Kapak
Borç Verme Alışkanlığımız Kaybolmasın
04.12.2013        

Borç Verme Alışkanlığımız Kaybolmasın

Doç. Dr. Selim Hilmi ÖZKAN

 

 

 

Gün geçmiyor ki kaybettiğimiz güzel geleneklerimize bir yenisi eklenmesin. Bizler de ancak bu güzel hasletleri zor zamanlarımızda başımıza bir iş geldiğinde hatırlıyor, geçmişe dönüp şöyle derinden gelen bir “ah” çekmeden edemiyoruz. Çağın acımasızlığı karşısında hayıflanmaktan başka elimizden başka bir şey gelmiyor ne yazık ki…

Geçmişte yaşadığımız, insanların birbirlerinin derdine “sözde” değil, “özde” ortak olduğu zamanlarda aralarında yaşattıkları güzel bir alışkanlık vardı. “Bir kimsenin nakit para, ölçülebilir, tartılabilir veya sayılabilir bir malı, benzerini (mislini) almak üzere bir şahsa vermesi” olarak tanımlanan bu güzel alışkanlık, Kur’an-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde de zikredilmiş, bu alışkanlığa sahip olanlar övülmüştür[1]. Literatürde karz-ı hasen (güzel ödünç) olarak adlandırılan bu durum, maalesef, son yıllarda insanlar arasında kaybolmaya yüz tutmuş güzel hasletlerden birisi olarak geçmişimizin temiz sayfalarında yerini almaya başlamıştır.

Acaba geçmişte ödünç verme geleneği nasıldı? Bu konuda tarihimizde kısa bir yolculuğa ne dersiniz?

Elbette ekonomik yaşamın vazgeçilmezlerinden olan para, ortaya çıkışından günümüze öneminden hiçbir şey kaybetmemiş, tarihin her devrinde günlük hayatımızdaki etkisinden dolayı beşeri ilişkilerimizde de oldukça mühim bir yer tutmuştur.

Osmanlı dönemi için sosyal ve ekonomik hayatın birçok alanına ışık tutan şer’iyye sicilleri (mahkeme kayıtları) kayıtlarında borç alıp verme başta olmak üzere parasal meseleler ile ilgili birçok bilgi bulunmaktadır. Buradaki bilgilerden, Osmanlı toplumunun ödünç para vermek başta olmak üzere yardımlaşmayı seven bir toplum olduğunu anlamaktayız. Osmanlı toplumu kadı huzurunda veya aralarında ufak bir senet yaparak birbirlerine borç vermişlerdir. Hatta çoğu zaman buna bile gerek duymamışlardır. Çünkü “Söz senettir.” şiarını kendilerine düstur edinmişlerdir. Osmanlı toplumun borç verme sistemini kendine özgü bir sistem içerisinde çözerek “para vakıflarını” kurmuştur. Dönemin uleması arasında çeşitli tartışmalardan sonra Hanefi mezhebinin büyük fıkıh âlimlerinden İmam-ı Züfer hazretlerinin görüşü benimsenerek para vakıflarının sıhhatine hükmedilmiştir. İmam Züfer, "Bir kimse dirhemleri (nakit para), ve ölçü veya tartı ile alınıp satılan mislî menkulleri vakfetse, bu caiz olur. Dirhemler Mudarabe yöntemiyle çalıştırılır, sonra kâr’ı (rıbh), vakfın harcama yerlerine sarfedilir. Vakfedilen menkuller ise önce satılır, satış bedeli dirhemlerdeki gibi Mudarabe veya Bidaa yöntemi ile verilir. Meydana gelecek olan kâr (rıbh), vakfın hayır yönüne harcanır."[2] diye fetva vermiştir. Böylece acil para ihtiyacı olanlar vakıflar sayesinde bu ihtiyaçlarını gidermişler ve faiz gibi şer’an yasak olan hastalıklardan da bu yöntem ile uzak durmuşlardır. 

Evet, günümüz toplumunda yardımlaşma duygusu azalmıştır. Bu durum insanlarımızı biraz daha yalnızlaştırmış, aradaki bağları zayıflatmıştır. Birisi borç para istediği zaman ya bankanın yolunu gösteriyoruz veya elinde nakite çevirebileceği bir şey varsa ona yardım etmek bahanesi ile ucuz yollardan kapatmanın yollarını arıyoruz artık. Yani eşimize, dostumuza hatta en yakınlarımıza bile yardım elini açacağımız yerde onları çıkmaz yollara sürüklüyoruz.

Evet, şöyle bir bakalım etrafımıza acaba hiç çevremizde olup bitenlerden haberimiz oluyor mu? Komşularımız, ticaret arkadaşlarımız neler yapıyor? Bunları bilebiliyor muyuz? Yoksa kendi halimizde dalgaların arasında boğuşup duruyor muyuz? Geldiğimiz bu noktada sadece kendimizi mi düşünmekteyiz? Gemisini kurtaran kaptan misali kapital ekonominin çarkları arasında ezilip gitmekte miyiz? Hatta ve hatta eşimizin dostumuzun da bu çarkların arasında ezilip gitmesine göz yummaktayız? Niçin birisine borç para vereceğimiz zaman bir karşılık bekleyelim? Niçin yaptığımız iyiliğin karşılığını yaradandan beklemeyelim?

Madalyonun bir de diğer yüzünü çevirelim dediğinizi duyar gibi oluyorum. Tamam, borç verelim, çevremize yardımcı olalım ama peki yardımcı olduğumuz insanlar sorumluluklarını yeterince yerine getirebiliyorlar mı diyorsunuzdur belki de. Haklısınız… Ne yazık ki bu da kaybettiğimiz başka bir güzellik, başka bir haslet…

Hatta burada aklıma gelen iki hikâyeciği de sizinle paylaşayım dilerseniz:

Anlatıldığına göre bir köyde yaşlı ama feraset sahibi bir kimse yaşamaktaymış. Köyde her derdi olan ilk önce onun yanına gelir ve orada bir çözüm bulmaya çalışırmış. Köyde para ihtiyacı olan da zaman zaman bu kimseden borç alırmış. Yine bir gün bir kişi gelerek:

- Amca, benim acil paraya ihtiyacım var,  diyerek borç para istemiş. Yaşlı bilge:

- Evladım, şu kilimin altını kaldır. Orada bir miktar para olması lazım. Onu al, işini görünce getir, aldığın yere bırak diyerek kilimin köşesini göstermiş. Borç isteyen kişi, çekingen bir tavırla kilimi kaldırdığı zaman orada hiç bir şey görememiş. Bilgeye dönerek:

- Amca, burada para falan yok. Bir yanlışlık olmasın, dediğinde bilge:

- Hayır, hayır evladım!  Kilimin altında para olması lazım, bir daha bak! diye ısrar etmiş. Bu durum üzerine adam kilimi biraz daha kaldırmış, yine bir şey görememiş:

- Hayır, amca burada hiçbir şey yok! demiş. İhtiyar bilge:

- Evladım, herhalde senden önce alan yerine koymamış, demiş.

Elbette aldığımız bir şeyi yerine koyar isek ihtiyacımız olduğu zaman onu yerinde bulabiliriz. Niçin aldığımız borç parayı zamanında ödemeyelim? Eğer almış olduğumuz borç parayı zamanında ödemez isek bir daha borç para bulamayız. Borç vererek sıkıntıları gideren kimseyi de sıkıntıya sokarız.

İkinci hikâyeciğimiz daha manidar gelir bana. Onu da sizinle paylaşayım:

Bir adam çölde kalmış. Açlıktan ve susuzluktan ölmek üzere iken birisine rast gelmiş ve rast geldiği kişi ona yardım etmiş, su ve yiyecek vermiş. Açlıktan ölmek üzere olan kimse buz gibi suyu içip yemeğini yedikten sonra kendine gelmiş, gözleri açılmış, vücudu canlanmış. Canlanmış canlanmasına ama hayatını kurtaran kişiye müteşekkir olacağına bir gaflet anını kollayıp kendisine yardım eden adamın elini ayağını bağlamış, tüm eşyalarını almış ve onu ölüme terk edercesine oradan uzaklaşmaya başlamış. Bu durum karşısında eli kolu bağlı olan adam ona:

- Gözüm ne devemde, ne de yağmaladığın eşyamdadır. Sakın ha, bu yaptığını hiç kimseye söyleme de kötülükler yayılmasın, demiş.

Sonuç olarak yazımızı şöyle bitirelim: Ödünç vermek (karz-ı hasen) her ne kadar övülmüş de olsa aslolan, ayağını yorganına göre uzatmak; mümkün olduğu kadar kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmaktır. Nitekim milli şairimiz Mehmet Akif de bu konuda borç alıp ele güne el açmaktansa çalışarak kendi ihtiyacını kendinin karşılamanın daha güzel olduğunu şu mısralarla dile getirmektedir: “Kim bu dünyada kazanmazsa bir ekmek parası / Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası”

Yüce Peygamberimiz(SAV) de konu ile ilgili olarak "Bir şeyi ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır[3]."  buyurarak insanların mümkün olduğu kadar kendi ihtiyaçlarını kendilerinin gidermesi gerektiğine vurgu yapmıştır.

 



[1] Bakara, 2/245, Mâide, 5/12, Hadîd, 57/11, Hadîd, 57/ 18, Teğâbun, 64/ 17 vb.

[2] İbnü'l-Hümâm, Fethü'l-Kadîr,  1316/1898, V, 51.

[3] el-Azîzî, es-Sirâcü'l-Münîr Şerhu Câmi's-Sağîr Fi Hadisi'l-Beşîri'n-Nezîr, III, 57).


Bu Yazı 1664 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar