CAN PAZARI
..        
Ahmet çocukluğundan beri avcılığa düşkündü. İlk tecrübesin çocukken sapanla vurduğu serçelerle yapmıştı, çoğu yavruyu anasız babasız bırakmıştı. Ağaç dallarında yuva koymaz bozar, göl kenarında sazlıklar arasında, ördek yavrusu, kurbağa bırakmaz kanına girerdi.
Bir gün gölün kenarında ördek yakalamaya gitmiş, ama bir tane bile yakalayamamıştı. Gölün kenarında iri elleriyle kumdan tepecikler yapıp, bir taraftan da göz ucuyla sağı solu kolluyordu. Aklına bir cinlik gelmişti. Bu dönemde su kaplumbağaları yumurtalarını göl kenarındaki kumsala bırakıyordu.
Toprağı eşeleye eşeleye yarım metre derinlikteki yumurtaları bularak hepsini yuvadan çıkardı. İki eline iki yumurtayı alarak aniden birbirine çarptı. Bu iş pek hoşuna gitmişti. Diğer yumurtaları da acımasızca birer birer kırdı. Sabahtan akşama kadar yuvaları eşeleyerek yüzlerce yumurtayı tuzla buz etti.Her yumurtanın kırılışından büyük bir zevk alıyordu.Akşam olup eve döndüğünde eli yüzü, üstü başı pasak içindeydi.
Annesi Rahime hanım, oğlunu bu durumda görünce çılgına döndü.
Ne bu halin oğlum? Bu pislik toz toprak ne? Sokağın kirloş köpeklerine dönmüşsün. Doğru tulumbanın başına! Bir güzel temizlen eve öyle gir! Sen hiç akıllanmayacak mısın? Ellerin çocukları okula gider. Sen okulu da terk ettin. Bak senin akranlarına! Beşinci sınıfa gidiyor. Sen nerede yaramazlık var oradasın. Hangi taşı kaldırsan altından sen çıkıyorsun. Sokak serserisi oldun çıktın başıma. Sağ yerde ölmezsin bu gidişle. Rahmetli baban ölmeseydi bunların hiç biri olmazdı. Beni dinlemiyorsun! Onu dinler korkardın. Ama nafile! Benim yüreğimi ağzıma getireceksin.
Ahmet homurdana homurdana yarım yamalak temizliğini yapıp tahta merdivenlerden eve çıktı.
Rahime hanım, kocası Sami bey öldüğünden beri çocukları Ahmet ve Şule'ye hem analık hem babalık ediyordu.Ahmet on ikisinde, Şule ise on beş yaşındaydı. Babaları Sami bey öleli üç yıl olmuştu.
İyi bir sıvacı olan Sami usta, bir yaz günü sıvadığı evin iskelesinden düşmüş, başından ağır bir darbe alıp oracıkta can vermişti. Rahime hanım haberi duyunca can evinden vurulmuştu. Hayat arkadaşını, yoldaşını, sırdaşını kaybetmek onu adeta yıkmıştı.
Tek başına çocuklara bakmak evi geçindirmek, onları eğitmek zor işti. Her gün yokluğunu daha fazla arar olmuştu.
Sami ustanın tarlası yoktu. O, alın teriyle bilek, gücüyle geçinen biriydi. Bu yüzden eşine ve çocuklarına bir şeyler bırakmamıştı.
Rahime hanım gündüzleri gündeliğe gidiyor, akşamları da oya örerek evini ve çocuklarını geçindirmeye çalışıyordu.
Ahmet, babası öldüğünde okulu bırakmış, ruh yapısı da bu olaydan sonra bozulmuştu. Saldırgan bir yapıya bürünmüştü. Zavallı anası eğitmeye, kötülüklerden uzak tutmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Okula devam etmesi için onunla okula gelip gitmiş, ama O, bir yolunu bulup kaçmayı başarmıştı.
Babasının ölümü Ahmet'i çok etkilemiş, herkesten kaçmaya başlamıştı. Günlerini ağaç dallarında, su kıyılarında geçiriyordu. Ama etrafa çokça da zarar veriyordu
On beş yaşına geldiğinde annesini kandırarak tek kırmalı bir tüfek almıştı.Yanında kuyruğu kesik bir dalmaçyalı tazıyla her gün ava gidiyordu.Dönüşünde eli kolu dolu geliyordu.Birçok yavruyu anasından, babasından ya da sürüsünden ayrı bırakıyordu.
Yıllar yılları kovaladı. Ahmet askerliğine yaptığı Mersin'den sevdalandığı Ayşe kızı kaçırıp getirmişti. Rahime hanım gelen kızcağızı bağrına basmış onu kızı gibi sevmişti. Gelin giden kızının yerini O almıştı.
Ayşe oldukça güzel, siyah üzüm gözlü, al yanaklı, yumuk gözlü, saçları beline kadar uzanan bir yörük kızıydı. Kız meslek lisesini bitirmiş, biçki dikişten anlayan kabiliyetli biriydi. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş yetiştirme yurdunda büyümüştü. Kimi kimsesi olmadığı içinde arkasından arayanı, soranı olmamıştı. Ahmet'in uzun boyuna deniz mavisi gözlerine kanarak gelmişti buralara. Birkaç aydan sonra köyde biçki dikiş kursu açmış, köyün bütün genç kızlarına biçki, dikiş, nakış öğretmişti. Gelinin aldığı maaşla Rahime hanım biraz rahatlamıştı. Ama hayırsız Ahmet, yan gelip yatıyordu. O, eskisi gibi günlerini göl kenarında av peşinde geçiriyordu.
İki yıl sonra Ahmet'in bir oğlu dünyaya geldi. Rahime ana torununa kocasının adını vermişti. Küçük Sami beş yaşına gelmiş, sevimli mi sevimli bir yumurcak olmuştu.
Babası Ahmet bir gün oğlunu da göl kenarına ördek avına götürdü. Giderken yanlarına su ve yiyecek aldılar. Ayrıca yaban ördeklerini göle çekebilmek için üç tane de evcil ördek götürdüler.
Ahmet götürdüğü evcil ördekleri bir iple ayaklarından bağlayıp sazlıkların içine suya bıraktı. Zavallı ördekler başlarına geleceklerden habersizce, ayakları bağlı göle dalıp dalıp çıktılar.
Küçük Sami babasına:
-Babacığım neden bağladın bu badileri. Dediğinde; ---Sen küçüksün anlamazsın. Ama birazdan neye bağladığımı anlayacaksın oğul. Sen de ileride attığını vuran iyi bir avcı olacaksın.
Sabahtan akşama kadar yaban ördekleri göle uğramamıştı. Baba oğul göl kenarında sabahtan akşama kadar oynayıp evcikler yaptılar, güreş tuttular. Acıkınca yemek yiyip su içtiler.
Güneşin batımına yakın gökyüzünde bir karartı çöktü. Bir sürü yaban ördeği ufukta görünmeye başladı. Ahmet oğluna :
Bak oğul bu gelenleri iyi izle. Bunlar bize doğru, bizim ördeklere doğru gelmekteler. Sen şuraya otur, hiç hareket etme. Ama sakın tüfek sesinden de korkma.
Tamam, baba korkmam, diye Sami sazlıkların arkasına gizlendi. Çıt çıkmıyordu. Ahmet'in canlı kalkan olarak getirdiği yeşilbaşlı ördekler başlarına geleceklerden habersiz suya dalıp dalıp çıkıyorlardı.Yabani ördek sürüsü, göldeki ördeklerin sesine, inişe geçmişler, gölün üzerine süzüle süzüle kanat çırpmışlardı ki, bu sırada bizim vahşi Ahmet pompalı tüfeğini ateşledi.Tam bu sırada sazlıkların arkasından bir çığlık sesi duyuldu.
-Baba yandım , baba yetiş diye, Ahmet'in ağzı yüreğine geldi. Oğlunun bulunduğu yere doğru yıldırım gibi ulaştı. Bir de ne görsün zavallı yavrucak, babasının açtığı ateş sonucunda bacağına saçmalar değmiş, yaralanmıştı. İri mavi gözlerini açarak sarıldı yavrusuna.
Ne oldu oğlum? Seni mi vurdum? Vay başıma gelenler. Bene yaptım? Ne halt işledim? diyerek iki gözü çeşme ağlamaya başladı. Bir çırpıda pantolonunu sıyırıp yaraya baktı. İçi biraz olsun rahatladı. Hafif bir sıyrıktı. Birkaç saçma değmiş. İkisi sıyırmış. Biri de derinin üstünde kalmıştı. Ahmet kalan saçmaları da çıkarıp oğlunu kumun üstüne yatırdı.
Buna da şükür ya seni elimle öldürseydim. Evlat katili olsaydım? Ben bu acıyla nasıl yaşardım? Diye ağlamaya başladı.
Küçük Sami çok korkudan tir tir titriyordu. Ahmet şöyle bir çevresine baktı. Gölün üzerinde ölü yatan sekiz on ördek olduğunu gördü. Kendi getirdiği ördeklerden ikisi de bu vahşetten nasibini almıştı.
Bir oğluna, bir de gölün üzerindeki cansız yüzen zavallı ördeklere baktı. İçine bir sızı düştü. Yıllardır vurmadığı kuş türü kalmamıştı. Onların hiçbirine de merhamet etmemişti. Ama bu kez durum farklıydı. İçinden bu ördeklerin de ailesi ve yavrularının olduğunu düşündü. Nasıl kendi eliyle yavrusunu yaraladığında canı yanmış yüreği tutuşmuşsa, bu zavallı kuşların da anne babalarının yüreği yanmıştı.
BağırarakLanet olsun! Artık ne av? Ne kuş! Ne ördek! Hayatımda bunların hiçbirine yer yok artık! Bundan sonra hiçbir canlının kanına girmeyeceğim, incitmeyeceğim, diyerek yanındaki tüfeği göle fırlattı. Sağ kalan tek ördekleri çözüp, oğlunu omuzlayıp evin yolunu tuttu…

Bu Yazı 3667 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar