yormaya çalışırız. Evde, çarşıda, pazarda vs. her yerde tüm kurumları yerden yere vurup acımasızca eleştirirken, orduya, askerimize toz kondurmayız. Zira ordu bizim milli haysiyetimizin, canımızın, malımızın ve namusumuzun bekçisi, huzur ve güvenliğimizin teminatı- dır. Kışla, Peygamber ocağıdır ve orada yaşayalar da Muhammedin askerleri olan “Mehmetçik”lerdir.

Güvenlik güçlerimizin 25-30 yıllık terörle mücadele tecrübesi olduğuna vurgu yapar, bunu bir üstünlük seciyesi olarak kabul ederiz. Çocukluktan beri aldığımız telkinlerin de etkisiyle, Ordumuzun dünyanın en güçlü ordusu olduğuna ve asla yenilemeyeceğine inanırız. Silahlı kuvvetlerin herşeyi bildiğini ve her zaman en doğru kararları alğını, en derin krizlerden bile ülkeyi çekip çıkaracağını kabul ederiz. Duyduğumuz bu derin itimat nedeniyle, hazırladıkları despot anayasaya bile %90 oy veririz.
Ancak 14 Temmuz 2011 tarihi bir kırılma noktası oldu. O gün, bir taraftan bölücüler “ demokratik özerklik” ilan ederken, diğer taraftan da Diyarbakır'ın silvan ilçesi kırsalında 13 askerimiz PKK tarafından şehit edildi.

Bölücülerin demokratik özerklik ilan ettiği gün, Diyarbakır'da 13 askerimizin şehit edilmesi halkın gözünü açtı ve bazı şeylerin sorgulanmasına yol açtı. “Özel eğitimli” bir birliğimiz, terörist takibi için operasyona giderken pusuya düşüyor, baskın yiyor ve 13 asker şehit oluyor…
İsyan etmemek mümkün değil! Burada ya bir ihanet var veya tam bir becerisizlik var! Başka bir seçenek akla gelmiyor.

Terör örgütünden insaf beklemiyoruz. O elinden gelen her hainliği, her türlü pisliği yapacaktır. Ama bizim özel eğitimli komando birliklerimize ne oluyor? Hani nerde terörle mücadele tecrübelerimiz? Nerde BBG evi gibi araziyi gözetleyen insansız hava araçlarımız? Nerde uzaya gönderdiğimiz istihbarat ve haberleşme uydularımız? Nerde anlık istihbarat ilişkilerimiz? Nerde kurmay subaylarımız, strateji uzmanlarımız? Nerde milyarlarca dolar harcadığımız modern savaş araçlarımız?

Daha önce yaşanan bazı acı olaylar ile ilgili olarak da, basında çok vahim iddialar yayınlandı. Maalesef, çok güçlü delillerle uzun süre dillendirilen bu vahim iddialar hakkında, ilgili kişi ve kurumlar tarafından kamuoyunu tatmin edecek, zihinlerdeki istifhamları giderecek cevaplar verilemedi. Onun için milletin kafası karışık: Bu kadar beceriksizliği kahraman ordusuna yakıştıramıyor. Onun için, yine işin içinde derin hesaplar veya ihanetler aranıyor.

Savaşta elde edilen zafer ve yenilgilerle ilgili bir kural vardır: Zafer ordunundur, başarı tüm askere maledilir. Ama mağlubiyet, askerlere değil, komutana maledilir. Söz konusu olayda da sorgulanması gereken husus, komuta kademesinin savaş kabiliyeti ve strateji taktikleridir. Maalesef silahlı kuvvetlerin komuta kademesi yıllardır siyaset yapmaktan, askerlik işleri ve savaş sanatlarına yeterli zamanı ayıramamışlar. Politize olan bir ordu, savaşma yeteneğini kaybeder. Bizim Ordumuz da, ihtilal yapmaktan, Anayasa hazırlamaktan, kanun çıkarmaktan, ülkenin temel politikalarını belirlemekten; asli işleri olan savaş sanatları ve savunma stratejileri konularıyla yeterince ilgilenememişler.

Askerin başarısı veya başarısızlığı mutlaka sorgulan- malıdır. İhanet veya ihmaller var mı mutlaka araştırıl- malıdır. Ama bu sorgulama ve araştırma askerin kendi içinde değil, kurum dışı sivil otoriteler tarafından yapılmalıdır. Bugün silahlı kuvvetler sivil otoriteler tarafından denetlenememekte, TSK kendi içinde kapalı bir kutu gibi, kol kırılır yen içinde kalır mantığı ile hareket etmektedir. TSK, idari ve mali açıdan Devlet Denetleme Kurumu ve Başbakanlık denetim uzmanlarının denetimine mutlaka açılmalıdır. TSK komuta heyeti, yaşanan her olumsuzluk nedeniyle, aynı diğer kamu kurumlarında olduğu gibi, siyaset kurumuna ve hükümete hesap vermelidir. Hükümet de hesap sorma ve cevap isteme dirayetini gösterebilmelidir.

Terörle silahlı mücadelede sadece güvenlik güçleri değil, Hükümet de sınıfta kalmıştır. Sekiz yıllık iktidar döneminde, gerekli tüm yasal ve idari düzenlemeler yapılabilirdi. Ama çok konuşulduğu halde gerekli tedbirler maalesef bir türlü alınmadı. Terörle silahlı mücadelede sistem ve anlayış değişmedi, eski düzen devam etti. Silahlı mücadele, silahlı kuvvetlere bırakıldı, gerekli yenilikler ve kurumsal düzenlemeler yapılmadı.

Oysa artık bu ülkede birazcık bu konulara ilgi duyan ve kafa yoran herkes biliyor ki; düzenli harp için yapılandırılmış olan silahlı kuvvetlerin, gerilla savaşı yürüten terör örgütü ile başa çıkması mümkün değil. Onun için gerilla savaşı yürütebilecek, hareket yeteneği yüksek, iyi eğitilmiş, her türlü arazi ve iklim şartlarına uyum sağlayacak, ileri teknoloji ürünü teçhizatla donatılmış, daha küçük hacimli uzman silahlı birimlerin oluşturulması şarttır. Bu konu defalarca gündeme geldiği ve böyle bir yapılanmaya gidilmesinin zorunlu olduğu ifade edildiği halde, bir türlü hayata geçirilmedi ve eski bilindik yöntemlerle silahlı mücadele sürdürülmeye çalışıldı. Ve işte sonuç ortada…

TERÖRÜN BİTMESİNİ İSTEMEYENLER

Terör Örgütünün, terörün bitmesini, Bölgeye huzur, güven ve istikrarın gelmesini istemediğini biliyoruz. Çünkü terör örgütü ancak gerilim ve çatışma ortamında varlığını sürdürebilir.Onun için ne zaman bir şeyler yolunda gitmeye, bazı iyileşmeler olmaya başlasa, Örgüt hemen terör eylemlerine start veriyor ve ortalığı yangın yerine çeviriyor.
Fakat, bir de terör olayları ve şehit cenazeleri karşısında timsah gözyaşları döküp, bir ayağını havaya kaldırıp, dilinin ucuyla teröre lanet yağdırıp da, gerçekte terörün bitmesini istemeyen çevreler var. Bölücü terörle mücadelede Türkiye'nin en önemli handikaplarından birisi, terörün bitmesini istemeyen güçlü çevrelerin var olması ve terörün bitirilmesine karşı ayak diremeleridir.

Zira, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde terörle mücadele çok büyük bir rant kaynağı ve çok büyük bir ekonomik pastadır. Kaçakçılık gibi illegal kazançlar dışında, terörle mücadele için sadece Devletin 30 yılda harcadığı kaynak 300 milyar Dolardan fazladır ki, bu yıllık yaklaşık 10 milyar dolarlık bir pasta demektir. Bu büyük pastadan ve terör ortamının doğurduğu ranttan nemalanan bazı çevreler, terörün bitmesini, bölgeye huzur ve güvenin hakim olmasını, asayiş ve istikrarın sağlanmasını istemiyorlar.
Bu çevreleri kısaca şöyle sayabiliriz:

1-Bölgede küçük ve büyük ölçekli her türlü kaçakçılık rahatça yapılabiliyor. Kaçakçılar, terörün bitmesi ve asayişin sağlanması halinde rahat hareket edemeyeceklerini bildikleri için terörün bitmesini ve asayişin sağlanmasını istemiyorlar.

2-Siyasi İktidara ve hükümete karşı olan bazı çevreler, terörle mücadelede yaşanacak başarısızlıkları iktidarı köşeye sıkıştırmak için bir koz olarak kullanmak amacıyla terörle mücadeledeki başarısızlıklardan nemalanmaya çalışıyorlar.

3-Terörle mücadele devam ettiği sürece siyasi iktidar silahlı kuvvetlere muhtaç ve mahkum olacağı için cuntacılar ve bir kısım askeri bürokrasi terörün bitmesini istemiyor. Terörle mücadeleyi, bir nüfuz ve etkinlik aracı olarak kullanmayı sürdürmek arzusundalar.

4-Terörle mücadele nedeniyle, Bölgede konuşlanmış çok sayıda askeri birlik mevcut olup, bu birliklerin ihtiyacı için yapılan alımlar ve ihaleler çok büyük rakamlar tutmaktadır. Askeri birliklere iş yapan ve ihale alan bazı firmalar, bu büyük iş alanını kaybetmemek için terörün bitmesini istemiyorlar.

5-Bölgede görev yapan güvenlik personeli, bölge tazminatı ve operasyon tazminatı olarak maaşlarına ilaveten önemli miktarda ek ödeme almaktadırlar. Memuriyet hayatı boyunca personelin iyi tasarruf yapabildiği nadir dönemlerdir Bölgede görev yapılan yıllar.

6-Bölgede yaklaşık 85.000 Geçici Köy Korucusu devletten maaş alıyor. Terörün bitmesi halinde koruculuk sisteminin kalkacağını ve işsiz kalacaklarını düşünüyorlar.

7-Bölgede kaçak elektrik kullanımı hat safhada. İlgili kurumlar elektrik ve su ücreti tahsil edemiyor. Halk bedava elektrik ve su kullanmaya alışmış durumda. Bunun yaşanmakta olan kargaşa ortamından kaynaklandığını biliyorlar. Asayişin sağlanması halinde elektrik, su vb. faturaları ödemek zorunda kalacaklarını da biliyorlar.

8-Bölge halkına çok aşırı miktarda mali destek ve sosyal yardım sağlanıyor. Bu yardımların sürdürülen psikolojik savaş nedeniyle yapıldığını; terör biterse bu para ve malzeme akışının da duracağını düşünüyorlar.

9-Devlet, Bölgesel kalkınmayı sağlamak ve bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltmak amacıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin altyapı ihtiyaçları için büyük kaynaklar ayırıyor. Adeta Bölgeye para ve hizmet yağıyor. Bölgeye yönelik bu hizmet ve kaynak akışının terör nedeniyle ve Terör Örgütünün mücadeleleri sayesinde sağlandığı yönünde yoğun propaganda faaliyetleri yürütülüyor. Halk, terör biterse yatırım ve hizmetlerin de sona ereceğine inandırılmaya çalışılıyor.

AÇILIM NASIL GİDİYOR?

Bir zamanlar gece gündüz açılım konuşuyor, açılımla yatıp açılımla kalkıyorduk. Ama bugün açılımdan söz eden kimse kalmadı. Neredeyse açılım kelimesini unutmaya başladık. Aslına bakılırsa açılımdan neyin kastedildiğini kimse anlayamadı. İnsanlar aylarca içeriğini bilmedikleri bir kavram hakkında tartışıp durdular.

Anti demokratik uygulamalardan bıkmış, devletin resmi ideoloji dayatmalarından bunalmış, temel hak ve hürriyetleri kısıtlanmış mağdur kesimler, hukuk devletinin tesis edileceği, demokrasinin önündeki engellerin kaldırılacağı, hak ve hürriyetlerin üzerindeki kısıtlamaların sona ereceği ümidiyle dört elle sarıldılar “demokratik açılım” kavramına… Fakat, söylemlerde bütünlük ve tutarlılık olmaması kafaları karıştırdı.

İlk önce” Kürt Açılımı” dendi. Kürt açılımı tabiri, polemik ve tenkit konusu olunca, gelen tepkiler nedeniyle ifade değiştirildi ve ülkede yaşayan otuzdan fazla etnik kökenden söz edilerek projenin ismi “Demokratik Açılım” olarak değiştirildi. Açılımın bütün etnik kökenleri ve farklı inanç gruplarını kapsayacağı ifade edildi. Bu defa “farklılıklara vurgu yapılıyor, bunlar ülkeyi böldürecekler” tarzında ortaya çıkan kuvvetli muhalefet ve tepkiler karşısında tekrar söylem değişikliği yapılarak, “milli birlik ve kardeşlik projesi”nden söz edilir oldu. Habur sınır kapısında dağdan inen eşkiyaların şov yapması ve PKK'nın gövde gösterisinde bulunması kamuoyunun büyük tepkisini çekti. Terör örgütünün şirretliği ve BDP'nin cüretkarlığı, Hükümeti iyice zor durumda bırakmaya başladı. Bunun üzerine Sayın Başbakan, seçim öncesi miting meydanla- rında ve televizyon ekranlarında “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır” demeye başladı.

Demokratik Açılım Projesi, içi boş bir söylem olarak ortaya çıktı. Hükümet ve iktidar çevreleri yoğun bir tempoda açılımdan söz etmeye başladılar. Ancak açılımdan neyi kastettiklerine dair somut bir program ortaya koyamadılar. Herkes açılımdan neyin kastedildiğini merak etti. Ama kimse tatminkâr bir cevap bulamadı. Hükümet önceleri, “programın mahiyetini birlikte belirleyeceğiz, onun için somut bir program paketi ortaya koymadık” türü beyanlarda bulundu. Fakat, iktidarın kendi mensupları bile açılımdan neyin kastedildiğini anlayamadı. Kamuoyu, içeriği bilinmeyen bir projeyi tartışıp durdu.

Bu arada yoğun bir propaganda başladı. Hükümet, PKK ile uzlaşmakla itham edildi. Abdullah Öcalan'ın hazırladığı öneriler paketinin incelendiği, ABD'nin PKK ile uzlaşma konusunda baskı ve dayatmada bulunduğu, ülkenin bölüneceği vb. iddialar kamuoyunda yoğun olarak işlenmeye başlandı. Hükümetin, tüm bu olup bitenlere rağmen somut bir program ortaya koyamaması nedeniyle, kamuoyunda açılıma olan destek azalmaya başladı.

Hükümetin kamuoyunu yeterince bilgilendirememesi, halkın ikna edilememesi, tatminkâr bir programın ortaya konulamaması, maalesef “açılım söylemlerinin” ülkeyi bölünmeye götürebileceğine inananların sayısını her geçen gün daha da artırdı.

Seçimlerden sonra BDP'nin Meclisi boykot ederek milletvekillerinin yemin etmemesi, bölücülerin “siyasal/ demokratik özerklik” ilan etmesi, terör olaylarının tavan yapması, terörle silahlı mücadeledeki beceriksizliklerin gün yüzüne çıkması ve MİT- PKK görüşmelerinin deşifre olması gibi gelişmeler, kamuoyunu iyice gerdi ve açılım laflarını rafa kaldırdı.

PKK İLE GÖRÜŞMEK DOĞRU MU?

Hükümet ile muhalefet arasındaki önemli polemik konularından birisi de devlet kurumlarının İmralı'da mahkum olan terörist başı Abdullah Öcalan ile görüşülüp görüşülmediği hususudur. PKK terör örgütünün kurucu lideri olan Abdullah Öcalan, yakalanarak Türkiye'ye getirildiği 16 Şubat 1999 tarihinden beri İmralı cezaevinde mahkum bulunuyor. Bu mahkumiyetin devlete bir günlük maliyeti ise yaklaşık 180 bin TL.

Denizin ortasındaki bir adada kurulan cezaevinde adeta tecrit edilmiş bir mahkumun, cezaevinde yattığı yerden terör örgütünü ve Kürt siyasetçileri yönetmesi, politikalar üretip, beyanatlar vermesi milletin canını sıkıyor. İnsanlar, “Devlet cezaevindeki bir mahkuma sahip olamıyor mu? Terörist başının avukatları aracılığıyla dünyaya mesajlar yaymasına niçin mani olunmuyor? Terör örgütü ile irtibatı bilindiği halde adeta kurye görevi yapan avukatlarla görüşmesine niçin müsaade ediliyor?...”diye soruyorlar.

Türkiye, yakalandıktan sonra Abdullah Öcalan'ı yargılayıp idam hükmünü infaz edebilecekken; önce idam cezasını erteledi, daha sonra da idam cezasını tamamen kaldırıldı. Abdullah Öcalan'ın hayatta kalması sağlandı.
Bir yanda terör olayları tüm şiddetiyle devam ederken, öte yanda Hükümetin açılım politikaları kapsamında bölücü terör örgütü ve yandaşlarına tavizler vereceği, hatta ülkeyi bölünmeye kadar götürebilecek düzenlemeler yapılacağı ve Türk kimliğinin göz ardı edileceği iddiaları milleti tedirgin ediyor.

Hükümet ile terörist başının görüşerek anlaşma ve uzlaşma arayışı içerisinde oldukları söylentilerinin milleti huzursuz ettiği bir atmosferde, MİT- PKK görüşmelerine ilişkin ses kayıtları bomba gibi düştü gündeme. Görüşmeleri doğru bulup destekleyenler de oldu. Terör örgütünün muhatap olarak tanınamıyacağını, teröristlerle pazarlık yapılamayacağını söyleyenler de oldu.

Devlet kurumlarının terörist başı veya adamları ile görüşmesinin doğru olup olmadığı ve terörist başının avukatları aracılığıyla örgüte ve dış dünyaya mesajlar göndermesine müsaade edilip edilmemesi konusu çok hassas konular olup, çok dikkatle değerlendirilmelidir.

Abdullah Öcalan yakalandı ama terör örgütü tasfiye olmadı, varlığını sürdürdü. Ortadoğu'da söz sahibi olmak ve Türkiye'yi kontrol altında tutmak isteyen bütün odaklar, PKK'yı bir maşa ve taşeron olarak kullanma hevesindeler. Çeşitli iç ve dış odakların örgüt üzerinde kendilerince belli nüfuz alanları oluşturdukları biliniyor. Örgüt, Türkiye'ye ve siyasi iktidara karşı bir şantaj aleti olarak kullanılıyor.

Böyle bir ortamda devletin Örgüt ve Kürt siyasetçiler üzerinde etkisi olan elindeki bir mahkumdan faydalanmak istemesi ve sorunun çözümü için onu kullanması, bazı karanlık yapıları ve karanlık ilişkileri deşifre edebilmek için bilgisine başvurması gayet doğaldır. Aksine, devlet elindeki mahkum bir örgüt lideriyle görüşmese ve onu kullanmasa, bu önemli bir kayıp olurdu.

Terörist başı idam edilseydi, bu devlete bir şey kazandırmazdı. Sadece bir terörist öldürülür yerine yüz tanesi daha türerdi. Apo, bir sembol ve efsanevi bir kahraman mahiyetine bürünürdü. Bu bakımdan idam edilmeyerek yaşamasına müsaade edilmesi ve kullanılması uygun olmuştur.

Ancak burada asıl cevabını aramamız gereken soru, terörist başı ile devlet adına kimlerin görüştüğü ve bu görüşmelerin kimin hesabına kullanıldığıdır. PKK ve Apo ile yapılan görüşmeler, MİT Müsteşarı ve yardımcısının yaptığı görüşmelerle sınırlı değildir. Ondan önce de, ondan başka da görüşmeler yapılmıştır. Zira son yıllarda PKK terör örgütü ile Ergenekon terör örgütü arasında derin bağların ve işbirliklerinin olduğu ortaya çıkmıştır. Birer devlet görevlisi olan bazı Ergenekon üyelerinin, devletin imkan ve yetkilerini devlet ve millet menfaatine değil,, Ergenekon terör örgütü yararına kullandıkları ortaya çıkmıştır. Bu kişilerin, terörü bitirmek bir tarafa, seçilmiş siyasi iktidarı bir köşeye sıkıştırmak için terör olaylarını azdırdıkları da bilinen bir gerçektir. Onun için kimin kiminle hangi maksatla ve kimin hesabına görüştüğü çok önemlidir.

Terör örgütü üzerinde İsrail, Amerika, Almanya, Fransa, Rusya, İran ve Suriye'nin nüfuz sahibi olduğu ve Türkiye'ye karşı örgütü kullandıkları bilinmektedir. Amerika, İsrail, Almanya veya bir başkasının kucağına oturmuş çok sayıda örgüt yöneticisiyle uğraşmaktansa, devletin elindeki bir mahkum vasıtasıyla örgütü kontrol altına almaya çalışmak daha mantıklı görünmektedir.

Terörist başının Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde belli bir tabana sahip olduğu ve yöre halkının sempatisini kazandığı bilinmektedir. Örgüt ve uzantısı siyasi parti bu gerçeği bildikleri için Abdullah Öcalan'la bağlarını tamamen koparamamakta ve doğal lider olarak tanımaya devam etmektedir. Devletin bu durumu kullanması ve Kürt sorununun çözümü için elindeki mahkumdan faydalanma- sı yadırganmamalıdır. Terörist başının, terör örgütü ve uzantısı siyasi parti üzerindeki otoritesinin devam etmesi devletin işine gelmektedir. Çünkü, gelişmelerden haberdar olma ve sürece müdahil olabilme imkanını elinde tutmaktadır. Aksi halde gelişmeler tamamen kontrol dışına çıkar, dış güçlerin kontrolüne geçer. Bu da, terörle mücadeleyi daha da zorlaştırır. Onun için devlet belli ölçüde terörist başının avukatları ile görüşmesine ve dışarıya talimat ve mesajlar göndermesine de müsaade etmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus birilerinin devletin imkan ve yetkilerini kullanarak alavere dalavere yapmasına, karanlık işler çevirmesine, milleti sırtından hançerlemesine izin verilmemesidir.

Bize göre, Devletin Apo ile görüşmesi ve onun üzerinden terör örgütünü kontrol etmeye çalışması doğru bir yaklaşımdır. Ancak terör örgütü ile adeta müzakere masasına oturulmasını, bebek katillerininmuhatap alınmasını doğru bulmuyoruz.

“Terör örgütündeki gelişmelerden haberdar olmak, gelişmelere müdahil olmak ve örgütün psikolojisini doğru okumak için görüşmek lazımdı…” gibi gerekçeleri tatmin edici bulmuyoruz. Bunun yolu, Devlet adına görüşme masasına oturup terör örgütünü muhatap olarak tanımak olamaz. Devletin yığınla maaşlı istihbarat elemanı var. Örgütün içine sokarsın adamlarını(aynı israilin bizim istihbaratçıların içine ajanlarını sokup en mahrem görüşmelerinizi deşifre ettikleri gibi), yaparsın teknik takibini, lafta değil icraatta izlersin BBG evi gibi terör inlerini…

Devlet erkanı, ikide bir PKK'nın taşeron bir örgüt olduğunu söylüyor. Madem örgütün taşeron olduğunu biliyorlar, öyleyse taşeronlarla pazarlık yapılamayacağını ve asıl görüşmelerin patronla, yani müteahhitle yapılması gerektiğini bilmiyorlar mı?

PKK'nın en büyük patronu İsraildir. Peki, daha düne kadar israil uçakları Konya semalarında tatbikat yaparken veya israil elemanları Genelkurmayın kozmik odalarında ve en mahrem istihbarat birimlerinde fink atarken bunu bilmiyor muydunuz? Bildiğiniz halde İsrail ajanlarını en mahrem istihbarat birimlerinde niçin barındırdınız?
2007 de terör olayları zirve yapınca, 3-4 yıl önce de terörle silahlı mücadelenin yeniden dizayn edileceği, uzman birlikler oluşturulacağı, polis özel harekat birimlerinin tekrar aktif hale getirileceği, sınır karakolları ve sınır birliklerinin yeniden düzenleneceği konuşulmuştu. Geçen 3-4 yıllık dönemde ciddi bir adım atılmadı. Gerekli tedbirler alınmadı. Yasal düzenlemeler yapılmadı. İhanet söylentilerinin üzerine gidilmedi. Silahlı mücadele konusu yine askere havale edildi. Peki bugün ne oldu da Sayın Başbakan, “artık tolerans yok, sözün bittiği yerdeyiz, hiçbirşey eskisi gibi olmayacak” diyor. Gerekli tedbirlerin alınması için illa da Silvanda 13 askerimizin şehit olması veya PKK ile sürdürülen müzakerelerin tıkanması mı gerekiyordu?

Demokratik Açılım konusunda Hükümetin muhatabı kim acaba: Terör örgütü mü, örgütün legal uzantısı BDP mi, KCK mı, yöre halkı mı?
Hükümet, sergilediği tavırlarla PKK ve BDP'yi Kürt sorunu konusunda yegane muhatap konumuna taşıyor. Bu iki şer odağına aslında sahip olmadıkları bir güç atfedip, temsil kabiliyeti kazandırıyor. Onları muhatap kabul etmekle itibarlarını ve bölgedeki nüfuzlarını artırmış ve bir nevi meşruiyet kazandırmış oluyor.

Sayın Başbakan, Devletin PKKile görüşmesini eleştiren muhalefet için, “Bunlar devlet ile hükümet ayrımını bilmiyor” diyor. PKK ile Hükümetin değil devlet kurumlarının görüştüğünü söylüyor. Devlet, yapı olarak bir bütündür. Hükümet de o bütünün bir parçasıdır. Bunu çok iyi biliyoruz.

Ancak şunu da biliyoruz ki, demokratik sistemlerde devlet aygıtını hükümet yönetir. Politikaları siyasi iktidar belirler. Devlet kurumları, başbakana ve bakanlara bağlı çalışırlar, iktidardan emir ve talimat alırlar. Seçimden önce halka, böyle bir görüşmenin olmadığı net bir şekilde söylendi ve halk da inandı. AKP'yi %50 ile oy oranıyla iktidara taşıdı. İktidar cenahından şimdi yapılan açıklamalar ise kamuoyunu tatmin etmiyor.

SİLAHLI MÜCADELE KAZANILMADAN AÇILIM OLUR MU?

Terörle mücadelede Hükümetin en büyük hatası, açılım, demokratikleşme vs. derken teröre karşı silahlı mücadelenin ihmal edilmesi ve silahlı mücadelenin eskiden olduğu gibi yine silahlı kuvvetlere havale edilmiş olmasıdır. Terörle mücadele stratejilerinin günün şartlarına göre geliştirilmesi ve buna paralel olarak silahlı mücadele birimlerinin de yeniden dizayn edilmesi gerekirken, Hükümet, gerekli düzenlemeleri yapma konusunu ihmal etmiştir.

Bazı üçüncü dünya ülkeleri dışında dünyanın hiçbir ülkesinde terörle mücadeleyi ordu yapmaz. Ordunun kurumsal yapısı dış güvenlik için dizayn edilmiştir. Oysa terörle mücadele bir iç güvenlik sorunudur. Terörle mücadele iri ve hantal yapılı askeri birliklerle değil, uzman ve hareket kabiliyeti yüksek özel birimler vasıtasıyla yapılır. 20-30 kişilik bir terörist grubu takip edebilmek için binlerce askeri sevk etmek, hem çok pahalı bir mücadele şekli hem de başarı şansı oldukça az fakat riski yüksek bir mücadele şeklidir.

Terörle mücadele faaliyetleri, bugün hala büyük oranda Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yürütülmektedir. Bu durum, gözden geçirilmeli, günün şartlarına göre gerekli düzenlemeler hemen yapılmalı ve silahlı mücadeleye büyük özen gösterilmelidir. Çünkü silahlı mücadele kazanılmadan açılım yapılamaz. Atılan her olumlu adım, taviz olarak algılanır ve yeni taviz talepleri doğurur.

Terörle mücadelede demokratik açılım, sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki tedbirler elbette önemli. Ancak tüm bu tedbirler silahlı mücadelede etkinliğin ve psikolojik üstünlüğün sağlanması halinde işe yarar. Psikolojik üstünlük ve silahlı mücadelede moral üstünlüğü terör örgütünün elinde olduğu zaman yapılacak tüm iyileştirmeler, terör olayları neticesinde elde edilen tavizler ve kazanımlar olarak algılanacak, bölücüleri daha da şımartacak ve terör olaylarını daha da tırmandıracaktır.

Bugün Kürt kökenli vatandaşların en önemli sorunu, güvenlik sorunudur. Doğu ve güneydoğuda yaşayan halk, kendisini güvende hissetmiyor. İnsanlar, terör örgütünün baskı ve tehditleri altında, korku ve endişe içerisinde ayaşıyorlar. PKK ve BDP'nin talimatlarına aykırı hareket ettikleri takdirde, devletin kendilerini asla koruyamaya- cağını ve örgüt tarafından şiddetle cezalandırılacaklarını çok iyi biliyorlar. Onun için, kendilerine ne talimat verilirse aynen uygulamak zorunda kalıyorlar.

Sandığa oy kullanmaya gitmeyeceksiniz denirse gitmiyorlar. Sandıkta BDP'den başka partiye oy vermeye- ceksiniz denirse, vermiyorlar. Dükkanlarınızın kepenklerini kapatacaksınız denirse, kapatıyorlar. Yürüyüş yapacaksınız, sokağa çıkacaksınız, polisi taşlayacaksınız, araçları yakacaksınız, PKK'yı öveceksiniz, devleti yereceksiniz vs. ne denirse harfiyyen yapıyorlar… Çünkü korkuyorlar. Söylenenleri yapmadıkları taktirde başlarına nelerin geleceğini çok iyi biliyorlar. Onun için, Bölge halkı, kendi tercihleriyle, hür iradeleriyle ve gönüllerinden geldiği şekilde serbest hareket edemiyorlar. PKK ve BDP'nin esareti ve zulmü altında eziliyorlar.

Maalesef devlet, bu bölgede asayişi sağlayamıyor. Vatandaşın güvenliğini temin edemiyor. İnsanlar, kendilerini ve ailelerini güvende hissetmiyorlar. Can, mal ve çoluk çocuk kaygısıyla PKK ve BDP'ye boyun eğmek zorunda kalıyorlar. İktidar partisine mensup bir ilçe başkanının, oğlu kaçırılarak şantajla partisinden istifa ettirildiği, Urfa'da PKK'ya haraç vermeye yanaşmayan iş adamlarının güpe gündüz iş yerlerinde infaz edildiği, baskı ve tehditlere daha fazla dayanamayan MHP yöneticilerinin partilerinden istifa ederek BDP'ye katılmak zorunda kaldığı, devletin bir çeşit maaşlı güvenlik görevlisi olan bazı Geçici Köy Korucularının bile can derdine düşerek maaşlarının bir kısmını düzenli olarak PKK'ya haraç olarak ödemek zorunda kaldıkları bir felaket ortamında; sade, gariban ve korumasız vatandaşlar kendilerini nasıl güvende hissetsinler, nasıl bölücülere, teröristlere kafa tutsunlar ve nasıl göğüslerini gere gere devletin yanında yer alabilsinler?

Silahlı mücadelede psikolojik üstünlük sağlanır, teröristin silah tutan eli kırılır, kıydığı canların hesabı tek tek sorulur ve ihanet odakları yok edilirse; sosyal, ekonomik ve hukuki alanda yapılan iyileştirmeler de işe yarar ve birlik- bütünlüğümüzün pekişmesine vesile olur. Onun için bölücülük bataklığını kurutmak için etkin bir silahlı mücadele birinci derecede önemlidir. Silahlı mücadele kazanılmadan, bölücü terör bataklığı asla kurutulamaz ve demokratik açılım başarıya ulaşamaz. Terörün belini kıramayan bir Türkiye, demokratik çözümüda bulamaz. Dize getiremediğimiz güç odakları, bizi dize getirerek kendi çözümlerini zorla dayatırlar.

TERÖRLE MÜCADELEDE ÜÇLÜ SAÇ AYAĞI UYGULANMALI

Terörle mücadele ve demokratik açılım konusunda PKK ve legal uzantısı BDP muhatap alınmamalı, onlara sahip oldukları güçten fazla bir güç atfedip, temsil kabiliyeti verilmemeli ve bölge halkı üzerindeki nüfuzları artırılma- malıdır. Hükümet az konuşup çok iş yaparak bölücülükle ve terörle en etkin şekilde mücadele etmelidir. Bölücü terörle mücadele ve demokratikleşme süreci “eş zamanlı” yürütülecek üçlü saç ayağına dayandırılmalıdır:

1- Silahlı Mücadele:
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, silahlı mücadele kazanılmadan ve psikolojik üstünlük sağlanmadan atılacak adımlar, terör örgütünün başarı hanesine silah zoru ile elde edilmiş tavizler olarak yazılacak ve Örgütün prestijini artıracaktır. Onun için silahlı mücadeleye büyük önem verilmeli ve asla askere havale edilmemelidir. 3-4 yıl önce söylenen ve bugün tekrar gündeme getirilen polis özel harekata terörle mücadelede etkin görev verilmesi, terörle mücadele için küçük hacimli profesyonel birlikler oluşturulması, sınır karakollarının nitelik ve nicelik yönünden yeniden düzenlenmesi, sınır güvenliğinde terörle mücadelede uzman sözleşmeli erlerin görevlendi- rilmesi, personel ve karakolların en gelişmiş silah ve techizatlarla donatılması, istihbaratın geliştirilmesi gibi önlemler acilen hayata geçirilmelidir. Terörle mücadele eden personelin moral ve maneviyatı en üst düzeyde tutulmalı, başarıları maddi ve manevi ödüllerle en iyi şekilde taltif edilmeli; fakat başarısızlıkların da hesabı sorulmalı, ihmal veya ihanetler olursa da mutlaka cezalan- dırılmalıdır.

2-Psikolojik Mücadele:
(Manevi Bağların Güçlendirilmesi)
Türkler ile Kürtleri bir arada tutabilecek, kopmayı- bölünmeyi önleyebilecek en kuvvetli bağ, “İslam kardeşliği” bağıdır. Bugün İsrail'in, Amerika'nın, Alman- ya'nın veya Rusya'nın Kürtlere veremeyecek olup da, Türklerin verebileceği yegâne şey “kardeşlik” duygusudur. Yahudiler, Kürtleri paraya boğup bizim verdiğimizin kat kat fazlasını verebilirler, ama kardeşlik duygusunu yaşatamaz- lar. Onun için biz fark sahibi olduğumuz bu noktadan yaklaşmalıyız Kürt kardeşlerimize. Zaten bizi bin yıldır bir arda tutan bu kardeşlik bağı değimlidir?

Sayın Başbakan, bölücüler hakkında “bunlar kardeş kelimesinden korkuyorlar” demişti. Nasıl korkmasınlar ki? Kardeş, çok sıcak bir kelime… İnsanları bir araya getiren, sevgi, saygı, hürmet ve şefkat aşılayan gizemli bir söz. Kardeş kelimesinin telaffuz edildiği bir ortamdan kin ve adavet gider, husumetler kalkar; sevgi, muhabbet ve merhamet havası hâkim olur.

Kardeş kelimesi insanları birbirinden uzaklaştırmaz, ayrıştırmaz; aksine birleştirir, yakınlaştırır ve kaynaştırır. İş birliğini, dayanışmayı ve yardımlaşmayı tesis eder.
İki türlü kardeş vardır: Kan kardeşi ve din kardeşi… Kan ve akrabalık bağı ile kardeş olanların yegâne ortak özelliği, aynı anneden doğmak ve aynı babadan olmaktır. Bu ise, kardeşlerin kendi tercihleri değil, ilahi kader ile tayin edilen bir olgudur. Yani kardeş olmak tarafların kendi iradeleri ile tercih ettikleri bir durum olmayıp, doğuştan kaynaklanan zorunlu bir birlikteliktir. Onun için bu kardeşler bazen birbirlerine azılı düşman olup, birbirlerinin canına bile kıyabilmektedir.

Bir de insanların kendi iradeleri ile tercih ettikleri, seçtikleri kardeşleri vardır ki, bu din kardeşliğidir. Bu dünyevi maksatlardan arınmış uhrevi bir birlikteliktir. Peygamber Efendimiz, bütün mü'minleri birbirine kardeş yapmıştır. Bu kardeşlikte ilahi bir bağ vardır. Dünya menfaatlerinden ziyade Allah için birbirini sevme vardır.

Osmanlı, millet tanımını yaparken, kan kardeşliği değil, din kardeşliğin esas almıştır. Bütün Müslümanlar, ırkına, rengine ve sosyo ekonomik statüsüne bakılmaksızın devletin asli unsuru ve birinci sınıf vatandaşı sayılmıştır. Müslüman olmayanlar ise ayrı hukuk kurallarına tabi tutularak “azınlık” statüsünde ikinci sınıf vatandaş sayılmıştır. Yani ahali iki gruba ayrılmıştır: Müslüman vatandaşlar ve gayrimüslim azınlıklar.

Din kardeşliği Türk ile Kürdü bir arada tutan en güçlü bağdır. Bu bağ zayıflarsa, Türk ile Kürt ayrılır. Bu bağ ihya olursa Türk ile Kürdü ayrıştırmaya, bölmeye ve parçala- maya hiç kimsenin gücü yetmez. Onun için bu bölücüler “Kardeş” kelimesinden nefret ederler ve terörizme karşı en tesirli silah olarak görürler. Bölücü terör ile mücadelede en etkili silahın “Kardeş” kelimesi olduğunu keşke bizim devlet erkanı da anlayabilse…!

“Tevhid-i İmani, elbette tevhid-i kulubu ister. Ve vahdet-i itikat dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.” diyen Bediüzzaman, inanç birliğinin gönül ve duygu birliğini doğuracağını, bunun da sosyal hayatta da birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğini belirtmektedir. Bediüzzaman, İslam kardeşliğinin önemini Uhuvvet Risale- si'nde şu ifadelerle anlatmaktadır:

“Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyeti ne göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbeden daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvet- kârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir,bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.”

Biz, insanımıza iki şeyi çok iyi izah etmeliyiz:
Birincisi: Mademki biz Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak… Vs. hepimiz kardeşiz. Öyle ise diğer kardeşlerimizin de en az bizim kadar hak ve hürriyet sahibi olmasına razı olmalıyız. Onun farklılıklarına saygı duymalı ve onları fıtri halleri ile kabullenmeliyiz. Kendimiz gibi giyinmeye, kendimiz gibi konuşmaya, kendimiz gibi davranmaya zorlamamalıyız. Zorla kendi kalıbımıza sokmaya, kendimize benzetmeye çalışmamalıyız. Onun da bizim gibi insan olduğunu unutmamalıyız. Farklılıklarımıza hoşgörü ve tahammül göstermekle birlikte ortak değerlerimizi, ortak vasıflarımızı ön plana çıkarıp, bu ortak paydalar etrafında birleşmeliyiz. Kardeş olduğumuz ve pek çok ortak değerlere sahip olduğumuz hakikati üzerinde birleşmeliyiz.

İkincisi: Manevi huzurumuz gibi, maddi refah ve mutluluğumuzun da birlik ve beraberliğimize bağlı olduğunu idrak etmeliyiz. Aksi halde uluslararası arenanın kuvvetli aktörlerinin zulmü altında ezileceğimizin, kaynaklarımızın sömürüleceğinin bilincinde olmalıyız.

Bediüzzaman, ırkçılık ve bölücülük fitnesinin Müslü- manların arasına zalim Avrupa devletleri tarafından atıldığını belirtiyor. Bugün de Ortadoğu'yu ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak isteyen Amerika, Avrupa, İsrail, İran ve Rusya gibi devletler bölücü terör örgütünü destekliyor ve himaye ediyorlar. Bölücü terör faaliyetlerine maruz kalan Bölge halkında “Müslüman olma şuuru” canlandırılarak; Müslüman Kürde Amerika veya İsrail'in eline tutuşturmuş olduğu silahı Müslüman Türk'e karşı kullanmanın İslam'a ihanet ve gayrimüslimlere hizmet olacağı bilinci verilmelidir. Ermeni ile omuz omuza Mehmetçiğe kurşun sıkmanın en büyük ihanet olduğu öğretilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat isimli eserinde de, her türlü dünyevi saadetin esasının asayişin muhafaza edilmesine bağlı olduğunu belirtmektedir. Huzur, güven ve ekonomik refahın vücuda gelmesinin en önemli şartlarından biriside istikrar ortamının mevcut olmasıdır. İstikrarın olmadığı yerde yatırımda olmaz, ticarette olmaz, ziraatta olmaz. Ekonomik refah düzeyi yükseltilemez, huzur ve güven tesis edilemez. Bu gerçekler, halka çok iyi anlatılmalı, terörün en fazla Bölge halkına zarar verdiği izah edilmelidir. Öte yandan Devlet de vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamalı, vatandaş hakkının korunduğundan emin olmalı ve kendini güvende hissetmelidir. Huzur ve güven ortamında bölücü terör, toplumsal taban bulamayacaktır.

3- Hukuki Mücadele:
(Hak ve Özgürlükler İle Siyasal Katılımın Önündeki Engelleri Kaldıracak Anayasal ve Yasal Düzenlemelerin Yapılması)
“Kürt sorunu, ırkçı-despot zihniyetlerin dayatmasıyla değil, ferdin hürriyetleri, insanı öne çıkaran özgürlük anlayışı ile çözülecek.”
Ülkemizde demokratikleşme konusunda, hak ve hürriyetlerin kısıtlanması ve yönetime katılma noktasında sadece Kürtlerin değil, toplumun tüm kesimlerinin özelliklede dindar çevrelerin sıkıntıları ve demokratik- leşme talepleri bulunmaktadır. Onun için Hükümetin yürüteceği “demokratik açılım” çalışmaları toplumun tüm kesimlerini kuşatıcı olmalıdır. Aksi halde toplumda “bu ülkede illa da Kürt veya Roman mı olmak gerekir” şeklinde yakınmalar ve açılıma karşı direnmeler baş gösterir.

Demokratik açılım konusunda, öncelikle tüm ön hazırlıklar yapılmalı, resmi ve sivil kesimden müşterek ihtisas komisyonları teşkil edilmeli, demokrasi, hukuk devleti, hak ve hürriyetler konusundaki tüm sıkıntılar tespit edilmeli ve bu sıkıntıları gidermeye yönelik tedbirler belirlenmelidir.

Sadece bir kesimin sıkıntılarını değil, halkın tüm kesimlerinin hak ve hürriyetler konusundaki sorunlarını gidermeye yönelik çözüm paketleri hazırlanmalıdır. Tüm ön hazırlıklar tamamlandıktan sonra, paket kamuoyunun bilgi ve görüşüne sunulmalı, tartışmaya açılmalı. Resmi çevreler ve sivil toplumun her kesiminden çözüme yönelik teklifleri ve katkıları talep edilmeli, sıkıntısı olup da pakette çözüm öngörülmeyen sorun sahibi kesimlerden sıkıntılarını ve çözüm önerilerini iletmeleri istenmemelidir. Çözüm konusunda toplumsal mutabakat sağlanmalı, demokrasi- nin ortak değer olduğu ve bizim insanımızın da, en az batı insanı kadar hak ve hürriyetlere layık olduğu vurgulanmalıdır.
Toplumun her kesimini kucaklayan bir açılım paketine hiç kimse açıktan muhalefet edemez. Zira hiç kimse demokrasi ve hürriyet düşmanı olarak damgalanmak istemez. Yani ortalığı çok fazla velveleye vermeden, hak ve hürriyetler konusunda gerekli iyileştirilmeler yapılmalıdır.

Hak ve hürriyetler üzerindeki kısıtlamaların kaldırılma- sı ve demokratik katılımın sağlanması hakkında Bediüzza- man'ın nefis bir tespiti ile bitirelim yazımızı:
“Asya'nın ve Alem-i İslam'ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve tali ve taht ve baht-ı İslam'ın anahtarı da meşrutiyetteki şuradır” (Divan-ı Harbi Örfi)

Bediüzzaman'a göre Müslümanların geri kalmalarının en önemli sebebi, bulaşıcı hastalık gibi ferdi ve toplumsal hayatın her alanını kuşatmış olan baskı ve istibdattır. Hürriyetin tesisi ile beyinler üzerindeki ipotek kalkacak, hür düşünce ve hür teşebbüs gelişecektir.


Bu Yazı 3961 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar