ÇOCUKLARIMIZ VE SORUMLULUKLARIMIZ
..        

Yaklaşık iki yıl önce gazetelerimizin birinde yayımlanan bir haber, bir yandan manevî havadan mahrum yetişen çocuklarımızın bugünü ve yarını hakkında acı bir gerçeği ortaya çıkarırken, diğer yandan da bana Yahya Kemal'in bu hakikati, bundan yetmiş beş yıl önce haber veren “Ezansız Semtler”1 makalesini hatırlatmıştı. Yahya Kemal, bu makalesinde çocuğun yetişmesinde yaşadığı çevreye hakim olan unsurların etkilerine dikkat edilmesi lazım geldiğini belirtiyor, o yıllarda yeni yeni kurulmaya başlayan ve bütün özellikleriyle Avrupaî bir görünüm taşıyan semtlerde doğup büyüyen çocukların dînî havanın teneffüs edilmesi konusunda karşılaşacakları zorluklara işaret ederek şunları söylüyordu: “Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğup büyüyen Müslüman çocukların dinlerinden tam bir nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez. Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar, müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?” Yaşadığımız ülke, bugün neredeyse baştan sona Şişli, Kadıköy, Moda görünümünde... Batılılaşma yolunda hayli mesafe alan toplumumuz, Yahya Kemal'in taşıdığı endişeleri maalesef, haklı çıkaran bir noktaya geldi. Yazının başında sözünü ettiğimiz gazetede yer alan haber de bunun müşahhas bir örneği... Gazetede yer alan bu habere göre İstanbul'da açılan “İslâm Sanatları Sergisi”ni gezen ilk okul öğrencilerinden birisi, gördüğü bir seccade karşısında şunları söylüyordu: “Annemin sandığında da burada gördüğümüz seccadelerden var. Ama ben seccadenin ne olduğunu burada öğrendim. Demek annem de Müslüman. Ama ben onun namaz kıldığını hiç görmedim.” Batılılaşma kabuk olarak anlayanların toplumu getirdiği nokta işte burasıdır. Şüphesiz, Müslüman olduklarını söyleyen ailelerin seccadenin ne olduğunu bilmeyen çocuklarının bu tür itirafları, nesillerin bugünü ve geleceği hakkında neler düşünmemiz gerektiğini belirten bir durumdur. O çocuklar ki, İslâm fıtratı üzerine doğdular. Şahsiyetlerinin teşekkülünde tesirli olan İslâmî hava, yaşadıkları sosyal ve kültürel çevrelerde tesirli hava olmadığı için bu noktaya geldiler. Görünüşte onlar bizim çocuklarımız; fakat duyguları, fikirleri ve inançları bize yabancı nesiller olarak karşımızdalar. Dinin bir milletin hayatında başlı başına bir varolma unsuru olduğunu anlamak için Yahya Kemal'in makalesine yeniden bakınca şunları görmekteyiz: “Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular. Doğarken kulaklarına ezan sesi okundu. Evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an'ın sesini işittiler. Bir raf üzerinde duran Kitabullah'ı indirdiler. Küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk defa olarak besmeleyi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken; ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler. Camiiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler. Dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.” Yahya Kemal'in makalesinde de açıkça görüldüğü gibi, çocuğun büyüdüğü zaman milletiyle uyum içinde olmasının, onunla bir ve beraber olmasının temel şartı küçük yaşlarından itibaren dînî telkin ve terbiye ile yetiştirilmesidir. Hattâ bu da yetmez. Bu telkin ve terbiyenin aile ve cemiyet çevresinde de yaşanır hale gelmesi gerekir. Bugünkü çocuklarımız, Yahya Kemal'in çizdiği bu ortamda bulunuyorlar. Değişen çok şey var aslında cemiyetin hayatında. Buna paralel olarak semtimiz, sokağımız ve evimiz de değişti. Daha farklı bir kültürün havasını soluyoruz. Çocuklarımızla beraber bu sam yeline açık yanlarımız var. Kahvelerin, sinemaların, tiyatroların, içki evlerinin, oyun salonlarının, tamamen yeni tarzda inşâ edilmiş binaların yer aldığı sokaklarda ne ezan sesine âşina kulaklar, ne de havası, suyu müslümanlık kokan toprağa... Yahya Kemal'in deyişiyle, son zamanlarda kurulan semtler “Müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur.” Ya evlerimiz? Bin bir çeşit eşyanın tıka basa doldurulduğu, içindeki hayatın, içindeki eşyalara ve araçlara göre yaşandığı evlerimiz de sokaklarımızdan farklı değil. İnsanlar, koca bir günün yorgunluğunu artık televizyon başında gidermeye çalışıyorlar. Evin içinde her ne kadar namaza durmuş ihtiyarlar, Kur'an okuyan nesiller varsa da, onların hayatı diğerlerininkinden tamamen ayrı. Necip Fazıl'ın deyişiyle evlerin “her katı ayrı bir âlem” Nesiller, evlerde birbirlerinden âdetâ tecrit edilmişler. Evin her ferdi ayrı bir dünyanın insanı. İnancı, anlayışı, zevki, eğlencesi, her şeyi birbirinden ayrı. Çocukların teneffüs edebilecekleri müsbet ve müşterek bir hava mevcut değil. Dolayısıyla çocuk, sesi en çok çıkanın, gücü en fazla olanın tesirinde kalmaktadır. Gayemiz, mutsuzluk tablosu çizmek değil elbette. Bir durum tesbiti, yapılacakların, yapılması gerekenlerin ne olduğunu anlamada bir ön sözdür. Değilse her şeyin bittiği vehmine kapılabiliriz. Demek istediğimiz; her şeye rağmen, sokağa tesir edemesek bile evlerimize tesir etmemiz mümkündür. Zaten dinden uzaklaşma da ârizî bir olaydır. Güçlü bir soluk, ruhlara musallat olmuş tozları üflemeye yeter. Bütün mesele kendimize ait metotlarla, kendimize ait hayatı evlerimizde olsun kurabilmektir. Bu yapıldığında, evdeki hava elbette ki dışarıya da taşacak, orayı da kendi değerlerine göre şekillendirecektir. Bütün mesele, yaşanılan, yaşamak zorunda bırakılan hayatın yaşamamız gereken hayat olmadığını anlamak ve anlatmaktır. Kendisi namaz kılmazken, çocuğun namaz kılmasını istemenin, kendisi Kur'an okumazken çocuğunu Kur'an kursuna göndermenin yeterli olmadığını belirtmektir. Değişim, önce kendimizde, içimizde; sonra evimizde başlatılmalı, evin içindeki hayat, yaşamamız gereken hayat haline getirilmelidir. Bir sabah namazı vakti, bütün ışıklar sönmüş durumdayken bizim ışığımız yanmalı, namaz vakitleri evimiz de küçük bir mescit olmalı, her gün içimizi karartan gazetelerin, mecmuaların yerini Kur'an, Hadis, tasavvuf ve farz-ı ayn olan bilgileri öğreten kitaplar almalı, bu temel eserlerin değerlerini ruhumuza taşıyan edebî, fikrî eserlerle beslenmeliyiz. Unutulmamalıdır ki, çocuğumuza ayakkabı almak, yiyeceğini, giyeceğini sağlamak gibi çok mühim sayılan dünyevî ve maddî vazifelerimizden önce, çocuğumuzun ruhunu en faydalı bilgilerle doldurmak gibi çok önemli bir görevimiz de vardır. Sorumluluk şuuruyla hemeninden işe başlayarak, evlerimizi her şeyi ile Müslüman evleri haline getirmek zorundayız. Değilse seccadenin ne olduğunu bilmeyen çocuklardan birisi de bizim çocuğumuz olacak demektir. Böyle ağır bir vebal ise dünyamızı da ahiretimizi de karartmaya yeter.


Bu Yazı 2617 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar