Büyük Türkiye'nin Doğum Sancıları ve Bağımsız Politikaların Faturası
04.09.2013        

BÜYÜK TÜRKİYE’NİN DOĞUM SANCILARI VE BAĞIMSIZ POLİTİKALARIN FATURASI

Taceddin ÖZEREN

 

Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. Hem içeride, hem de uluslararası arenada önemli sorunlarla başa çıkmaya çalışıyor. Son on yıldır yaşanan istikrar ortamının meydana getirdiği ekonomik kalkınma ve büyümeyi hazmedemeyen içimizdeki ihanet şebekeleri ve dışarıdaki küresel güç odakları, her gün ülkemizin başına yeni yeni çoraplar örmeye ve “büyük değişimin” müsebbibi olarak gördükleri seçilmiş siyasi iktidarı anti- demokratik yöntemlerle devirmeye çalışıyorlar.

2023 Vizyonu gibi önüne büyük milli hedefler koyan ve dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girmeye çalışan Türkiye’nin başına içeride bölücü terör illetinden Gezi parkı isyanına kadar pek çok fitne ve musibet musallat edilirken; dışarıda ise etrafı kuşatılmaya, hareket alanı daraltılmaya, yalnızlaştırılmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

Yaşanan hadiseler, bize göre “Büyük Türkiye’nin” doğum sancılarıdır. Batı dünyası, Türkiye’ye “bağımsız” davranmanın faturasını kesmekte ve bağımsız politikalar uygulamanın bedelini ödetmeye çalışmaktadır.

1924 de imzalanan Lozan Anlaşması ile Türkiye’yi maddi anlamda serbest bırakıp bağımsızlığını tanıyan batı dünyası, milletimizi maneviyat alanında esir etmiş ve ruh cephesinde öldürmüştü. Dünyayı yeniden düzenleyen ve ülkeleri nüfuz alanlarına göre paylaşan büyük devletler, Türkiye’yi İngiltere’nin sorumluluğuna ve nüfuz alanına bırakmışlardı. Türkiye II. Dünya savaşı sonrasına kadar İngiltere’nin nüfuzu altında kaldı ve İngiliz yanlısı politikalar izledi.

II. Dünya savaşından sonra küresel güçler tarafından yeni bir dünya düzeni kuruldu ve ülkeler yeniden paylaşıldı. 1945 lerden sonra kurulan bu yeni dünya düzeninde Türkiye, İngiltere’nin nüfuz alanından çıkarılarak, ABD’nin nüfuz alanına dahil edildi. Artık Türkiye’ye dış müdahaleler ABD’den gelmeye ve Türkiye’de ABD yanlısı dış politikalar uygulanmaya başlandı. Yapılan dış yardımlarla Türkiye, ABD’ye öylesine muhtaç ve mahkum hale getirildi ki; adeta ABD’ye rağmen adım atamaz ve hatta nefes bile alamaz hale geldik. Öyle bir siyasal ve ekonomik düzen kuruldu ki; ülke, ABD’ye göbeğinden bağlandı. Uluslararası ilişkilerde en küçük bir açıklama yapmak için dahi ABD’nin tepkisi beklenir oldu. Türkiye, ABD politikalarının tam destekçisi oldu. Öyle ki, dünyada İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri Türkiye oldu. Siyasetçiler bile iktidara gelebilmek için adeta ABD’den vize almak ve ABD ile iyi geçinmek zorunluluğu duyar oldu.

Kısacası, batı dünyasının karşısında her 10 yılda bir ordusu darbe yapan, demokrasiyi özümseyememiş, seçilmiş iktidarları gerçekte muktedir olamayan, bürokratik oligarşinin vesayeti altında ezilen, sorun çıkarmayan uslu ve uysal bir Türkiye vardı.

23 Mart Tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi Türk siyasal hayatında bir dönüm noktası oldu. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Amerika’nın dikte ettiği ve dayattığı bir politika, TBMM tarafından reddediliyor ve adeta ABD’ye kafa tutuluyordu. Meclisin RED kararı karşısında hem Amerika, hem içimizdeki Amerikancılar, hem de tüm dünya şok oldu.

23 Mart Tezkeresinin reddi ile Türkiye’yi tam bağımsızlığa götürecek süreç başlamıştı artık. Bundan sonra Türkiye, Amerika ve AB Ülkelerinin dikte ettiği politikaları uygulayan ülke konumundan çıkarak; kendi menfaatleri doğrultusunda kendi devlet aklı ile politikalar üreten, batı dünyasından bağımsız olarak geliştirdiği politikaları uygulayan ve kendi politikalarını batı dünyasına da dikte etmeye çalışan bir ülke konumuna gelmeye başladı.

Uluslararası arenada ben de varım demenin, etkin aktör olmanın ve tam bağımsızlık iddiasında bulunmanın elbette ağır bedelleri olacaktır. Bu bedelleri ödemeyi göze almayan devletler hem tam bağımsız olamaz, hem de büyük devlet olamazlar. İşte son zamanlarda yaşanan iç ve dış sorunlara bu açıdan bakmak lazım. Yaşanan sıkıntılar, büyük uyanışın, yeniden dirilişin ve Büyük Türkiye’nin doğum sancılarıdır. Süreç sancılı da olsa neticesi güzel olacak inşallah.

UYANIŞ, BÜYÜK DEĞİŞİM VE YENİDEN DİRİLİŞ

Türkiye'de büyük bir değişim yaşanıyor. Yaşanmakta olan toplumsal değişim, sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda kalkınmayı da beraberinde getiriyor. Türkiye, demokratikleştikçe kalkınıyor ve kalkındıkça da daha fazla demokratikleşiyor.

Büyük devlet olma yolunda adımlar atıldıkça; dünyada olup bitenlerle daha yakından ilgilenme ve milli çıkarları koruma ihtiyacı doğuyor. Şartlar Türkiye’yi uluslararası arenanın aktif bir aktörü haline getiriyor. Ezilen ve kalkınma mücadelesi vermekte olan toplumlar ise, rol model olarak kabul ettikleri Türkiye’den “insanlığın vicdanının sesi” olmasını ve uluslararası ilişkilerde “akil adam” rolü üstlenmesini beklemeye başladılar. Bu gelişmeler, Türkiye’yi 80 yıldır sürdürülen pasif dış politikayı terk ederek, daha aktif, daha etken bir dış politika uygulamaya sevk etti.

“Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi bahane edilerek sürdürülen içe kapanık ve edilgen konumdaki Türk dış politikası, 2002’den sonra; güvenlik gerekçesiyle demokrasi ve özgürlüklerin feda edilemeyeceği, komşularla sıfır sorun ve karşılıklı ekonomik bağımlılık, ritmik diplomasi gibi uluslararası vizyonu olan yeni ilkelerle donatıldı. Soğuk Savaş döneminde bir cephe ülkesi konumunda olan Türkiye, bu yeni vizyonu ile bugün bir merkezi ülke konumuna geldi. Gelişen demokrasisi, artan diplomatik girişimleri, jeopolitik konumu, sivil toplum örgütleri ve iş dünyası ile Türkiye, kendisine verilen rolü oynayan bir ülke durumundan çıkıp, kendi rolünü kendisi belirleyen, kural koyan, politika üreten bir ülke durumuna gelmeye başladı.

TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA YENİ DÖNEM

Ekonomisi büyüyen, gelişen, demokratikleşen ve kalkınan Türkiye’de yaşanan değişime paralel olarak, kamuoyunda “Derin devletin gizli anayasası ve Kırmızı Kitap” olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de yeniden düzenleniyor. Suni düşman üretimi ve üretilen hayali düşmanlarla mücadele üzerinden değil, vizyonlu bir bakış açısıyla biçimlendiriliyor. Şamil Tayyar’ın “ÇELİK ÇEKİRDEK” isimli Kitabında anlattığına göre Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin yeni ilkeleri özetle şöyle:

* Türkiye, dünyadaki gelişmeleri izleyen değil, ön alarak kendi politikasını oluşturan ülke olacak.

* Ne iç, ne dış tehdit üzerinden siyaset yapılacak. Siyaseti, Türkiye'yi dünyanın en güçlü ülkeleri arasına sokacak politikalar oluşturacak.

* Türkiye'nin dış politika merkezini, güvenlik değil, ekonomi oluşturacak.

* Eskiden tehdit unsuru olarak sıralanan Yunanistan, Irak, İran ve Rusya ile ekonomik ve kültürel alanlarda karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirecek adımlar atılacak.

* 12 Ada’nın Anadolu karasına daha bağımlı hale gelmesi; Kuzey Irak'ın askeri olarak değil, ekonomik olarak GAP hattının güney kuşağını oluşturması.

* Karadeniz, Doğu Akdeniz, Körfez ve Hazar'ı kapsayan deniz stratejisi geliştirilecek.

* Türkiye Kıbrıs'ı hiçbir zaman ihmal etmeyecek ancak Türk diplomasisi de Kıbrıs'a bağlanmayacak.

* İrtica öncelikli iç tehdit olmaktan çıkarıldı. Öncelikli iç tehdit, terörle mücadele oldu. (Çelik Çekirdek Türkiye'de Derin Devletin Tarihi, Şamil Tayyar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010 sayfa: 287- 296)

Türk dış politikasında meydana gelen strateji değişikliği ve ülkede yaşanan olumlu gelişmeler tüm dünyanın ilgisini çekti. Halkının % 99 u Müslüman olan bir ülke, bir taraftan demokratikleşirken, öte yandan muhafazakâr demokrat bir iktidarın yönetiminde hızla kalkınıyor ve küresel bir aktör haline geliyor. Bu durum, hem İslam dünyası hem de batı için dikkat çekici bir durumdur.

Türkiye, gelişmeye, kalkınmaya ve uluslararası arenada aktif rol oynamaya başlayınca, yeniden İslam dünyasının cazibe merkezi haline gelmeye başladı. Türkiye’deki muazzam gelişmeler, diğer İslam ülkelerini de etkiledi. Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye, Bahreyn vs. tüm Ortadoğu ülkelerinde bir hareketlenme meydana geldi ve uyanış rüzgarları esmeye başladı. Ekonomik refah, kalkınma ve demokrasi talepleri yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

Zira içinde yaşadığımız iletişim çağında, sınırlar ve duvarlar ortadan kalkıyor, herkes her şeyi duyuyor ve görüyordu. Zulüm altında inleyen insanlar, hürriyetin nasıl bir şey olduğunu öğrendiler. Açlık ve sefalet içindeki insanlar, yoksulluğun kader olmadığını fark ettiler. Başlarındaki kukla yönetimler nedeniyle ülkelerinin kaynaklarının korunamadığını ve sömürüldüklerini anladılar. Hem dindar hem de zengin olunabileceğini keşfettiler. Geri kalmışlığın kader olmadığını gördüler. Refah, huzur ve güven içerisinde yaşama arzuları gelişti. Yönetici elitten talepleri çoğaldı ve mevcutla yetinmemeye başladılar. Daha çok iş, daha çok aş ve daha çok hürriyet istemeye başladılar.

Türkiye’nin kalkınmasından ve uluslararası camiadaki etkinliğinin sürekli olarak artmasından rahatsız olan çevreler, Türkiye’nin yükselişini durdurma ve önünü kesme telaşına düştüler. Bunun için de yoğun bir psikolojik savaş başlattılar.

YENİ DIŞ POLİTİKANIN İLK YANSIMALARI

Gelişmiş batı ülkelerinin uyguladığı “güç, menfaat ve çatışma” odaklı dış politikalara karşı Türkiye, “yumuşak güç“ olarak tanımlanabilecek “adalet, ortak kazanç, barış ve ittifak” temellerine dayalı politikalar geliştirdi. Bunun somut yansımaları “komşularla sıfır sorun, medeniyetler ittifakı, çatışmaya karşı barış ve diplomatik çözüm, zulme karşı duruş ve dostluk ve işbirliği ile birlikte kazanalım” politikaları şeklinde oldu.

Adalet ve barış eksenli bu yeni politika yaklaşımı kısa zamanda meyvelerini vermeye başladı. Türkiye, pek çok devletle iyi ilişkiler içerisine girerek ve diplomatik kanallar kullanarak önemli dostluk ve işbirlikleri geliştirdi. ABD ve İsrail eksenli dış ilişkiler yerine, çok yönlü ve çok boyutlu dış ilişkiler gerçekleştirildi. Uluslararası ilişkilerde dillendirilen “barış ve adalet” söylemi, gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerine çok sempatik geldi, yönlerini ve dikkatlerini Türkiye'ye çevirmelerini sağladı.

Tüm bu gelişmeler “Türkiye'yi kontrol altında tutulması gereken bir unsur” olarak değerlendiren çevreleri çok rahatsız etti. Başta ABD ve İsrail olmak üzere büyük devletler ve küresel güç odakları Türkiye'yi frenlemenin ve kontrol altına almanın yollarını aramaya başladılar.

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE SIKINTILI DÖNEM

Uluslararası arenada Türkiye açısından her şey yolunda giderken ve Türkiye’ye yeni dünyanın parlayan yıldızı gözüyle bakılırken; birden olumlu tablo değişmeye ve ülke dev sorunların içine sürüklenmeye başladı. İç istikrar istikrarsızlığa, medeniyetler ittifakı medeniyetler çatışmasına, dost ve kardeş ülkelerle stratejik ortaklar azılı birer düşmana dönüşmeye başladı.

Son birkaç yıldır çevremizde olup bitenlere bir göz atarsak:

* Davos’ta “one minute” olayı ile bozulan İsrail ile ilişkiler, Mavi Marmara katliamı ile tamamen bozuldu ve kriz derinleşti. Filistin sorunu da krizi kronik hale getirdi.

* Arap baharı ile Kuzey Afrika ülkeleri ve Türkiye arasında stratejik ve duygusal bir yakınlaşma meydana geldi. Bu durum başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri açısından menfaat ve itibar kaybı anlamına geliyordu. Gelişmelerden rahatsızlık duyan Avrupa ülkeleri Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini bozucu politikalar üretmeye koyuldular.

* Türkiye’nin Somali’den Sudan’a kadar tüm Afrika ülkeleri ile yakından ilgilenmesi, bu ülkelerde peş peşe büyükelçilikler açması, sıcak ilişkiler geliştirmesi, ticaret hacmini artırması, bu ülkelerin ekonomik yönden kalkınmaları için yol gösterici ve teşvik edici tutumlar sergilemesi, karşılıksız insani yardımlar ve altyapı yatırımları için hibelerde bulunması gibi faaliyetleri; Afrika’yı sömürmeye alışmış olan batı dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk meydana getirdi. Geleceğin dünyasının gıda ambarı olarak gördükleri bugünün aç Afrikası, Türkiye’ye yöneliyor ve duygusal bir bağ vücuda getiriyordu. Batı, Türkiye’ye karşı adeta “Afrika’yı sana yedirmeyiz” anlamına gelen politikalar takip etmeye başladılar.

* Suriye’de Esad rejiminin sivil halka karşı baskı, zulüm ve katliamlarını artırması nedeniyle; çok üst düzey stratejik işbirliği ile devam eden ilişkiler tamamen koptu. Suriye hem Türkiye içinde terörist eylemlere girişti, hem bölücü terör örgütünü açıkça teşvik etmeye başladı, hem de Türkiye ile ticaretini durdurdu. Gerek ihracatın azalması ve gerekse sayıları yüz binlerle ifade edilen Suriyeli sığınmacıların insani ihtiyaçlarının doğurduğu yüksek maliyet nedeniyle Türkiye önemli miktarda ekonomik kayba uğradı.

* Iraktaki siyasi tablo ve ülkede bitmek bilmeyen kaos ve kargaşa ortamı, basiret ve öngörüden yoksun ABD politikalarının ürünü. ABD, adeta Irak’ı altın tepside İran’a sundu. İran zahmetsiz ve maliyetsiz şekilde, Irak’ı kendi nüfuz alanına dahil etti. Mezhepsel farklılıklara dayalı siyasal yapılanma politikalarını benimseyen Şii Maliki yönetimi, İran’a sırtını dayayarak Türkiye’ye karşı hasmane tavırlar sergilemeye başladı. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin Türkiye ile yakınlaşarak ticari ilişkilerini geliştirmesine karşın, Irak merkezi hükümeti Türkiye ile ilişkilerini minimum düzeye indirdi. Musul ve Kerkük’te yaşayan Türkmenler üzerindeki baskı ve zulümler de dayanılmaz boyutlara ulaştı.

* İran, Suriye ve Irak konusunda Türkiye’ye açıktan tavır koydu. Türkiye’ye karşı hem Esad rejimini destekledi, hem de İsrail ile örtülü ittifak yapmaktan kaçınmadı. Öte yandan Türkiye’de iç karışıklığı yaratmak için bölücü terör örgütünün kışkırtılması dahil her türlü faaliyete girişti ve tarihi husumetini açıkça kusmaya ve tehditler savurmaya başladı.

* Suriye konusunda Rusya ile Türkiye arasında örtülü bir gerilim yaşanıyor. Türkiye zalim Esad rejimine karşı sivil muhalefeti ve direnişçileri desteklerken; Rusya kendi menfaatleri gereği Esad rejimini ayakta tutmaya çalışıyor. Bu konuda iki ülke arasında diplomatik bir mücadele yaşanıyor.

* Hüsnü Mübarek rejiminin yıkılmasından sonra, Mısırın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olan Mursi yönetimi Türkiye ile çok iyi ilişkiler içine girdi. İslam dünyasının bu iki önemli aktörü arasındaki yakınlaşma ve sıcak ilişkiler, hem İsrail ve Yahudi lobisi, hem ABD ve AB ülkeleri, hem İran, hem Suriye’deki Esad rejimi, hem de diktatör Arap yönetimleri tarafından kaygıyla karşılandı. Çünkü bu yakınlaşma İslam dünyasının büyük uyanışını ve yeniden dirilişini hızlandıracak bir gelişmeydi. Mısır’da darbe ile Mursi yönetiminin devrilmesi, Türkiye- Mısır ilişkilerini dondururken, İsrail, ABD, İran ve Arap diktatörleri önemli bir başarı kazanmış oldular. Türkiye içindeki Ergenekoncular ve darbe heveslileri de “demek ki hala olabiliyormuş” diyerek İktidarı devirme konusunda yeniden heveslenmeye başladılar.

* Mısır’daki askeri darbeden sonra başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap Diktatörlüklerin darbeyi finanse etmeleri ve darbecileri açıkça desteklemeleri; buna karşın Türkiye’nin darbecileri açıkça ve yüksek sesle telin ederek seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’ye sahip çıkması ve darbe karşıtı demokratik gösterileri destelemesi, Körfez ülkeleri (Arap Diktatörler) ile Türkiye arasında örtülü bir kutuplaşma doğurdu.

* Amerika ve Avrupa bankalarından kaçan Arap sermayesinin Türkiye’ye yönelmesi, küresel sermaye ve küresel güç odaklarınca kaygı ile karşılandı ve ciddi rahatsızlıklar meydana getirdi.

* Türkiye’nin IMF’ye olan borcunu ödeyip sıfırlaması ve yeni borç almaması, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri “faiz müessesi”  vasıtasıyla sömüren küresel güç odaklarını rahatsız etti. Türkiye- İMF ilişkilerinde gelinen nokta, küresel faiz lobileri açısından önemli bir mevzi kaybıydı.

* Türkiye, 2023 Vizyonu adı altında, büyüme ve kalkınma konusunda milli bir hedef belirledi ve dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girme iradesini ortaya koydu. 2023 Vizyonu siyasal iktidarın ifade ettiği hamasi söylemler değil, içeriği dev projelerle doldurulmuş milli bir eylem planı niteliğindeydi:

Kanal İstanbul Projesi, kentsel dönüşüm projeleri, Üçüncü Boğaz Köprüsü Projesi, Üçüncü Havaalanı Projesi, Marmaray Projesi, Körfez- İzmir Köprülü Otoyol Projesi, Hızlı Tren Projeleri, HES Projeleri, Alternatif Enerji Kaynakları Projeleri, Türkiye – Suriye sınırındaki mayınların temizlenerek çok verimli topraklar olan bu arazinin tarıma açılması, Türkiye- Suriye sınırındaki zengin petrol yataklarının işletmeye açılması, Milli Silah Sanayinin Geliştirilmesi Projeleri, Milli Yazılım Sistemlerinin Geliştirilmesi Projeleri, Yerli otomobil üretimine yönelik çalışmalar, Sağlıkta Dönüşüm Projeleri, Eğitim Projeleri, İmalat sanayiini geliştirme ve üretimi artırmaya yönelik tedbirler, İhracatı artırmaya yönelik teşvik tedbirleri, Finans piyasalarının güçlendirilmesi çalışmaları, Mali kontrol tedbirleri, Turizm ve hizmet sektörünün geliştirilmesi projeleri, AR-GE Projeleri, Demokratikleşme çabaları ve Sivil anayasa çalışmaları, Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalar, Bölücü terör örgütünün tasfiyesine yönelik çalışmalar… vs.

Bunlar ve daha burada sayamadığımız pek çok projeler, Türkiye’yi Uluslararası arenanın zirvesine taşıyabilecek ve dünyadaki on büyük ekonomi arasına girme hedefini gerçekleştirebilecek niteliktedir.

Türkiye’nin dev projelerle ve emin adımlarla zirveye doğru yürümesi dünyaya hâkim olan küresel güç odaklarını rahatsız etti. Türkiye’nin önünü kesmeye ve tekrar kontrol altına almaya yönelik politikalar devreye konulmaya başlandı. Ayrıca Türkiye’deki Gladio/ Ergenekon türü uyuyan derin yapılar harekete geçirilerek hükümeti etkisizleştirilmeye ve çalışamaz hale getirilmeye yönelik senaryolar uygulamaya konuldu.

* Ülkedeki güven ve istikrar ortamının doğurduğu olumlu gelişmeler ve sosyo- ekonomik kalkınma nedeniyle, siyasi iktidara olan kamuoyu desteği sürekli artış gösterdi, her iki seçmenden biri iktidar partisine oy verir oldu. Öte yandan 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum ile gerçekleştirilen kısmi Anaysa değişikliği, “Darbe Anayasası” ile kurulan devlet sistemi üzerindeki “bürokratik vesayeti” kısmen sona erdirdi.

Sosyal, siyasal, ekonomik ve anayasal düzende meydana gelen bu gelişmeler, ülkeye sahip olma ve yönetme iddiasındaki derin yapıları ve bürokratik oligarşiyi karamsarlığa itti. Serbest seçimlerle asla iktidara gelemeyeceklerini ve demokratik usullerle Hükümeti/İktidarı alaşağı edemeyeceklerini anladılar. Uyumaya çekildiler ve Hükümeti devirebilecekleri uygun şartların oluşmasını beklemeye, fırsat kollamaya başladılar.

* Anayasal sistemdeki kısmi normalleşme ve demokratikleşmeye paralel olarak; darbecileri, cuntacıları ve devlet bünyesindeki illegal derin yapıları tasfiye edecek yargı süreci de başladı. Ergenekon ve Balyoz davaları ile devlet bünyesindeki illegal yapılanmalar ve cuntacılar tasfiye edilmeye çalışılıyor. Bu nedenle, hem devlete hâkim olmaya alışmış bürokratik oligarşi, hem de hapis ve tasfiye süreci yaşayan darbeciler ve derin güç odakları, Hükümeti/İktidarı devirmeyi hayat memat meselesi olarak görmeye, bunun için de her yolu mubah saymaya başladılar.

Türkiye’de son on yılda yaşanan gelişmelerin müsebbibi olarak görülen Siyasal İktidarın devrilmesi ve özellikle de Sayın Başbakan’ın tasfiye edilmesi konusunda içerideki darbecilerle dışarıdaki küresel güç odaklarının yolları kesişti. Aralarında doğal bir menfaat ve kader birliği oluştu.

BÜYÜK TÜRKİYE’NİN DOĞUM SANCILARI

Sayın Başbakan, Bursa’da yaptığı bir konuşmada “Mısır’da olduğu gibi Türkiye’nin de karıştırılmaya çalışılacağını” söyledi. Geçtiğimiz aylarda yaşanan ve Gezi Parkı Olayları olarak bilinen hadiseler, Hükümeti devirmek ve özellikle de Sayın Başbakanı tasfiye etmek amacıyla içimizdeki darbeciler/Ergenekoncular ve dışarıdaki Türkiye düşmanlarının birlikte tertipledikleri bir isyan/darbe girişimiydi. Millet ortaya atılan fitnenin ve tezgahlanan provokasyonların farkına vardı ve isyan/darbe teşebbüsünü geri püskürttü.

“Su uyur, düşman uyumaz” atasözünde ifade edildiği gibi, Türkiye düşmanlarının karanlık oyunlarından ve ihanetlerinden vazgeçmeyecekleri biliniyor. Buna karşı sağduyu ve aklıselim sahibi insanlar, basiretli olmak ve mutedil davranmak zorundadır. Basit hesaplar yüzünden vatan hainlerinin tuzağına ve ihtilafadüşülmemelidir. Halk sandığa ve kendi iradesine sahip çıkmalı, demokrasi düşmanlarına taviz ve fırsat vermemelidir.

Türkiye’nin büyük devlet olma iddiasını sürdürdüğü için bu ihanetlere maruz bırakıldığı ve bu sıkıntıların yaşatıldığı unutulmamalıdır. Bu ülke, 200 yıldır ihanet şebekelerine vezirleri, padişahları, nazırları, bakanları, başbakanları ve hatta cumhurbaşkanını kurban veriyor. Her kim, samimiyetle bu Yüce Millete hizmet etmeye çalışsa; ya katlediliyor, ya asılıyor, ya da zehirleniyor. Bu kötü gidişe artık “dur“ demek lazım. Demokratik usullerle, seçimlerle iktidara gelmiş kadroların, yine sadece seçim sandığında alaşağı edilebileceği, bunun dışındaki antidemokratik teşebbüslere ve darbe girişimlerine fırsat verilmeyeceği cümle âleme gösterilmelidir.

Türkiye’nin Suriye ve Mısır politikalarının yanlış olduğu, ülkenin yalnızlaştırıldığı ve kaos ortamına sürüklendiği iddiaları da gerçeği yansıtmıyor. Türkiye, her iki ülkedeki gelişmeler konusunda da ilkeli davranmış; demokrasi, insan hakları ve evrensel hukuk prensiplerini savunmuştur. Bu tavır, kısa dönemde bazı sıkıntılar doğursa da, uzun vade de ülkemize hiç kimsenin hayal edemeyeceği kadar büyük itibar ve kazançlar sağlayacaktır. Zira “küfür devam edebilir, ama zulüm devam etmez” hakikatinde ifade olunduğu gibi zalimler kaybedecek, masum ve mazlum olanlar kazanacaktır. Arap diktatörler, saltanatlarını kaybedecekler ve eninde sonunda döktükleri kanda boğulacaklardır. O zaman Suriye, Mısır ve diğer tüm mazlum milletler, kara günlerinde kendilerine sırt dönmeyen Türkiye’ye yüzlerini çevireceklerdir. Türkiye o gün gelince ilkeli politikalar takip etmenin meyvelerini fazlasıyla toplayacak ve İslam dünyasında vücuda gelecek büyük bir ittifakın liderliğini üstlenecektir.  


Bu Yazı 4235 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • yasin 17.09.2013 11:02:59
    Say?n Taceddin Bey çok önemli bir konuya de?inmi?siniz kaleminize sa?l?k. ?nan?yorum ki gün gelecek ve Türkiye geli?mekte olan konumundan geli?mi?lik konumuna yükselecek ?uanda yeni yeni gerçekle?meye ba?lad??? gibi zamanla kendi iç ve d?? politikalar?n? tamamen kendisi özgürce ve hiçbir d?? mihrak?n etkisi olmadan yapabilecektir. Her?eyin bir bedeli oldu?una göre e?er bizde ilerde Büyük Türkiye'yi görmek istiyorsak ve tamamen kendi politikalar?m?z? kendimiz olu?turmak istiyorsak ?uanda kesilmeye çal???lan faturalara da gö?üs germeliyiz...