CEHALET DEVİRLERİNDEN SAADET ASRINA
..        
Kainatın güneşi Hz. Muhammet (sav), bu aleme teşrif etmeden önce, kainat karanlıklara garkolmuş bir matemhane-i umumi, genel yas mekanı havasına bürünmüştü. İnsanlık ise küfür, şirk ve ahlaksızlık bataklığına saplanmış, koyu bir cehalet çukuruna düşmüştü.
Sonsuz cemal (güzellik ) ve kemal (mükemmellik) sahibi olan Allah, cemal ve kemalinin tecellilerini hem bizzat görmek; hem de hayat, akıl, şuur sahibi başka mahlukatının nazarı ile de müşahede etmek istedi. Sınırsız güzellik ve mükemmelliğe haiz olan güzel isimlerine ve sıfatlarına karşı Allahın sınırsız bir muhabbeti, sevgisi vardır. Allah, sınırsız muhabbet ve mükemmellikteki isimlerine olan bu sınırsız sevgisinden dolayı güzel isimlerini tecelli ettirdi. Kainatta mevcut olan bütün varlıklar Allah'ın güzel isimlerinin tecellileri olarak yaratıldı. Sonsuz ilim, kudret ve maharet sahibi olan Allah, her bir varlığı sonsuz güzellikteki isim ve sıfatlarını anlatan birer kitap, birer mektup olarak harika bir tarzda yarattı.
Sınırsız güzellik ve mükemmelliğe sahip esma-i ilahinin tecellileri, kendisine aşık dikkatli nazarları ve seyircileri ister. Onun için Allah,hayat, akıl ve şuur sahibi bir varlık olan insan yarattı. İnsanı çok mükemmel bir mahiyette, Allah'ın bütün isim ve sıfatlarını anlayabilecek, Halık-ı Zülcelali tanıyacak , sevecek ,ona itaat ve ibadet edecek bir fıtratta yarattı.
Sonra; Allah'ın harika sanat eserleri ve esma-i hüsnanın tecellileri olan masnuatı seyretmesi, kainat kitabını okuması, Allah'ı tanıması ve sevmesi, sonsuz cemal ve kemalinin tecellilerini takdir ve tahsin etmesi, Allaha itaat ve ibadet etmesi için insanları sıra ile fani dünya misafirhanesine göndermeye başladı.
Allah, Kendisine yeryüzünde halife ve muhatap yaptığı ve çok sevdiği bu özel ve seçkin misafirlerine, sayısız nimetler vererek ikram ve ihsanlarda bulundu. Onlardan eserlerini seyretmelerini; sonsuz cemal ve kemalini takdir ve tahsin etmelerini; kendisini sevmelerini; sevgilerinin tezahürü olarak ta itaat ve ibadet etmelerini ve nimetlerine karşı şükretmelerini istedi.
İnsanlara, kainatın yaratıcısını ve sanatkarını tanıyabilecek ve esma-i ilahinin tecellilerini fark edebilecek akıl ve şuur vermişti. Ama yine de sonsuz şefkat ve merhameti sebebiyle insanların sapıtmaması, gaflete düşüp isyan ve nankörlük yapmamaları için ikaz edici ve yol göstericiler olarak Peygamberler ve kitaplar gönderdi.
Yaratılış gayesine uygun davranan, Allah'ı tanıyan, Ona itaat ve ibadet eden ve verdiği nimetlerine şükredenleri ebedi cennet saadeti ile saadetlendirileceğini vadetti. Kendisini tanımayan nankörlük ve isyan edenleri ise ebedi bir cehennem azabı ile cezalandırılacağını bildirdi.
İnsan için, yaratıcısını tanımak, sevmek ona itaat, ibadet ve şükür etmek amacıyla geçici bir süre için gönderdiği dünya misafirhanesinin üç farklı yönü bulunmaktadır. Bunlardan birisi; dünyanın fani, geçici, maddi ve nefse bakan yönüdür. İkincisi; Allah'ın sonsuz güzellik ve mükemmellikteki isim ve sıfatlarının tecelli ettirildiği harika sanat eserleri ile donatılmış bir sergi salonu mahiyetindedir. Üçüncüsü ise: buradaki söz, davranış ve yaşantı ile sonsuz cennet saadetinin kazanılacağı bir tarla, yani ahiretin mezrasıdır.
İnsan, dünyanın birinci madde de belirtilen maddi,geçici ve nefsani cihetiyle alakadar olmayacak, dünyaya kalben bağlanmayacaktır. Yani dünyanın mana-i ismi denilen maddi ve geçici yönü ile kesben ilgilenecek, kalben bağlanmaksızın ekip dikecek, çalışacak dünyayı ve içindeki nimetleri kullanacaktır. İnsan dünyanın asıl ikinci ve üçüncü yönleriyle yani mana-i harfi denilen dünyanın ve kainatın yaratıcısına, sanatkarlarına bakan yönleri ile ilgilenecektir. Esere bakıp sanatkarı görecek ve harika eserlerinden dolayı Sani-i Zülcelali tanıyıp sevecek ve onun rızasını kazanabileceği bir hayat yaşayacaktır.
İnsanlık tarihinde öyle bir dönem yaşanıyordu ki; insanoğlu, gaflet, cehalet, inkar, isyan ve nankörlüğün doruk noktalarında bulunuyordu.
Kainat adeta garip bir haldeydi. Halık-ı Zülcelalin sınırsız cemal ve kemalinin tecellileri olarak yaratılan masnuat (sanat eserleri) seyircisiz ve kainat kitabı okuyucusuz kalmıştı. Alemlerin Rabbinin isim ve sıfatlarını anlatan birer mektup ve birer sanat harikası olan varlıklara (mevcudata), yaratıcısı, sanatkarı namına bakılmıyor; harika eserlerin sanatkarı bilinmiyor ve tanınmıyordu. Oysa esere değer kazandıran şey o eseri yapan sanatkarın ilmi, mahareti ve sanatkarlık vasıflarıdır. Eser görülüp istifade edildiği halde, sanatkarın bilinmemesi, tanınmaması, sevilmemesi ve takdir edilmemesi, eser için hafife alınma, kıymetsizlikle itham edilme anlamına gelmektedir.
Kainat kitabı bilinmezlik, okunmazlık garipliğini yaşarken; o muhteşem kainat kitabının okuyucuları olan insanlar ise gafil ve cahil idi. Bu durumda, kainatın yaratılış gayesi ve insanın bu aleme gönderiliş maksadı tahakkuk etmiyordu.
Sonsuz şefkat,merhamet ve kerem sahibi Rabb-ı Rahimin verdiği sayısız nimetlerden yeniyor içiliyor; fakat sınırsız acizliğine ve fakirliğine rağmen muhtaç olduğu her şeyi ona veren, bütün kainatı onun emrine ve faydalanmasına sunan Rahman bilinmiyor teşekkür edilmiyordu
İnsanlar, geçici bir süre için gönderildikleri bu dünya misafirhanesine niçin geldiklerini düşünmüyorlar; misafirhane sahibini tanımıyorlar; misafirhanede bulunma adabına uymuyorlar ve misafirhane sahibinin isteklerini yerine getirmiyorlardı . Adeta bu misafirhane sahipsiz ve kendileri de başıboş imişcesine sorumsuzca hareket edip; misafirhaneyi talan ediyorlar ve hiçbir kural tanımadan nefis ve arzularına göre rasgele , şuursuzca yaşıyorlardı.
Dünyanın Esma-i İlahi'nin tecellileri olma ve edebi bir hayatın ( cennet saadetinin ) kazanılabileceği bir tarla olma vasıfları ile ilgilenmiyor ; sadece fani , maddi ve nefsi yönüne bakılıyordu .
Hayatın en büyük gayesi , daha fazla güç kazanmak , şöhret ve nam sahibi olmak , zengin olmak , daha fazla yiyip-içmek , daha fazla eğlenmek…kısacası ; dünya pastasından daha fazla pay kapmak , daha fazla çıkar ve menfaat elde etmek sayılıyordu.
İnsanoğlu , küfür ve şirk bataklığına saplanmıştı . İnsanlar ağaçlara , hayvanlara , aya , güneşe , ateşe , kendi uydurdukları mitolojik tanrılara ve hatta kendi yaptıkları putlara tapıyorlardı .
Semavi dinler olan Yahudilik ve Hıristiyanlık ise bozularak , asli halinden uzaklaştırılmış ; Tevrat ve İncil ayetleri insanlar tarafından değiştirilerek tahrif edilmişti .
Kendilerini üstün ırk , tüm insanlığın efendisi ve Allah'ın oğulları olarak gören Yahudiler , Allah'ın sadece İsrailoğullarına mahsus bir ilah olduğunu kabul ettikleri için, inançsızlıkla mücadele etmiyorlardı . Çünkü başka milletleri insan olarak kabul etmiyor , İsrailoğullarına hizmet etmek için yaratılmış köleler olarak görüyorlardı . Bu nedenle onlara göre ; Allah , Kitap , Peygamber , ve Din kavramları İsrailoğullarına mahsus kavramlar idi .
Dünyada en yaygın semavi din haline gelen Hıristiyanlık ise, Roma İmparatorluğun resmi dini olmuştu . Hıristiyan ülkelerdeki hakim aristokrat zümreler aynı zamanda dini liderler konumundaydı . Bu nedenle Hıristiyanlık bir üst tabaka , havas dini niteliğine büründü . Kiliseler çok güçlendi . Yönetimi elinde bulunduranlar , dini halkı kontrol altında tutmak için bir vasıta olarak kullanmaya başladılar . Bu nedenle de ihtiyaç duydukları şekilde İncili dilediklerince yorumluyorlar ve hatta ayetlerini değiştiriyorlardı .
M.S. 500-600 lü yıllarda dünyada önemli bir diğer güç odağı olan İran'da ise ateşe tapıyorlardı . İyilik ve kötülük tanrısı olmak üzere iki farklı ilahın bulunduğuna inanılıyordu .
Yer yüzünde ilk ve en önemli mabedin bulunduğu Arabistan Yarımadası ise küfür ve şirkin en fazla olduğu , cehalet karanlığının en koyu yaşandığı coğrafya konumunda idi . Arabistan Yarımadasında şirk çok yaygındı . İnsanlar Allah'la aralarında vasıta ve şefaatçi olacağı inancı ile kendi yaptıkları putlara tapıyorlar ; iyiliği de , kötülüğü de putlardan bekliyorlardı. Ayrıca ahlaki çöküntü de ileri boyuttaydı.
Sosyal hayattaki en önemli bağlar ; menfaat ilişkileri ve kabilecilik idi . Para , mal , mülk , altın , gümüş , servet , güç ve itibar sahibi olmak hayatın en önemli gayesi idi.
Toplumsal hayatta insanlar arası ilişkilerde , en belirleyici faktör , çıkar ve menfaat ilişkileri idi . İnsanların diğer insanlara veya olaylara yaklaşımı , bakış açısı, ne çıkarı olacağı ve nasıl bir menfaat sağlayacağına endekslenmişti . Ona göre tavır belirleniyordu .
Kabilecilik, kavmiyetçilik ve ırkçılık çok aşırı düzeydeydi . İnsanlar kendi kabileleri , kavimleri ve ataları ile övünürler ; kendi kabile ve kavimlerinin üstün olduğuna , diğer kabilelerin ise düşük olduğuna inanırlar; başka kabilelere mensup insanları hor ve hakir görürlerdi . Falanca kabileye mensup olmayı en büyük iftihar kaynağı sayarlar; onun içinde kendi kabilelerinin namını artırmak , şanını yükseltmek için diğer kabilelere her türlü tecavüzden ve zarar vermekten çekinmezlerdi . Çoğu zaman sırf kendi kabilelerinin namını yüceltmek için başka kabilelerle savaşlar yaparlardı .
Atalarının inançları , örf ve adetleri belirleyici bir etkiye sahiptir . Ataları ile övünürler ; atalarının inanç ve geleneklerini yaşatmakla meziyet sahibi olduklarına inanırlardı .
Meşhur olma arzusu , çok önemli bir motivasyon vasıtası idi . İnsanlar, “falanca çok kahraman” , “falanca çok zengin”…vs. denmesini , isminin yayılmasını en büyük gurur/onur kaynağı sayarlar; adının dillerde dolaşmasından büyük zevk alırlar ; şöhret sahibi olabilmek için her şeyi yaparlardı .
Toplumsal hayatta insanlar ve kabileler arasında düşmanlıklar , husumetler , kin ve adavet olabildiğine yayılmıştı . Kan davaları çok yaygındı . İnsanlar ve kabileler arası ilişkilerde kuvvet hakim ve belirleyici unsur idi . Güçlü olan zayıfı eziyor , zayıfın haklarını elinden alıyor , hiç çekinmeden ırzına , namusuna , malına ve canına kastediyor; ve bu durum toplum tarafından yadırganmıyordu . Onun için hiç kimse kendini güvende göremiyordu .
Hak , hukuk , emniyet ve asayiş yok olmuş ; anarşi hüküm sürüyordu . Haksız ve hukuksuz şekilde adam öldürmeler , hırsızlıklar , gasp , soygunculuk ve zorbalık oldukça yaygınlaşmıştı .
Kadınlar insan yerine konmuyordu. Sadece bir zevk aracı olarak görülüyor , ticari bir mal gibi alınıp , satılıyor , el değiştiriyordu. Aile hayatında hiç söz hakkı olmadığı gibi , mirastan da pay verilmiyordu. Sürekli itilip-kakılıyor ve insanlık onuruna uymayan muamelelere maruz bırakılıyordu . Hatta kız çocukları büyüyünce başka erkeğin karısı olacak , onun koynuna girecek diye, kız babası olmak onur kırıcı bir durum olarak görülüyor; kendi öz evladı olan kız çocukları büyüyünce evlenmesin diye diri diri toprağa gömülerek öldürülüyordu .
Ferdi ve toplumsal hayatta önemli bir yer teşkil eden köle ve cariyeler ise, insan muamelesi görmüyor , hiçbir hak verilmiyordu . Zorbalıkla hür insanlar köleleştiriliyor , para karşılığı satılıyor ; bir mal gibi pazarlarda alınıp satılıyor , her türlü işte çalıştırılıyor ve hiç bir değer ve hak verilmiyordu . Sahibi köleyi , hiçbir kurala bağlı olmaksızın dilediği gibi alıp-satar, işkence ve eziyet yapar ve hatta öldürür ; fakat tüm bunların karşısında onun malıdır mantığı ile kimse karışmaz ve müdahale etmezdi .
Faiz , tefecilik ve kumar çok yaygındı . Açlık ve sefalet içindeki yoksul insanlar ile darda ve zorda kalan ihtiyaç sahipleri , tefecilerin eline düşüyor; çok ağır şartlarda , çok yüksek faiz oranları ile aldıkları borç paraları zamanında ödeyemeyince , varsa tüm malını mülkünü tefecilere kaptırıyor , eğer verecek malı mülkü yoksa namusunu , hürriyetini vererek köleleştiriliyordu . Kumar illeti de çok yaygın bir hastalıktı . Kumar ile insanlar sahip oldukları değerleri, uyanık , açık gözlere kaptırıyorlar , parasını , malını , namusunu , onurunu kaybediyorlardı .
Eğlence düşkünlüğü en ileri düzeydeydi . Fuhuş çok yaygındı , adeta normal sıradan bir şey olarak görülüyordu . Fuhuş öylesine yaygınlaşmıştı ki , doğan bazı bebeklerin babası bilinmeyecek haldeydi .
İçki çok yaygındı . Sudan fazla şarap tüketilir , insanlar adeta ayık gezmezdi . Kadın oynatılan içki alemleri günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası gibiydi .
İnsanlık adeta sükut etmişti . İnsanı insan yapan meziyetler , ahlaki değerler yok olmuştu . İnsanlar olabildiğince bencil , olabildiğince egoist olmuştu . Yardımlaşma ve dayanışma , diğergamlık hisleri ölmüştü . Ekonomik hayatta “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” ve “sen çalış ben yiyeyim” zihniyeti hakimdi .
Doğruluk , dürüstlük , sevgi , saygı , şefkat , hürmet , merhamet , hoşgörü , yardımlaşma , dayanışma gibi güzel hasletler , erdemler unutulmuştu .
Yalancılık , hilekarlık , yalancı şahitliği , iftira , emanete hıyanet , husumet , kin ve adavet revaçtaydı .
Arap Yarımadasında Mekke şehri özel bir öneme sahipti . Çünkü Mekke'de Kabe bulunuyordu . Kabe, insanlık tarihinin en eski ve en önemli mabedi idi . Bütün Araplar Kabe'yi kutsal mekan olarak kabul ediyor ve ziyaret ediyorlardı .
Mekke halkı genellikle putperest idi . Putlara tapan ve Allah'a şirk koşan bir inanca sahiptiler. Çok az sayıda Hz. İbrahim'in dininden kalan ve Hanif adı verilen tek bir ilah inancına sahip olan insanlarda bulunuyordu .
Mekkeli putperest müşrikler, inançlarına çok sıkı ve tavizsiz bir şekilde bağlı idiler .
Çünkü, “inanmak” insan için fıtri bir ihtiyaç olmakla birlikte ; Kabe'nin ve Kabe'de ki putların , yani putperestliğin onlara kazandırdığı çok büyük dünyevi değerlerde vardı . Kabe'nin ve büyük putların kendi şehirlerinde bulunması diğer kabilelere karşı bir gurur , prestij , üstünlük ve övünme kaynağı idi . Kabe'ye ve putlara ev sahipliği yapmaları nedeniyle diğer Arap kabilelerinden saygı ve itibar görüyorlardı .
Öte yandan putperestlik inancı onlar için çok önemli bir gelir kaynağı ve zenginlik vasıtası idi . çünkü Arabistan'ın her yerinden insanlar akın akın, guruplar halinde Kabe'yi ve putları ziyarete geliyorlar ; gelirken beraberlerinde kervanlar dolusu mal ve para getirip , ayrılırken de geride servet ve zenginlik bırakıyorlardı . Mekke'den diğer ülkelere giden kervanlar ve tüccarlar ise gittikleri yerlerde hüsnü kabul ve itibar görüyor , kolay ve kârlı ticaretler yaparak zenginliklerine zenginlik katıyorlardı .
Kısacası , Mekke halkı için dini inançları , bir nevi geçim kaynakları idi . Putperestlik olar için inandıkları bir din olmanın yanı sıra; çok önemli , vazgeçilmez bir gelir kaynağı ve zenginlik vesilesi idi . Bu nedenle Mekke'nin ileri gelenleri , eşrafı putperestliğe sıkı sıkıya ve tavizsiz biçimde bağlı idiler .
TEVHİD VE NÜBÜVVET DAVASININ İLAN EDİLMESİ
Şirk ve küfür karanlığının hakim olduğu , güzel ahlakın ve insanlık erdemlerinin kaybolduğu ; kuvvet , zorbalık ve zulmün hüküm sürdüğü devirlerde ; bir gün çok önemli , çok müthiş bir şey olur :
Mekke'de bir zat çıkar !
Bütün devletleri , bütün milletleri , bütün dinleri ve inanç sistemlerini , kendi şehrinin halkını , kendi kabilesini ve hatta en yakın akrabalarını bile karşısına alarak , bütün kainata meydan okur, ve büyük bir iddia da bulunur :
Onlara inançlarının yanlış olduğunu , yanlış yolda gittiklerini , küfür ve şirk karanlığında boğulduklarını söyler .
Kainatın tek bir ilahı olduğunu ; her şeyi tek , eşi ve benzeri olmayan , ortağı ve yardımcıları olmayan Allah'ın yarattığını ; O Allah'ın sınırsız ilim ve kudret sahibi olduğunu ; her şeyi görüp işittiğini ; zamandan ve mekandan münezzeh olduğunu ; her türlü kusurdan , aczden ve noksanlıktan münezzeh olduğunu söyler...
Kainatın, Allah'ın sonsuz Cemal ve Kemalini göstermek için yaratmış olduğu , O nun sınırsız güzellikteki isimlerinin tecelli ettiği , okunması, takdir ve tahsin edilmesi gerekli bir kitap olduğunu ; insanın bu aleme kainat kitabını okumak , yaratıcısına inanmak , Allah'ı tanımak , O'na itaat ve ibadet etmek, nimetlerine şükretmek üzere gönderildiğini anlatır…
Bu dünya hayatının geçici olduğunu ; buradaki iyi veya kötü her halin kaydedileceğini ; ölümün yokluk ve hiçlik olmadığını ; ölümden sonra kabir hayatı yaşanacağını ; günün birinde kıyamet koparak , dünya sarayının yıkılacağını ; insanların yeniden dirilerek haşrolunacaklarını ; kurulan bir büyük mahkemede insanların Rabbin huzuruna çıkarılarak muhakeme olunacağını ; bu dünyadaki hiçbir iyiliğin veya kötülüğün karşılıksız kalmayacağını ,insanların bu fani dünya hayatındaki yaptıklarından dolayı sonsuz bir cennet saadetine kavuşacaklarını veya sonsuz bir cehennem azabına maruz kalacakları ; kader ve kazanın Allah'tan olduğunu bildirir...
Kainatın bir tek Sultanının olduğunu; her şeyin O'nun dilemesi ile olduğunu; O'nun takdir ve tasarrufu dışında hiçbir şeyin olamayacağını ; Allah katında bütün insanların eşit olduğunu; üstünlüğün ancak Allah'ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmak hususunda olabileceğini ; artık Allah katında makbul dinin İslam Dini olduğununu; geçmiş tüm kitap , din ve inançların hükümlerinin son bulduğunu…Kendisinin de Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu ilan eder…
Böyle bir davada bulunmak ; bütün dinleri ,bütün milletleri yani tüm dünyayı karşısına almak, onların düşmanlıklarını göze almak ve her türlü bela ve kötülüğe maruz kalmak anlamına geliyordu.
Bütün kainata tek başına meydan okuyan bir Zat (a.s.m.) !!!
Bütün dünyanın husumetini , kin ve öfkesini , düşmanlığını göze almış bir Zat (a.s.m.) !!!
Bütün inanç sistemlerini yanlışlıkla; bütün insanlığı da yanlış yapmakla ve yanlış yolda gitmekle itham eden ; onların inançlarını , yaşantılarını reddeden; onların kutsal değerlerine savaş ilan eden bir Zat (a.s.m.) !!!
Hem de tek başına !
Bu kainatın yaratıldığı günden beri , dünyada yaşanan en büyük hadise !
Böylesine büyük bir dava ile ortaya çıkan zatın sahip olduğu imkanlara ve maddi şartlara bir bakalım :
O bir hükümdar veya devlet başkanı değil . Çok zengin , varlıklı , mal-mülk sahibi birisi değil . Babası , dedesi , oğulları , akrabaları olan güçlü bir aile reisi değil. Eğitim almış , çok okumuş , edindiği bilgilerle insanları etkileyip kandırabilecek birisi de değil…!
Bütün dünyevi şartlar , sebepler O'nun aleyhinde . Maddi şartlar açısından oldukça güçsüz ve kimsesiz....!
Daha doğmadan henüz anne rahminde iken babası ölmüş ve yetim kalmış . O'na dedesi sahip çıkmış. Henüz küçük bir çocuk iken annesini ve dedesini de kaybetmiş . Tam bir yetim ve öksüz olmuş . Amcasının himayesinde hayatını sürdürmüş . O'na destek olacak , güç verecek kardeşleri de yok . Acımasız cahiliye hayatında bir başına garip bir Yetim…!
Hep çalışmış, alın teri ile kazanmış. Hiç kimseye, hele hele namertlere asla muhtaç olmamış. Helal kazanç ile geçimini sağlamış, ama fazla mal-mülk , servet ve zenginlik sahibi olmamış…!
Bütün güzelliklere , üstün meziyetlere , ulvi seciyelere , mükemmel ahlaka Şahsında sahipolmuş; herkesin takdirini kazanmış ; ama toplumda eşraf veya idareci değil …!
Yönettiği devleti, komuta ettiği orduları veya liderliğini yaptığı halk kitleleri yok ..!
Ayrıca dünyevi bir eğitimde almamış , okuma-yazma bilmiyor . Yani O ümmi bir zat …!
Kısacası ; O , dünyevi sebepler ve maddi şartlar bakımından çok zayıf, kimsesiz ve yalnız bir zat...!
Karşısına aldığı , husumetini çektiği cephe ise bütün dünyevi güçler .
Bir tarafta yetim , kimsesiz , ummi ve maddi gücü ve hükümranlıkları olmayan tek bir zat ; karşı tarafta ise bütün dünya , bütün devletler , milletler , dinler , ordular , filozoflar …vs.
Büyük bir mücadele başladı : İman-küfür mücadelesi .
O Zat (a.s.m.), çok büyük bir tepki ve husumetle karşılaştı . Her türlü eza , cefa , çile ve işkencelere maruz bırakıldı . Davasından vazgeçirmek veya hayatına son verip öldürmek için her türlü düşmanca yollar denendi . Susturulmaya , davası doğmadan söndürülmeye çalışıldı .
Bütün dünyevi güçler , her türlü metotları deneyerek , tüm kuvvetlerini kullanarak çok şiddetli bir şekilde hücum ettiler. O'nun şahsına ve davasına karşı her yolu deneyip , her yönteme başvurdular . Her şeyi kullandılar ,tamamen bitirmek, yok etmek istediler.
O davasından hiç taviz vermedi . Husumetlerden , düşmanlıklardan , işkence ve eziyetlerden asla yılmadı . Davasına tam bir sadakat ve metanetle sahip çıktı ve ısrarla davasını tebliğ ve ilan etmeye devam etti.
O'na ilk inanan kişi Eşi (r.a..) , ikincisi de daha küçük bir çocuk olan Amcasının Oğlu (r.a.) oldu .
Yani bir kadın ve çocuk olmak üzere iki kişi ile yaymaya başladı davasını .
En ağır , en kötü , en zor şartlara asla teslim olmadı . O'nun Ala-i İllin deki imanı ve davasına olan sadakati karşısında şartlar ona teslim oldu .
Yirmi üç yıl gibi çok kısa bir dönemde davası hızla yayıldı . Kalpler , gönüller, O'nun getirdiği iman nuru ile aydınlandı . Kısa sürede yüz binlerce sahabesi oldu . Getirdiği yeni din , tüm eski inanç sistemlerini ve dinleri yuttu ve tüm dünyaya yayıldı. Bir bayan ve bir çocukla başlayan İslam Dini tüm dünyanın beşte birine yayıldı . Medine'de çekirdeği atılan İslam Devleti, çok kısa sürede dünyanın en büyük devleti haline geldi ve eski güçlü devletlere , imparatorluklara hükmetti . Tam bir ahlaki çöküntü ve cehalet karanlığı içerisindeki Arabistan halkı yüksek ahlaki seciyelere haiz , mümtaz bir toplum haline geldiler ve medeniyette ve fazilette tüm insanlığa üstatlık yapacak bir seviyeye ulaştılar .
O zat (a.s.m.), davasını yayarken fiziki güç , kuvvet ve şiddet kullanmadı . Gönüllere , kalplere hitap etti . Sevgi ve şefkat üzerine bina etti davasına hizmetini . Gönülden gönüle yayıldı davası . En zorba ve zalim insanlar , evladını diri diri toprağa gömen , hiç tereddüt etmeden adam öldüren insanlar , O'nun getirdiği nur ile gönülleri aydınlattıktan sonra , karıncaya ayak basamayacak kadar , sevgi , şefkat ve merhamet sahibi oldular .
“Anamız , babamız , canımız sana feda olsun Ya Resulallah” diyerek sahip olduğu tüm değerleri onun yoluna feda edebilecek kadar çok sevdiler O nu .
Bu çok büyük bir inkılaptı .
Kainat yaratılalı , mahlukatın şahit olduğu en büyük inkılap , en büyük değişim ve en büyük gelişim idi bu .
Sonsuz salat-ü selam Efendimiz (a.s.m.) ile âl ve ashabının üzerine olsun.

Bu Yazı 3490 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar