Çağımızda Dine Yapılan Saldırılar ve Kuran’ın Kendini Savunması
..        

Üstad Bediüzzaman, Mektubat isimli eserinde (Yirmisekizinci Mektup'da) gençliğinde gördüğü ilginç bir bir rüyasını ve bu rüya ile alakalı yorumu anlatılır:
“Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: "Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir."
Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: "İ'câz-ı Kur'ân'ı beyan et."
Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; i'câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım. (Mek- tubat)
20. yüzyılın başlarından itibaren dünyada, büyük bir manevi buhran yaşanmaktadır. Dünya genelinde bütün insanlığı sarsan çok büyük hadiseler meydana gelmektedir. Aydınlanma felsefesi olarak isimlendirilen materyalist akımların öncülüğünde, dinsizlik akımları hızla yayılmakta, yeryüzünü istila etmektedir.
İslam alemi, islami şuurdan uzak bir şekilde Batılı ülkelerin sömürgesi ve esareti altında inlemektedir. Dünyada tek bağımsız İslam ülkesi olan Osmanlı yıkılmış ve yerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti'nde ise tüm dini müesseseler kapatılmıştır. Kuran'a hizmet eden veya en azından hizmet amacını taşıyan tüm müesseseler yok olmuştur. Adeta Kuran'ın etrafındaki tüm kaleler, surlar yıkılmıştır. Kuranı savunan kaleler yıkıldığı gibi; hem Avrupa'nın dinsiz filozofları hem de Asya münafıkları tarafından Kuran'a ve sünnete karşı büyük bir saldırı yürütülmektedir. Kuran'a ve İslam Kültür ve Medeniyetine karşı yürütülen bu saldırılar, akıl, bilim ve çağdaşlık adına yapılmakta; Müslümanlar ile Kuran arasındaki bağ yok edilmeye çalışılmaktadır.
Bu durumda artık Kuran kendisini savunacak- tır. Kuran'a karşı yapılan tenkit ve hücumlara, Kuran kendi iman hakikatleri ile karşı koyacak ve icazı ile yapılan saldırıları boşa çıkarıp, mucizeli- ğini gösterecektir.
Yaşadığımız şu hikmet aleminde Kuranın kendisini savunması, içindeki iman hakikatlerinin beyan edilmesi, duyurulması ve yayılması ile müm- kün olacaktır. Aksi halde bilinmeyen hakikatlerin insanlığa bir faydası olmayacaktır. İşte birilerinin Kuranın icazını ve içindeki iman hakikatlerini ahir zaman insanının şüpheci ve inkarcı idrakine göre beyan ve ilan etmesi gerekmektedir. Bu gerekliliği, milli şairimiz merhum M.Akif :
Doğrudan doğruya Kurandan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz islamı!
Mısraları ile dile getirmektedir.
İşte Kurandaki iman esaslarının, çağımız insanının şüpheci ve inkarcı idrakine göre yapılan beyanı Risale-i Nur külliyatıdır. Bediüzzaman ise o Kuran hakikatlerini aleme ilan eden bir dellal (ilancı) dır.
Bediüzzaman'ın hizmetinin mahiyetinin daha iyi anlaşılabilmesi için ilginç bir anekdotu burada paylaşmak istiyoruz:
Bediüzzaman, Van'da Vali Tahir Paşanın konağında ikamet etmektedir. Zamanının çoğu ilim meclislerinde geçmektedir. Tahir Paşanın Bediüz- zamana karşı büyük bir saygı ve muhabbeti vardır. İlmi sohbetlerin yanı sıra İslam aleminin içinde bulunduğu durumu ve gelişmeleri yakından takip etmektedir. Bazen Vali Tahir Paşa ile birlikte gazete haberlerini okurlar ve mütalaa ederlerdi. Birgün Tahir Paşa Bediüzzamana müthiş bir gazete haberi getirir. Habere göre; İngiltere Sömürgeler Bakanı Parlamentoda yaptığı bir konuşmada eline Kuranı alarak parlamenterlere gösterir ve “Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hakim olamayız. Ya Kuranı ortadan kaldırmalıyız; veya Müslümanları Kurandan soğutmalıyız!” der. Bu haberden çok müteessir olan Bediüzzaman, "Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben de bütün dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim" diyerek ruhundaki Kuran hizmeti ateşini alevlendirir. Bediüzzaman Hazretlerinin bütün hayatı, “Kuran- ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispatlama” ve Kuran hakikatlarını yayma davasına hizmet ile geçmiştir.
Konuya biraz daha açıklık getirebilmek için, geçmişten günümüze genel bir değerlendirme yapmak istiyoruz.

İSLAM ALEMİ'NDEKİ YOZLAŞMA VE
CEHALETİN YAYGINLAŞMASI

Asr-ı saadet ve sonraki yıllarda, Müslümanlar dünyanın maddi, fani ve nefse bakan yüzünü terk etmişler: fakat dünyanın esmaül hüsnanın tecelli- gahı ve ebedi ahiret hayatının tarlası olma özelliklerine olabildiğince sarılmışlardı. Yani her şeye mana-i ismi ile değil, mana-i harfi ile yaratıcısı namına bakıyorlardı.
Bütün zihinler, “Rabbimizin bizden isteği nedir? Rabbimizin rızasını nasıl kazanabiliriz? Rabbimizin emir ve yaratılışları nelerdir?” hakikatlerini daha iyi anlayabilmeye odaklanmıştı. Yani hayata ve kainata Allah namına bakılıyor, Allah namına alınıyor, Allah namına veriliyor, Allah namına işleniyor ve ebedi ahiret saadetini kazanabilmek için yaşanıyordu.
Bu yaklaşım ile kainatı, esma-i ilahiyeyi anlatan, tekvin sıfatı ile yazılmış bir kitap olarak algılayan ve okuyan Müslümanlar ilim, kültür, sanat ve medeniyette çok ilerlemiş; Avrupanın karanlık çağlarını yaşadığı dönemlerde refahın zirvesine ulaşmışlardır.
Bediüzzaman Hazretleri, 1100'lü yıllardan itibaren eski Yunan felsefesine ait eserlerin Arapça ve Farsçaya tercüme edilerek yoğun biçimde okunmaya başlanmasını, İslam düşüncesi ve ilim hayatında bir kırılma noktası olarak görür ve yozlaş manın başladığına dikkat çeker. Bu dönemden itibaren İslam düşüncesi ve ilim hayatı eski safiyetini kaybetmeye başlamış uhrevi bakış açısı dünyevi bakış açısına dönüşmeye başlamıştır. Eski Yunan felsefesinin tesiriyle İslam aleminde dünyevi leşme süreci başlamıştır. Zirvedeki İslam medeniye ti, zirveden inmeye başlamıştır. İslam medeniyeti- nin tekrar toparlanarak yükselişe geçmesi, Osmanlı Devleti'nin yükselişi ile birlikte olmuştur. Zira Osmanlı, İslama hizmeti gaye edinmiş olan bir devlet idi.
Osmanlı Devleti, yükseliş döneminde ilme ve eğitime çok büyük önem vermiştir. İlme verilen önem ve alime verilen değer nedeniyle “marifet iltifata tabidir” düsturu gereğince dünyanın her yerindeki pek çok alim Osmanlı ülkesine gelmiş ve ilmi faaliyetlerine Osmanlı ülkesinde devam etmişlerdi.
Devlet, bütçeden en büyük payı eğitime ayırır- dı. Devlet kaynaklarını yanı sıra pek çok vakıf ve hayır kurumları eğitim faaliyetlerini desteklemek- teydi. Medreselerde dini ve dünyevi ilimler birlikte okutulur, talebe iki yönlü olarak yetiştirilirdi. Araştırma ve muhakemeye dayalı bir tedrisat yapılmaktaydı. Üst düzey devlet yöneticilerinin eğitimine, hem bilgi hem de tecrübe sahibi olarak yetiştirilmelerine özel bir önem verilirdi. Sırf bu amaçla kurulmuş Enderun gibi kamu yönetimi okulları vardı. Her köyün her mahallenin sözü dinlenen, hürmet edilen bilge kişileri vardı. Gerek toplum gerekse Devlet nezdinde ilmiye sınıfının büyük bir saygınlığı ve ağırlığı vardı. Eğitim müesseseleri, halkın birlik ve bütünlüğünün tesisinde; ilimde, kültürde, sanatta, ekonomide askeri ve siyasi sahada yani her alanda ülkenin maddi ve manevi kalkınmasının dinamosu mahiyetinde idi.
Zirveden aşağıya doğru iniş süreci; zirvede bulunma duygusu ve maddi refahın getirdiği rahatlık sarhoşunun yol açtığı kurumsal yozlaşma ve ahlaki değerlerdeki bozulma ile birlikte başladı. Zirvede sürdürülen rahat ve huzur dolu hayat, insanları adeta sarhoş etti. Lüks ve israf yaygınlaştı. İhtiyaçların sayısı çoğaldı. Hırs arttı, kanaat azaldı. Hamiyet duyguları köreldi. Rıza- i ilahiye mazhar olma gayesi ve İla-i Kelimetullah davası unutulma- ya, terk edilmeye başlandı. Himmetler, şahsi çıkar ve menfaatlere yönelmeye; okuma, düşünme, araştırma, çalışma ve üretme melekeleri zayıflama- ya başladı.
Sosyal yapının çimentosu gibi insanları kaynaş- tıran, sevgi ve hoşgörü dağıtan, ilim ve feyiz kaynağı olan, başta musiki ve diğer sanatların gelişmesine zemin hazırlayan, insanları iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren tekkeler yozlaştı ve zamanla çoğu adeta birer tembelhane halini aldı. Ülke, böylesine önemli fonksiyonlar icra eden bir halk eğitim müessesesinden mahrum kaldı.
İlmiye sınıfı da yozlaşmaya başladı. Eskiden Devlet erkanı alimin ayağına ve mekanına giderken; ilmin izzetini muhafaza edemeyen, devlet erkanının ayağına giden, devlet erkanına yaklaşarak para, mal ve itibar temin etmeye çalışan alimler türedi. İlmiye sınıfının itibarı ilmi otoritesinde değil de idarecilerle yakınlık kurmakta araması, alimlerin saygınlığını ve ağırlığını zafiyete uğratmıştır. İlmin izzetini muhafaza edemeyen, dünya menfaati için dinini feda eden, güçlüler karşısında dalkavukluk yapmaktan çekinmeyen, Hadis-i Şerifte “ulema-i'ssu” olarak adlandırılan ve telin edilen alimler türedi.
Medreselerdeki araştırma ve muhakemeye dayalı tedrisat, yerini ezbere dayalı tedrisata bırakmaya başladı. Zaman içinde coğrafya, matematik, tıp, fizik, kimya vb. fen ilimleri terk edilerek; gramer, eski yunan felsefesi ve kısmen İslami ilimler okutulur olmuştur. Medrese talebelerinin iaşelerinin temin edilmesi ve askerlikten muaf tutulmalarının da etkisiyle; bir süre sonra medreseler, ilim tahsil etmek isteyen gerçek talebeler yerine, araştırma ve muhakemeden uzak, geçimi için devlet garantisi arayan zayıf kişilikli insanlarla dolmaya başlamıştır.

AYDINLANMA FELSEFESİ

Osmanlı Devletinin zirveden aşağıya doğru inmekte olduğu gerileme döneminde, Avrupa'da iki önemli gelişme meydana geldi. Birincisi Rönesans ve reform hareketleri ile birlikte kilisenin ferdi ve toplumsal hayattaki baskısı azalarak ilim, kültür, sanat ve teknolojide büyük bir ilerleme süreci başladı. Avrupa ülkeleri hızla sanayileşmeye, ekonomik yönden zenginleşmeye ve askeri alanda güçlenmeye başladılar. Hızla gelişen sanayilerine hammadde ve doğal kaynak bulmak üzere sömürgecilik faaliyetlerine başladılar. İkinci önemli gelişme ise; Aydınlanma felsefesi adıyla materyalist felsefe akımlarının ortaya çıkması ve dünya genelinde hızla yayılma- sıdır.
17. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan ve Fransız İhtilalinden sonra hızla yayılan aydınlanma felsefesi, insana hayatın mahiyetine ve insanın özgürlüğüne yeni bir yaklaşım getirmiştir. Bütün materyalist akımların kaynağı olan aydınlanma felsefesine göre insanın bir yaratıcısı yoktur. İnsan, tabiatta sebeplerin uygun şartlarda birleşmesi ile meydana gelen evrim sürecinde kendi kendine oluşmuş, varolmayı kendisi başarmıştır. Varolmayı insanın kendisi bizzat başardığı için, hiç kimseye karşı bir minnet borcu veya sorumluluğu yoktur. Varoluştan kaynaklanan bir sorumluluğu bulunma dığı içinde insan özgürdür.
Aydınlanmacılara göre insanın dışındaki diğer varlıklarda tabiatta, sebeplerin birleşmesi ile kendi kendine varolmuştur. Onun için din ve ilah gibi kavramlar insanları kandırmak ve uyuşturup kontrol etmek için sonradan uydurulan metafizik değerlerdir.
Aydınlanma felsefesi, Auguste Comte'nin pozitivist felsefesi ile iyice olgunlaştırılmıştır. Pozivitizm, maddeyi, akılı ve bilimi esas alan, bütün dini değerleri inkar eden bir felsefi akımdır. Laboratuvarda deneye tabi tutulamayan hiçbir veriyi bilimsel kabul etmeyen, elle tutmadığımız ve gözle görmediğimiz şeye inanmayız diyen, akılı mutlak ölçü kabul eden ve “bir yaratıcı tarafından yaratılışı” savunan tüm dinlere ve dini değerlere savaş açan bir inanç sistemidir.
Pozitivizm 19. yüzyıldan itibaren, semavi dinlerin yerine yeni bir din ve inanç sistemi olarak yayılmaya ve insanlığa dayatılmaya başlamıştır. Bu yeni inkarcı ve materyalist inanç sisteminin üç sacayağı Marxizm, Freudizm ve Darvinizmdir. Bu üç “izm”, sorgulanması yasak bir tabu olarak insanlığa dayatılmaya ve inançsızlık ve din düşmanlığı hızla yayılmaya başlamıştır. Aydınlan- ma felsefesinin ortaya çıkardığı diğer iki akım ise; ırkçılık (menfi milliyetçilik) ve dünyevileşme (sekülerizm) akımlarıdır. Dünyevileşme akımlarının ekonomik hayattaki yansımaları; “Sen çalış ben yiyeyim” ve “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” anlayışlarının ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıdır.
Yaratıcıyı kabul etmeyen pozitivistler her şeye maddi ve dünyevi özellikleri cihetiyle bakmışlardır. Adeta eserin sanatkarını inkar ederek ve görmezden gelerek sadece eseri görmüşler ve eserin maddi ve geçici yönüne bakmışlardır. Bediüzzaman hazretleri bu bakış açısını “mana-i ismi” olarak isimlendirmektedir. Oysa esere sanatkarı namına bakılmalı ve esere bakıp, sanatkarın eser üzerindeki sıfatları ve hünerleri görülebilmelidir. Bediüzzaman bu bakış tarzını ise “mana-i harfi” olarak isimlendirmektedir.
Maddeyi ve aklı esas alan materyalist felsefe akımları; insan aklının dini değerlerden soyutlana- rak müstakil ve mücerret hareket etmesi gerektiğini aksi halde insanın benliğini/kişiliğini kazanamaya- cağını iddia ediyorlardı. Kısacası bilim ve din farklı ve zıt kavramlar olarak kabul ediliyor; bütün dini değerler inkar ediliyor; akıl ve bilim namına din düşmanlığı yapılıyordu. Bu inkarcı dinsizlik akımları hızla bütün dünyayı kuşatıyordu.
Pozitivistler, bütün mevcudata mana-i ismi ile baktıkları için, ilah, Allah, peygamber, kitap, melek, ahiret, haşir ve kader gibi iman esaslarını inkar ederek; tevhid inancına ve nübüvvet müessesesine karşı savaş açmışlar; her çeşit dinsizliği insanlığa dayatarak maneviyat düşmanlığı yapmışlardır. Kominizm, sosyalizm, kapitalizm, faşizm vs. bütün izm ler aydınlanma felsefesinin ürünü olup, insanlığın başına bela olmuş; insanlığın huzur, güven ve mutluluğunu yok etmiştir.

İSLAM ALEMİ GELİŞMELERİN
GERİSİNDE KALDI

İslam alemi, Avrupa'da meydana gelen sanayileşme sürecini takip edemedi. Avrupanın fen, teknik ve sanayi de katettiği gelişmelere yabancı ve uzak kaldı. Başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerine giden pek çok Müslüman talebe ise, Avrupa'nın fen ve teknolojisi ile değil; felsefe, edebiyat ve sosyoloji ile ilgilendiler. Osmanlı ülkesine ise, Osmanlı ve İslam düşmanı birer batı hayranı olarak geri döndüler.
Avrupa hızla ilerlerken, Osmanlının her gün biraz daha gerilediğini fark eden Devlet erkanı, mevcut eğitim müesseseleri ile Avrupa'daki gelişmelerin yakalanamayacağını anlayarak yeni bir eğitim müessesi olarak mektepleri açtılar. Böylece eğitim sisteminde mektep ve medrese olmak üzere iki kutuplu bir yapı meydana geldi. Mekteplerde dünyevi ve fenni ilimler, medreseler- de ise gramer ve dini ilimler okutulmaya başlandı. Dünyevi pozitif ilimler ile dini ilimler farklı kategorilerde değerlendiriliyordu. Bir süre sonra mekteplerden maneviyatı zayıf, dini değerlere yabancı, materyalist felsefenin tesirinde talebeler yetişmeye başladı. Medreseler ise ezbere dayalı tedrisatı ile muhakemeden yoksun, dünyadan habersiz mezunlar vermeye başladı.
Bunların doğal sonucu olarak mektepler ile medreseler arasında çekişmeler ve sürtüşmeler baş gösterdi. Mektepliler, medreselileri yobazlıkla ve bağnazlıkla suçluyor; medreselilerde, mekteplileri dinsizlikle itham ediyorlardı.
Kısacası; ülkedeki gerek ilmiye sınıfı ve gerekse eğitim müesseseleri, maddi kalkınmayı tetikleye- cek, ülkenin huzur ve saadetini tesis edecek, insanlara ilim ve irfan aşılayacak kifayette değildi. İslam alemindeki bu ilim ve eğitim kifayetsizliğine karşın; inkarcı materyalist felsefe ve dinsizlik akımları dalga dalga bütün dünyaya yayılıyor ve İslam alemini de kuşatıyordu. Şüpheler, tereddüt- ler, inkarlar… derken iman zafiyeti oluşuyor ve inançsızlık hızla yayılıyordu. Saf, temiz ve cahil Müslüman ahali ise, İslamı daha çok aile büyükleri ve çevreden gördüğü ve duyduğu kadar bilmekte; ilim ve tahkikten yoksun taklidi bir iman ile, hikaye ve israiliyat ile dolu bir İslami yaşantı sürdürmek- tedir.
Aynı dönemde, bütün İslam alemini kontrol altına almayı amaçlayan Avrupa devletleri, Osmanlı Devletini ve Müslüman milleti ayakta tutan temel dinamikleri ve manevi değerleri yıkmak üzere büyük bir psikolojik savaş başlattılar. Ekonomik ve siyasal emperyalizmi gerçekleştirebil- mek için kapsamlı bir kültürel emperyalizm faaliyetine girişirler. Milletin ruhu olan ve kaynağını İslam dininden alan milli kültür ile Hz. Peygamberin sünneti seniyyesinden kaynaklanan güzel ahlak değerleri hızla yozlaştırılmaya ve dejenere edilmeye başlanır. İslam alemi kendini var kılan ve ayakta tutan temel dinamiklerden ve manevi direklerden mahrum bırakılmaya çalışılır. Maddi çöküntünün yanı sıra manevi ahlaki çöküntü de başlar.
20.yüzyılda başlayan devir, diğer asırlara göre çok farklılıklar göstermektedir. Materyalist felsefe ve dinsizlik akımları dünya genelinde hızla yayılmakta; yalnız Müslümanları değil tüm semavi dinlerin mensuplarını inkar ve küfür bataklığına sürüklemektedir. Uluslararası alanda büyük değişimler, kırılmalar, yeni sosyal ve siyasal yapılanmalar yaşanmaktadır.
Dünyada bağımsız tek İslam devleti olan Osmanlı Devleti yıkılmış; Osmanlı Devleti bünyesinde 45 tane yeni devlet çıkmıştır. Osmanlı Devleti, eksikliklerine ve aksaklıklarına rağmen; İslami yaşantıyı muhafaza etmeyi ve İslam'a hizmeti resmi politika yapan bir devlettir. Osmanlı Devleti bünyesinde İslam'a hizmet amacıyla faaliyet yürüten resmi ve sivil pek çok müessese mevcut idi. Osmanlı adeta İslam'ın son müstakil kalesi idi. Osmanlı'nın yıkılması ile adeta Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmış, İslam dinine hizmet eden müesseseler ortadan kaldırılmıştır.
Bu dönemde dünya iki kutuplu bir yapılanmaya gitmiştir. Bir taraftan Bolşevik ihtilali ile Rusya'da yönetimi ele geçiren komünist parti, komünizmi ve dinsizliği resmi politika yaparak yayılmacı bir tavır sergilemiş, bütün dünyada dine karşı büyük bir savaş başlatmış, dinsizliğin ve komünizmin hızla yayılmasını sağlamıştır. Tüm dünyada komünist partileri destekleyerek ve teşvik ederek pek çok Asya ve Avrupa ülkesinde ihtilaller- le komünist partilerin devlet yönetimlerini ele geçirmelerini sağlamıştır. Böylece tüm dünyanın yaklaşık %50 si dinsizliği resmi ideoloji olarak benimseyen komünist yönetimlerin tahakkümü altına girmiştir. Diğer devletlerde de komünist faaliyetler sürdürülmüş tüm dünya komünizm tehdidi altında tutulmuştur. Batı dünyası komü- nizm tehlikesi ve Sovyet Rusya'nın yayılmacı politikalarından korunabilmek için Amerika'nın liderliğinde NATO'yu oluşturmuşlar ve neticede dünya iki bloklu bir yapıya bürünmüştür.
Bu devirde ortaya çıkan çok önemli ve ilginç bir gelişmede mason ve Siyonist örgütlerin çok büyük güç ve etkinlik kazanmış olmalarıdır. Yahudi kökenli mason ve Siyonist teşkilatlar, hem batı bloğu ülkelerinde hemde doğu bloğu ülkelerinde çok etkili bir konuma gelmişlerdir. Devletlerin kritik üst düzey bürokratik kadrolarını, basın, yayın medya kuruluşlarını, finans kurumlarını ve eğlence sektörlerini büyük oranda ele geçirmişler- dir. Dünya üzerindeki hakimiyetlerini tesis edebilmek ve ülkeleri kontrol altına alabilmek için milletleri muhafaza eden sosyal bağlar olan dini inanç ve ahlaki değerlerini bozarak kolay yönlendi- rilir ve kolay idare edilebilir bir hale getirebilmek için çok kapsamlı piskolojik harekat ve propaganda faaliyetleri yürüterek tüm dünyada dini ve ahlaki değerlere karşı savaş açmışlardır.
Yukarıda belirtilen siyasal konjöktüre baktığı- mız zaman gerek komünist gerekse Siyonist ve mason teşkilatlar tarafından tüm dünyada yürütülen dehşetli bir dinsizlik ve ahlaksızlık tufanını görüyoruz. İslam alemi, büyük bir dejenerasyona maruzdur. Kur'an esaslarından ve Hz. Peygamberin Sünnet-i Seniyyesinden uzaklaş- ma ve kurumsal yozlaşma süreci yaşanmaktadır. Toplumsal yapının hücreleri konumundaki bireyde/kişi bazında bozulma meydana gelmiştir. Sosyal yapının ve Devlet hayatındaki bozulmanın çok daha ötesinde fert bozulmuştur. Müslüman fert tefekkür ve mahakemeden yoksun taklidi bir iman sahibidir.

ÇAĞIN GEREKLERİ

İman ve ahlaki değerler bakımından başta İslam alemi olmak üzere tüm dünya genelinde büyük bir sükut yaşanmaktadır. Sadece bir bölge, bir ülke veya bir millet ile sınırlı değil; bütün insanlığı tesir altına alan külli bir tahribat, genel bir yozlaşma, kokuşma ve çürüme yaşanmaktadır. Kıyamet öncesi ahirzaman alametleri bir bir ortaya çıkmaktadır. Onun için bütün insanlığın yeni bir uyanışa ihtiyacı vardır. Yeni bir ba'su ba'del mevt olmalıdır.
Mevcut olan bu şartlar değerlendirildiğinde; içinde yaşanan devirde, ahirzamanda iman ve Kur'an namına yapılacak hizmetlerin ve eğitim çalışmalarının şu vasıfları taşıması gerekmektedir.

1- Sadece Türkiye'yi değil; dünya genelinde bütün insanlığı hedef kitle olarak kuşatan bir iman hizmeti yürütülmelidir.
2- Kur'an daki iman hakikatleri, ahir zaman insanının şüpheci ve inkarcı idrakine göre, ikna edici bir üslup ile hem aklı, hem de duyguları tatmin edecek bir tarzda izah ve beyan edilmelidir.
3- Ferdi ve toplumsal hayatta, Allah Resulü (sav) in sünneti seniyyesinden ibaret olan güzel ahlakın yeniden ihya edilmesi, yayılması ve hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.
4- Genel bir tahribat yaşandığı ve bütün insanlık bir sükut içerisinde bulunduğu için adeta genel bir cehalet dönemi söz konusudur. Bu nedenle yürütülecek olan iman ve Kur'an hizmetinde, Hazreti Peygamber(sav)'in ve onun güzide ashabının tarzı ve metodu benimsenmelidir. Hizmet/eğitim metodu olarak sahabe-i kiramın meslek ve meşrebi esas alınmalıdır.
5- Bu eğitim müessesesi, belirli eğitimci ve öğrenci kadrosu ile eğitim veren bir örgün eğitim kurumu değil; her yaştaki, her cinsiyetteki, her sosyal statüdeki her coğrafyadaki, her sosyo ekonomik ve kültürel düzeydeki insanları kapsa- yan bir yaygın eğitim hizmeti olmalıdır.
6- Devlet yönetimleri dine soğuk dine karşı veya seküler anlayışa sahip olduğu için; bu yeni eğitim müessesesi devlet teşkilatı bünyesinde bir resmi kurum vasfında değil, tamamen her türlü etki, tesir ve müdahaleden uzak sivri ve halka malolmuş bir eğitim hizmeti olmalıdır.
7- Bu eğitim faaliyetinin eğitimci/hizmetkar ve talebeleri kadrolu görevliler değil; gönüllü hizmetkarlar ve talebeler olmalıdır.
8- Bu eğitim hizmetleri, belirli zaman ve mekanla sınırlı olmadan insanın olduğu her mekanda ve her zamanda yürütülebilen hizmetler olmalıdır.
9- Çağın hastalığı ferdin bozulması, kişinin iman ve ahlaki değerlerinin zafiyete uğraması olduğundan; ferdi baz alan, eneleri tedavi ve nefisleri terbiye eden, kişinin imanını kurtarmayı ve kuvvetlendirmeyi, ahlakını güzelleştirmeyi amaçlayan bir eğitim hizmeti olmalıdır.
10- Dinsizlik akımlarının güç ve etkinlikleri dikkate alınarak, hizmetin devamlılığı için ferdan ferda, ihtiyatla, itidalle, sırran tenevveret yürütülen bir eğitim hizmeti olmalıdır.
11- Dinsizlik ve ahlaksızlık akımları çok güçlü etkili ve yetkili cemiyetler, vakıflar, dernekler, cemaatler ve komiteler şeklinde örgütlü olarak faaliyet yürüttükleri için; bu akımların açtığı manevi tahribatı iman ve ahlak zafiyetini telafi ve tedavi etmeye yönelik hizmetlerde cemaat halinde yürütülmelidir. Böylesine büyük bir dava şahıslar üzerine bina edilmemeli, davayı, hakikatleri esas alan bir hizmet sunulmalıdır.
12- Dinsizlik ve ahlaksızlık faaliyetleri çok güçlü örgütler ve çeşitli devlet yönetimleri tarafından himaye, destek ve teşvik gördüğü için, kamu gücünün müdahale edemeyeceği bir alanda yani tamamen kişiye özel, kamu müdahalesinden uzak bir mekanda yani evlerde, hanelerde yürütülen bir hizmet olmalıdır.
13- Oyunlara, tahriklere, provokasyonlara komplolara kurban olmamak için müsbet hareket metodunu benimsemeyen, kötünün kötülüğü ve çirkinin çirkinliği ile ilgilenmeyen; zamanını ve enerjisini güzelin güzelliğini, doğrunun doğruluğu nu anlatmaya harcayan, yani reaksiyoner değil aksiyoner olan bir hizmet metodu olmalıdır.
14- Hem dinsizlik cephesinin sahip olduğu büyük siyasi deha ve güçlü teşkilatlar; hem de herkesimden her siyasi görüşe mensup insanların iman ve kuran hakikatlerine ihtiyaçlarının olması nedeniyle dünyevi siyasetlerden uzak bir hizmet olmalıdır.

MEDRESE-İ NURİ'YE

Kurtuluş Savaşında, bütün millet tek yürek olmuş, genciyle ihtiyarıyla, kadınıyla erkeğiyle, köylüsüyle kentlisiyle, işçisiyle tüccarıyla, cahiliyle aydınıyla hep birlikte omuz omuza verilerek milli mücadele kazanılmış ve milli istiklal korunmuştu.
23 Nisan 1920' de kurulan Büyük Millet Meclisi, ülkenin yönetimini icra ediyordu. Meclis Başkanlığına hakim olan ekip, ulusalcı ve seküler bir dünya görüşüne sahip idi. Jön Türk'lerin devamı niteliğindeki bu ekip, Auguste Comte'nin pozitivist felsefesinin etkisinde idiler. Ve ülkenin kalkınması için dinin sosyal hayattaki tesirinin kaldırılarak, ferdi ve sosyal hayatta Avrupa kültürünün ve yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Ayrıca dinde reform yapılarak; sosyal, siyasal ve ekonomik hayata etkisi olmayan, şekil olarak da kiliselere benzeyen bir dini yapılanma arzu ediyorlardı. Ancak Anadolu insanının İslam'a olan bağlılığı ve Meclisin homojen yapısı, başlangıçta bu tür reformlar için elverişli değildi. Onun için de tedrici olarak aşama aşama reformların (devrimlerin) hayata geçirilmesi planlandı.
Mustafa Kemal, Bediüzzaman Said Nursi'nin cesaretini, ilmi kifayetini, muhafazakar aydınlar ile halk üzerindeki nüfuzunu; gerek I. Dünya Savaşı ve gerekse Milli Mücadele yıllarında yapmış olduğu kahramanlık dolu destansı mücadelelerini çok iyi biliyordu. Onun içinde böyle bir “Değeri” kendi yanında, kendi safında ve kontrolü altında tutmak istiyordu. Bu nedenle Bediüzzamanı üç defa Ankara'ya davet etti. Eski Van Valisi Tahir Paşanın da aracı olmasıyla üçüncü davette, 1922 yılında Bediüzzaman Büyük Millet Meclisinin resmi davetlisi ve konuğu olarak İstanbul'dan Ankara'ya gitti.
Bediüzzaman, Ankara'da Meclisin “Resmi Hoş geldin Merasimi” ile ve milletvekillerinin alkışları ile karşılanır. Ancak, Ankara'da umduğu ve beklediği havayı bulamaz. Meclis 'te dine karşı büyük bir lakaytlık bulunduğunu ve Batılılaşmak, çağdaşlaşmak ve bahanesiyle şeair-i İslamiye'ye karşı bir soğukluk bulunduğunu görür. Özellikle de milletvekillerinin namaz ve diğer ibadetlere karşı olan lakaytlık ve duyarsızlığından çok rahatsız olur, üzülür.(Bu ziyaretin ayrıntıları, Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatından okunabilir.)
Bediüzzaman Said Nursi, Ankara'ya yapmış olduğu bu ziyaret ve Meclisteki diyalogları sırasında çok önemli tesbitlerde bulunur:
Bir defa: Ankara'da, dine soğuk bakan ve dinin fert ve toplum hayatındaki tesirini kaldırmayı planlayan, seküler zihniyete sahip ve halka Batının hayat tarzını kabul ettirmeyi amaçlayan bir ekip mevcuttur. Ortada müthiş bir siyasi deha mevcuttur. Bu ekip, faaliyetlerini planlı, programlı, tedricen ve ustaca yürütmektedir. Bu müthiş siyasi dehaya karşı siyasi yoldan mücadele ederek başa çıkmak mümkün değildir.
Diğer taraftan, dine karşı olmayan, Batılılaşma taraftarı ve seküler zihniyet sahibi olmayan milletvekilleri ile askersivil bürokratlarda ise; dine karşı büyük bir lakaytlık, ilgisizlik, duyarsızlık ve basiretsizlik mevcuttur. Din aleyhine yapılacak tasarrufları fark edecek, gerekli tepkiyi gösterecek feraset ve basirete sahip değildirler.
Bediüzzaman'ın yapmış olduğu üçüncü önemli tesbiti de şudur: Anadolu insanının %99'u müslümandır. Ancak insanlar İslami şuurdan ve Kur'an hakikatlarından uzak, taklidi bir imana sahiptir. Annebabasından, çevresinden gördüğü için, Müslüman bir beldede doğduğu için Müslümandır. İman za'fiyeti vardır. Kur' an ve sünnet çizgisinden uzaklaşılmış, hurafelerle, israiliyat ve hikayelerle dolu, şuursuz ve adeta gelenekselleştirilmiş bir dini hayat mevcuttur. İslam'a tavassub derecesinde bağlılık, ama İslami şuurdan uzak bir hayat tarzı mevcuttur. Ayrıca toplumun basiret gözü körleşmiş, duyarsızlık ve nemelazımcılık yaygınlaşmış haldedir. En azılı düşmanlarını bile fark edemeyecek, göremeyecek haldedir. Böyle bir mü'min profilinin, akıl ve bilim namına dini değerleri reddeden, inkarcı pozitivist ve materyalist akımlar karşısında dinini savunabil- mesi ve imanını koruyabilmesi mümkün değildir. Ayrıca kültürel dejenerasyonlara karşı ahlaki yozlaşmadan korunması da imkansızdır.
Bediüzzaman, bu yeni durum ve İslam'a yönelik yeni tehditler karşısında; yepyeni bir İslami hizmet tarzının takip edilmesi gerektiğini tespit eder. Önce Müslümanlar şuurlu, tahkiki iman sahibi birer mü'min haline getirilmelidir.
Çok önemli bazı gelişmeler de Lozan Antlaşma sının görüşmeleri esnasında yaşanır. Merhum Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu Mecmuasın- da aktardığı bilgilere göre; Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Delegrasyonu ile Lord Gürzan başkanlığındaki İngiliz Delegasyonu arasında bazı gizli görüşmeler ve anlaşmalar yapılır. Türkiye'de yönetimi ele geçiren CHP iktidarı, Dinin millet üzerinde ki tesirini ve belirleyici rolünü yok ederek; Batılılaşma ve seküler bir hayat tarzının yerleştirilmesi için gerekli icraatları, reform ve devrimleri yapacak; buna karşılık İngiltere'de Türkiye Cumhuriyeti' nin bağımsızlığının tanınması için yardımcı olacak ve Türkiye' yi destekleyecektir. İngiltere, bununla Türkiye' nin İslam alemine tekrar lider olmasını engellediği gibi, İslam ülkelerini de Türkiye' den soğutmayı ve uzaklaştırmayı, artık Türkiye' yi bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ise zaten yapmayı planladığı reform ve devrimler için Avrupa Devletlerinin de tam tam desteğini almış oluyordu.
Bu gelişmelerden sonra, islamdan uzalaşılma- sı, dinin fert, toplum ve devlet hayatı üzerinde ki tesirinin ve belirleyici rolünün ortadan kaldırılma- sı, seküler yaşam tarzının yerleştirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının, her safhasının Batılı değerler ve hayat tarzları ile tanzim edilmesi Devlet' in resmi politikası haline geldi. İslam kurallarına uygun bir hayat tarzından, Batılı normlara uygun bir hayat tarzına geçişi sağlamak üzere; CHP iktidarı büyük bir kültürel değişim programı ve Psikolojik savaş faaliyeti başlattı. Bir taraftan Türkİslam tarihinde çok radikal sayılabilecek reform ve devrimler yapılırken; diğer taraftan ferdi ve toplumsal muhalefet odakları bastırılma, sindirilme ve yok edilme yoluna gidildi.
Eğitim sistemi vasıtasıyla dini değerlerden arınmış, pozitivist değerlerle donatılmış seküler zihniyete sahip bir nesil yetiştirmek amacıyla çok kapsamlı bir kültürel değişim projesi uygulamaya konuldu. Bir taraftan hükümet kültürel değişim projesi kapsamında halka karşı yürüttüğü psikolojik savaşı sürdürürken; diğer taraftan da iç ve dış kaynaklı dinsizlik akımları ile Mason ve Kominist örgütler, Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırmak, milli ve manevi değerleri yok etmek ve ahlaki bozulmayı gerçekleştirmek amacıyla çok yoğun faaliyetler gösteriyorlardı.

PSİKOLOJİK SAVAŞA KARŞI SİVİL DİRENİŞ

Gerek CHP iktidarının, gerekse ülkedeki dinsizlik komitalarının yürütmüş olduğu İslam aleyhtarı psikolojik savaşa karşı, ilk ve en önemli sivil direniş Bediüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri tarafından yapılır.
Bediüzzaman Hazretleri, 1926' da Hükümet tarafından önce Burdur' a daha sonrada Isparta ve Isparta' ya bağlı Barla nahiyesine sürgün edilir. 1926-1927' li yıllarda Bediüzzamanın kendisinin “Yeni Said” diye isimlendirdiği, hayatında, yeni bir dönem başlar. Barla hayatı ile birlikte Risale-i Nur külliyatının telifi ve Risale-i Nur hizmeti başlar.
Risale-i Nur hizmeti Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştırmak, Kur'anı unutturmak ve Kur'ana yabancılaştırmak faaliyetlerine karşı İman kurtarma, tahkiki İmanı yayma, “Kur'anın Sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu” ispatlama hizmetidir.
Risale-i Nur, pozitivist ve metaryalist felsefenin yok saydığı, inkar ettiği dini değerleri alken ve mantıken ispatlayan; Kur'an daki iman hakikatları- nı ahir zaman insanının inkarcı ve şüpheci idrakine göre yeniden izah ve beyan eden; Resulullah (sav) sünnetini fert ve toplum hayatında yeniden ihya etmeyi amaçlayan modern bir Kur'an tefsiridir. Risale-i Nur hizmeti ise, dinsizliğin yaygınlaş- yaygınlaştırılarak inancın yok edilmek istendiği bir çağda, insanları inançsızlık uçurumundan ve ahlaki çöküntüden kurtararak, cehennemden adam kurta- rıp, cennete adam kazandırmayı amaçlayan İman ve Kur'an hizmetidir.
Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırma projesi, beklenen sonucu vermedi. Çünkü Türk milletinde İslam dinine karşı fıtri bir taraftarlık vardı. Onun için CHP tek parti iktidarının yapmış olduğu reform ve devrimler, halk arasında hüsn-ü kabul görmedi ve taban bulamadı.
Bediüzzaman Said Nursi tarafından başlatılan Risale-i Nur hizmeti ise; çok kısa sürede Anadolu insanından büyük bir hüsn-ü kabul gördü. Her türlü dini yayın ve her türlü İslam i eğitim yasak olmasına rağmen; insanlar telif edilen Nur Risalelerini gizli gizli el yazısı ile evlerinde, tarlalarında, bağlarda, dağlarda, gece yarılarında yazarak çoğaltıyor, kendileri okuyor ve sonra başkalarına okutuyorlardı. 1950 yılına kadarki yasaklar döneminde, telif edilen Nur Risaleleri, el yazısı ile tam 600.000 (evet yanlış okumadınız tam altüyüzbin) nüsha yazılıp çoğaltılarak ülkenin her köşesine, her bucağına ulaştırılmıştı. Bu ulaştırma işinde posta teşkilatına güvenilmediği için ; “Nur Postacıları” denilen gönüllü hizmetkarlar, gönüllü kuryeler görev almıştı. Öyle ki, bir Risaleyi bir yerden bir yere ulaştırmak için bazen dağlardan, bayırlardan günlerce yayan yüründüğü olurdu.
Bu gayreti ve bu hizmetleri merhum Osman Yüksel Serdengeçti “ İmanın tekniğine meydan okuması” olarak tasvir etmiştir.
Risale-i Nur'u okuyanlar imanlarını koruyor ve kuvvetlendiriyor, tahkiki iman sahibi oluyor ve Risale-i Nur'dan öğrendikleri iman hakikatlerini gizli de olsa çevrelerine anlatıyorlardı. Okunan Nur Risaleleri, başka muhtaç insanlarında okuyup istifade edebilmesi için, başkalarına da ulaştırılıyordu. Bu şekilde, aynı Hz. Musa döneminde veya İslam'ın ilk yıllarındaki Darul Erkam'da olduğu gibi ferdi baz alan, ferdan ferda gelişen, evlerde icra edilen büyük bir iman ve Kur'an hizmeti başlamıştı.
Anadolu 'da Risale-i Nur vasıtasıyla yürütü- len İman ve Kur'an hizmeti, çok büyük tesirler vücuda getirdi. Birincisi, yüz binlerce insan Nur Risalelerini okuyor, imanını kurtarıyor ve kuvvet- lendiriyordu. İkincisi, Nur Risalelerini okuyanlar, Risale-i Nurdan öğrendikleri Kur'an hakikatlerini başta kendi aile fertleri olmak üzere, çevrelerindeki insanlara da anlatıyorlardı. Bu bütün ülke genelini bir okul haline dönüştüren muazzam bir yaygın eğitim sistemiydi. Üçüncüsü, Risale-i Nur'u okumayanlar içinde, bu eserler bir kuvve-i manevi- ye kaynağı olmuştu. Anadolu'da, “bütün iman ve Kur'an esaslarını aklen, mantıken, ilmen ispatlayan “Risale-i Nur adında eserlerin telif edildiği haberleri yayılmıştı. Bu eserlerin mevcudi yeti insanlara bir dayanak noktası oluyordu. Şöyle ki; meleklerin varlığını ispat edemeyen bir insan “gerçi ben meleklerin varlığını ispat edemiyorum ama Risale-i Nur'da bu konu ispatlanmış” diyerek imanını muhafaza edebiliyordu. Ayrıca birilerinin Kur'ana hizmet ettiğini bilmek Müslüman Türk milletini içten içe rahatlatıyor, büsbütün ümitlerin yok olmasını engelliyordu. Onun için Anadolu insanı Risale-i Nur hizmetini içten içe destekliyor ve manen alkışlıyordu.
Öte yandan aydınlanma felsefesi adıyla ortaya çıkan ve bütün Semavi, dini değerleri akıl ve bilim adına reddeden, Semavi din mensuplarını çaresiz bırakarak, bir tufan gibi insanlığı kuşatan, dinsizliği ve ahlaksızlığı hızla yayan materyalist felsefe akımları, Risale-i Nur Külliyatının telifi ile; ilim ve fikir cephesinde boğularak öldürül- müştür. Haşir Risalesi olan Onuncu Söz telif edildiği zaman, Bediüzzaman, talebelerine, “kardeşlerim, küfrün beli kırılmıştır!” demiştir. Çünkü dinsizlik komitelerinin en fazla propaganda yaptıkları konular, Tevhid, Nübüvvet ve Haşir konuları idi. Risale-i Nur inkarcı felsefeyi fikir cephesinde öldürmüştür.
Saydığımız bu nedenlerden dolayı; tüm faaliyetlerine rağmen dinsizlik akımları Anadolu da tutunamamış ve kominizm Türkiye'ye girememiştir. Bediüzzaman'ın ifadesi ile “Risale-i Nur dinsizliğe ve kominizme karşı bir Sedd-i Zülkarneyn (Çin Seddi) vazifesi görerek komüniz- min Anadolu'ya girmesini engellemiştir.”
Risale-i Nur'un en önemli özelliği; Aydınlan- ma felsefesinin yaymış olduğu “mana-i ismi” olarak isimlendirilen maddeci ve dünyevi bakış açısına karşı, “mana-i harfi” denilen ve esere sanatkarı yani Allah namına bakmayı ihtiva eden uhrevi bakış açısını getirmiş olmasıdır. Eğer tek bir cümle ile özetlemek gerekirse; Risale-i Nur, marifetullah yani Allahı tanıma ilmidir. Bediüzza man, kainatı Kurana benzetir. Allahın sınırsız cemal ve kemalinin tecelli ettiği, esmai ilahinin cilvelerini anlatan okunması gereken harika bir kitaptır kainat. Risale-i Nur ise esmaül hünsanın tecellileri ile Allahı tanıtan harika ve çağdaş bir Kuran tefsiridir. Onun için Esma-i ilahiyenin tecellileri bu alemde devam ettiği sürece; Risale-i Nurun müceddidlik görevide devam edecektir. Risale-i Nur, Bediüzzamanın Medrese-i Nuriyesinin eğitim müfradatı yani Onun medresesinin ders kitapları- dır. Bu ders kitaplarının öğretmeni ise kişinin kendisidir. Medrese-i Nuriyede herkes kendi kendisinin hocasıdır. Evinde, işyerinde, okulunda, çarşıda, pazarda, dilediği her yerde açar risalesini; okur ve istifade eder. Kayıt-kuyut yoktur, talebeli- ğin en önemli şartı açıp kitabı Nurları okumaktır.
Medrese-i Nuriye sadece Türkiye'yi ve İslam alemini değil, bütün insanlığı hedef alan bir eğitim sistemidir. Kuran hakikatlerinin ulaştırılacağı hedef kitle tüm insanlıktır. Çünkü bütün insanların Kuran hakikatlerine ve Allah Resulünün Sünneti Seniyyesine/güzel ahlakına ihtiyaç vardır.
Medrese-i Nuriyenin mekanı ve hizmet alanı tüm dünyadır. Merkezi Anadolu'dur. Bediüzzaman Hz. kendini Pakistan'a davet eden Pakistanlı Müslümanlara “ben Mekke-Medine'de olsam hizmet için yine buraya gelirdim” cevabını vermiştir. Medrese-i Nuriyenin eğitim müfredatı, Risale-i Nur külliyatıdır. Eğitim dili insanların konuştuğu tüm lisanlardır. Asli dili Türkçe olmakla birlikte bugün 40 tan fazla Dünya diline tercüme edilmiş ve sürekli yeni dillere tercümeleri ve farklı dillerde basım yayımı devam etmektedir.

Medrese-i Nuriye, bir yaygın eğitim sestemidir. İnsanın var olduğu her mekan ve her an bir eğitim ortamıdır. Herkes, hem ferdi olarak okur ve istifade eder, hemde Risale-i Nur dershanesi veya başka mekanlarda yapılmakta olan Nur dershanelerine iştirak eder.


Bu Yazı 3322 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar