Kapak
Çinliyi Bana Kardeş Yapan Sır
09.06.2016        

ÇİNLİYİ BANA KARDEŞ YAPAN SIR

Ahmet Nizamoğlu

 

Bir Ramazan günü iftar sofrasına oturmuş, ezanın okunmasını bekliyordum. Bu arada açık olan TV kanalında Çin’de oruç tutan Çinli Müslümanlar, onların camisi ve kıldıkları teravih namazları gösteriliyor, mini röportajlarla Ramazan’ı nasıl yaşadıkları anlatılıyordu. Çinli Müslümanlar da aynı bizim gibi oruç tutuyor, teravih namazı kılıyor ve kendilerince en feyizli şekilde Ramazan-ı Şerifi ihya etmeye çalışıyorlardı.

“Anadolu nere, taaa Çin neresi” dedim içimden. Çok uzak ve farklı diyarların insanlarıydık. Ama aynı Allah’a inanıyor, aynı Kitabı (Kuran’ı) okuyor, aynı Peygambere tabi oluyor ve aynı dinin mensupları olarak aynı ibadetleri yapıyorduk.

Büyük bir zevkle izledim Çinli Müslümanların Ramazan yaşamını. O çekik gözlü, ufak tefek insanlar, ilk defa sevimli ve sempatik göründüler gözüme. Binlerce kilometre uzağımdaki o insanlara içim ısındı. Her birisini ayrı ayrı kucaklamak, Onlara sarılmak ve bağrıma basmak istedim.

Sonra tatlı bir rüyadan uyanır gibi irkildim. Aman Allah’ım, şu hale bak dedim kendi kendime: Bu sevgi ve muhabbetle izlediğim ve bağrıma basmak istediğim insanlar, benim kendimi bildim bileli hiç sevmediğim hatta nefret ettiğim Çinlilerdi. Daha önce hiç sevmediğim Çinlilere karşı sıcak duygular hissetmiştim.

Bu ne iş, bu nasıl bir duyguydu!

Beynimde fırtınalar esmeye başladı. Bu insanlardan daha önce niçin nefret ettiğimi ve o an onlara niçin sempati duyduğumu düşündüm…

Ben Torosların zirvesinde küçük bir Anadolu kasabasında, kalabalık bir ailenin çocuğuyum. Birkaç istisna dışında sülalemizin tüm fertleri milliyetçi ve muhafazakâr düşünceye sahiptir. Babam koyu bir demokrattır. Onun için bizler, merhum Başbakan Adnan Menderes’in hatıraları dinleyerek büyüdük. Ağabeylerim gençlik yıllarında koyu birer Türk milliyetçisi idiler. Bozkurt efsaneleri, Eski Türk Destanları, Kürşad’ın Çinlilere karşı yürüttüğü hürriyet mücadeleleri, Doğu Türkistan Türklerinin çektiği çile ve zulümler okunur ve anlatılırdı evimizde. Babamın en sevdiği sanatçı, Adanalı halk ozanı Hacı Karakılçık idi. Hacı Karakılçık kasetlerinde anlatılan Ermeni mezalimi ağıtlarını, “Ermenilerin, Müslüman bebekleri kazanlarda kaynatarak kendi annelerine zorla yedirmeye çalıştıkları” vakasını gözyaşları içerisinde bıkmadan usanmadan defalarca dinlerdik ve Ermenilere karşı öfke ve intikam duygularıyla bilenirdik. Rusların Kırım ve Kafkaslarda ki Müslüman halka yaptığı zulüm ve katliamlar; Rumların Anadolu ve Batı Trakya’ da yaptığı zulümler; Ermenilerin Anadolu insanına uyguladığı zulüm ve ihanetler; Çinlilerin Doğu Türkistan Türklerine uyguladığı dehşet verici katliam ve zulümler vs… Biz ailece bunları okur, bunları düşünür, bunları konuşur, bunları dinler; hep birlikte üzülür, ağlar ve bu gaddar milletlere karşı büyük bir öfke ve hınç ile dolarak, Türk olmaktan müthiş bir haz alırdık.

“Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığına‘’ inanır; Arapların bizi arkadan vurduğunu, Kürtlerin bölücülük yaptığını, Rumların domuz, Ruslar ayı, Ermenilerin adi canavar, Çinlilerin Müslüman Türkü katleden zalim cani, batı dünyasının da bizi yok etmek isteyen, dost görünümlü ikiyüzlü düşmanlar olduklarını düşünüyor ve Türklerden başka hiç kimseyi sevmiyorduk.

Yetiştiğim çevrede bir insana yapılabilecek en büyük hakaret ve en ağır küfürler (sövme),  “ulan Ermeni/ ulan Rus/ ulan Rum” gibi sözlerdi. Birisine çok kızdığımız ve çok hiddetlendiğimiz zaman söylediğimiz en ağır sözler, hıncımızı alabilmek için yaptığımız en ağır hakaretler “ Rus domuzu, Ermeni çocuğu, Rum dölü” diye hitap etmekti.

Fanatik yanlarımız, aşırılıklarımız bir yana; bizler vatan, millet, bayrak ve Türkiye sevdası ile yetiştirildik büyüklerimiz tarafından. Elbette kalbimizde büyük bir öfke ve kin vardı; Ruslara, Ermenilere, Çinlilere, Rumlara ve tüm zalimlere karşı…

İçimizdeki siyasi tarafgirlik ise, hastalık derecesindeydi. Bizim gözümüzde, başka partileri tutanlar, farklı görüşteki insanlar yanlış yoldaki kötü insandı. Onların evliya da olsalar, yanlış yolda giden, kandırılmış kişiler olduklarını düşünürdük. Kendi safımızdaki birisi, düşük karakterli ve şahsiyetsiz de olsa ona karşı hoşgörü ve sempati ile bakabiliyorduk. Adeta “Ya bizden ol; ya da canın cehenneme” anlayışına sahiptik.

İşte bütün bunlar bir sinema şeridi gibi geçti hayalimden… Benim gibi bir adam, ekrandaki Çinliye sevgi ve sempati duyuyordu. Hayret!

Evet, artık her şey çok başkaydı. Bazı dini eserleri okudukça ve dinimizi öğrendikçe hayata ve olaylara bakışımız değişti. Mensubu olmakla iftihar ettiğimiz İslam dini, bizleri yani tüm Müslümanları kardeş ilan ediyor. Biz inanıyoruz ki, ruhun dini, kitabı, peygamberi vardı; ama ruhun ırkı yoktu. Dinimiz bize üstünlüğün ırka/milliyete göre değil, takvaya yani Allah’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmak ölçüsüne göre olduğunu söylüyor. Bir Müslümanın hayatındaki mihenk taşı yani ölçüsü Kuran-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin Sünnetidir. Müslüman, hayata ve hadiselere Kuran ve Sünnet penceresinden bakmalıdır.

İnsanın bazı sıfatları kendi tercihleri sonucu edindikleri vasıflardır. Bazı sıfatlar ise insanların kendi tercihleri olmayıp kader-i ilahi tarafından takdir edilmiştir: Cinsiyet, anne-baba, doğum yeri, doğum zamanı, ırk ve mensubu olunan millet, derisinin rengi ve diğer fiziki özellikleri insanın kendi tercihi ve kendi seçimi değildir. İlahi kader programı ile takdir edilmiştir. Fakat insanın dini, Kitabı, Peygamberi, tapındığı ilahı kendi seçimi ve kendi tercihidir. Kaderi ilahi tarafından takdir edilen ve insanın kendi seçimi olmayan vasıfları, o insana bir küçüklük veya üstünlük sağlamaz. İnsan, kendi tercihi ve kendi seçimi olan vasıflarıyla ve kendi çabalarıyla elde ettikleriyle büyük veya küçük olur. Peygamber Efendimiz (sav), “sizin en üstününüz, takvaca üstün olanınızdır.” buyurmakla bu gerçeğe dikkat çekmektedir.

Peygamber Efendimiz (sav), bütün Müslümanların kardeş olduğunu buyurarak birbirimizi sevmemizi emrediyor. Hadis-i Şeriflerde “Allah için sevmenin ve Allah için buğz etmenin” Allah katındaki makbuliyeti ve en faziletli davranış olduğu haber verilir.

Dinimiz bize; ey Müslümanlar sizler kardeşsiniz, kardeşçe yaşayın, Allah için birbirinizi sevin, kardeşlerinizi sevin diyor. Peygamber Efendimiz (sav), bütün Müslümanları bir vücudun azalarına benzetir. Bir vücudu meydana getiren hücreler gibi; her bir Müslüman da İslam vücudunun bir hücresidir. Müslüman, kendisini bütünün bir parçası olarak algılamalı ve bu anlayışla yaşamalıdır.

Çinliyi bana kardeş yapan ve sevimli gösteren sır, işte bu hakikatlerdi…

Ben, o insanların Çinli oluşunu değil; Müslümanlıklarını ve İslam’ı yaşamalarını sevmiştim. Onlar benim din kardeşlerimdi. Benim gibi sahura kalkıyor, oruç tutuyor, iftar açıyor, teravih namazı kılıyor, benim ile aynı Allah’a kulluk edip, aynı Peygambere tabi oluyorlardı. Evet, aradaki sevgi ve sempati köprülerini oluşturan bağ, “İslam kardeşliği” duygusudur. İslam, ne muhteşem bir din... Çinliyi bile sevimli bir kardeş yaptı bana.

Bediüzzaman, insanlar arasındaki en kuvvetli bağın ve en güçlü birlik vasıtasının inanç birliği olduğunu; Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir… bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhîdi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları… “ ifadeleriyle anlatır.

İslam dini, bize soyunuzu, ırkınızı, milletinizi inkâr edin, sevmeyin demiyor. Allah, insanların fıtratına, vatanına ve milletine karşı fıtri bir muhabbet yerleştirmiş. Her insan fıtraten vatanını ve milletini sever. Ancak insandaki bu “kendi milletine muhabbet” duygusu, dinin yerine geçmemeli, aksine dine kale ve hizmetkâr vazifesi görmelidir.

Sözün özü:

Hz. Muhammet (s.a.v.) in ümmeti olmak, çok muhteşem bir duygu…

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu Yazı 716 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar