Coğrafya- İnsan İlişkisi ve Bizim Coğrafyanın İnsanları
30.07.2015        

COĞRAFYA- İNSAN İLİŞKİSİ VE BİZİM COĞRAFYANIN İNSANLARI

Taceddin ÖZEREN

 

 

Coğrafya ile insan arasındaki ilişki, “vatan” kavramıyla ifade edilir. Vatan, kişinin doğup büyüdüğü, mayasının/özünün şekillendiği, hamurunun yoğrulduğu ve şahsiyetin oluştuğu coğrafyadır. Coğrafya ise, insanın doğup büyüdüğü, baba ocağının üzerine kurulduğu, atalarının mezarının konulduğu, üzerinde tarihin yaşandığı ve toplumsal hafızanın oluştuğu topraklar; içilen su, solunan hava, sıcağı- soğuğu hissedilen iklim, dağlar, tepeler, dereler, çaylar, bağ, bahçe ve ormanlardır. Bütün bu unsurlar, insanın mizaç ve şahsiyetine şekil veren ve geçmişini geleceğe taşıyan faktörlerdir.

Bizim inanç ve kültürümüzde “vatan” kavramı kutsanmış, uğrunda ölünecek manevi değerler arasında sayılmıştır. Hadis-i Şerif olduğu tahmin edilen bir ifade de, “vatan sevgisi imandandır” denilmiştir. Yani vatan sevgisi, insanın Allah’a, Kuran’a ve Hz. Peygambere olan imanının bir sonucudur. Allah’a, Peygambere, Kuran’a inanan kişi, imanının ve Allah sevgisinin gereği olarak, vatanını da sevecektir. Zira vatan sevgisi, kişinin kendini bilmesi, özüne bağlı kalması, kökenini inkâr etmemesi,  insani değerlere karşı yabancılaşmaması ve Yaratıcısına sadık kalması gibi değerlerle iç içe geçmiş bir kavramdır.

İnsanoğluna hem dünya hem de ahiret mutluluğunu vadeden Yüce Dinimiz, akrabalarla diyaloga, onları gözetip iyilik yapmaya ve vatan sevgisine büyük önem vermektedir. Vatan sevgisi, bizim milletimiz için daha özel bir anlam ifade eder. Bizler, Vatan ve Bayrak kavramlarını, Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim ile birlikte anarız ve “mukaddesatımız” yani uğrunda severek can verilecek kutsal değerlerimiz arasında sayarız. Vatan için ölenler şehit, kalanlar ise gazi olarak en şerefli unvanlarla anılırlar.

İnsan için, birbiriyle bağlantılı, adeta iç içe geçen halkalar gibi çeşitli vatan algıları vardır. Bizim kadim kültürümüze göre; asıl vatan (vatan-asli) hepimizin eninde sonunda gideceğimiz yer olan ahiret yurdudur. Dünyevi anlamda ise, en geniş anlamda dünya, en dar anlamda ise hayata gözlerimizi açtığımız baba ocağımız, köy veya mahallemiz bizim vatanımızdır. Dıştan merkeze doğru sayarsak; Dünya, Asya kıtası, Türk yurdu olan Anadolu ve Rumeli, ilimiz, ilçemiz, köyümüz ve mahallemiz bizim için vatan kavramının karşılıklarıdır.

İnsan- vatan ilişkisinde, insanın en fazla etkileşim yaşadığı daire, en içteki, en küçük ve merkezdeki daire olan baba ocağı, mahallesi ve köyüdür. Kişi bakımından görev ve sorumluluğun en fazla olduğu daire de buralardır. Etkileşimin en az yaşandığı, görev ve sorumluluğun en az olduğu daire ise, en dışta bulunan en geniş ve en büyük daire olan dünyadır.

Bu nedenle, kişi bakımından vatan sevgisinin en yoğun olduğu yer, etkileşimin, görev ve sorumluluğun en fazla olduğu yer olan baba ocağı yani mahallesi ve köyüdür. Baba ocağına soğuk ve yabancı olan kişi, ülkesine ve milletine de yabancı olur. Köyünü ve mahallesini sevmeyen kişi, ilçesini, ilini ve ülkesini de sevmez. Akrabasını sevmeyen kişi, milletini de sevmez. Akrabasını gözetip iyilik yapmayan kişi, milletinin menfaatlerini, ülkesinin çıkarlarını da gözetmez.

Köy ve mahalle sadece bir coğrafya parçası değil, aynı zamanda sosyal bir yapıdır. Toplumsal dokunun en küçük birimi olan ailenin kurulduğu ve varlığını sürdürdüğü alandır. Köy ve mahallenin yapısı ne kadar sağlıklı olursa, ülke genelindeki toplumsal yapı da o kadar sağlıklı ve güçlü olur.

Coğrafya- insan ilişkisine baktığımız zaman;  insan mizacı ile coğrafya arasında doğru orantılı bir ilişkinin/etkileşimin var olduğunu görürüz. İnsan karakterini şekillendiren ve şahsiyeti oluşturan önemli etkenlerden birisi de, insanın doğup büyüdüğü, hamurunu mayalayan coğrafyadır.

Mesela, Asya Kıtası’nın arazisi çok geniştir. Büyük ovalara ve çöllere, ılık ve sıcak iklim yapısına, düşük nüfus yoğunluğuna sahiptir. Bunun insan karakter yapısına yansıması olarak; Asya insanı, sıcak ve ağırkanlı, duygusal ve romantik bir yapıya sahiptir. İnsani (vicdani) değerlere önem verir. Aile bağları güçlüdür, komşuluk ilişkileri önemlidir. Paylaşmayı sever, misafirperver ve kısmen hümanisttir. Bu nedenle Asya insanı için duygusal ilişkiler daha belirleyici rol oynar.

Buna karşın Avrupa Kıtası, dar ve engebeli arazi yapısına sahiptir. Nüfus yoğunluğu çok fazladır. Deniz ve akarsuları çoktur, ulaşım imkânları fazladır, serin ve soğuk bir iklime sahiptir. Toplumsal etkileşimin yoğun olduğu bir coğrafyadır. Bunun insanların karakter yapısına yansıması neticesinde; Avrupa insanı; hareketli, heyecanlı, serinkanlı, çalışkan, gerçekçi, realist ve rasyonalisttir. Avrupa insanı için diğer insanlar ve toplumla ilişkilerde belirleyici unsur, menfaat temini ve daha çok fayda sağlama isteğidir. İnsanlar, sosyal yaşamlarında daha bireysel davranırlar ve “ben” merkezli bir hayat yaşarlar. Paylaşma yerine rekabet ve mücadele vardır. Vicdani ve ruhsal tatminden ziyade, haz duyma, zevk ve lezzet alma arzusu belirleyici konumdadır.

Konuya Gündoğmuş açısından baktığımız zaman; Gündoğmuş ve köyleri, Toros dağlarının eteklerinde ve yer yer zirveye yakın noktalarında konuşlanmıştır. Kışlak yerleşim merkezlerinin yanı sıra, çok sayıda yaylalara, güzlelere ve ormanlara sahiptir. Arazi dağlık, tepelik ve engebelidir. Topraktan ziyade taşlık ve yalçın kayalıklar vardır. Araziye oranla nüfus yoğunluğu düşüktür. Havası temiz, suyu tatlı ve şifalıdır. İklimi kışın sert ve oldukça soğuk, yazın ise serindir. Adeta Antalya’nın diğer ilçelerinin de yaylası gibidir.

Gündoğmuş insanın karakter yapısı, yaşadığı coğrafyanın özelliklerine benzer. Gündoğmuşlular, çam, sedir, ladin ve ardıç ormanlarının havası gibi saf ve temiz bir yapıya sahiptirler. Çınar ağacı gibi ulu, vakur ve kendilerinden emindirler. Toros dağları gibi dik, keçi gibi inatçıdırlar. Kışın dondurucu soğuğu gibi sert, Ak Dağ’ın zirvelerine yağan kar ve fırtınalar gibi hırçın, Alara Çayı bibi coşkun ve berraktırlar. Kadim Türkistan kültürünün de tesiriyle,  fıtraten İslam’a taraftardırlar. Vicdani değerler, tavır ve davranışlarda temel ölçüdür. Cesur, dürüst ve merttirler. Paylaşmayı severler, misafirperverdirler. Aile bağları güçlüdür, akrabalık ilişkilerine önem verir, sıla-i rahime dikkat ederler. Namus ve iffet sahibidirler. Çalışkan ve kanaatkardırlar. Küçüğünü sever, büyüğünü sayar, kadir kıymet bilirler. Duygusaldırlar, şefkat ve merhamet sahibidirler, izledikleri eski bir Türk filminin acıklı bir sahnesi için bile kolayca ağlayıverirler.

Gündoğmuşluların çok belirgin bir özelliği de, ferdi (bireysel) takılma alışkanlıklarıdır. Bir araya gelmeyi, takım/ekip ruhu ile hareket etmeyi, güç birliği yapmayı sevmezler. Arslanların yalnız dolaştığı gibi, her biri fıtraten birer arslan olan Gündoğmuşlular da yalnız takılırlar. Bu huyları, hem Gündoğmuş’u garip bırakmış, hem de Gündoğmuşluyu yalnızlığa mahkum etmiştir.

 “Zirvedeki Sevda” unvanıyla andığımız güzel Gündoğmuş’un güzel insanları, aslında memleketlerini, köy ve mahallelerini çok severler. Ama her nedense bu sevgi pek belli olmaz, dışa yansımaz. Pek çoğumuz, doğup büyüdüğümüz baba ocağından uzaklaşıp gitmişiz. Görev gereği veya göç nedeniyle, her birimiz yurdun farklı bir köşesine savrulmuşuz. İş güç, çoluk çocuk derken sosyal hayatın curcunası içerisinde kaybolup gitmişiz ve baba ocağına yabancılaşmışız. Gündoğmuş la bağımız, bayramlarda veya yıllık izinlerde 3-5 gün uğrayıp, ana babamızın elini öperek hayır dualarını almak ve alelacele geri dönmekle sınırlı hale gelmiş.

Gündoğmuş sürekli göç veriyor. Doğduğu topraklarda doyamayan Gündoğmuş insanı, rızkını başka yerlerde aramaya başladı. Geçim derdi, insanları önce baba ocağından uzaklaştırdı, sonrada kendi sosyal çevresine yabancılaştırdı. Gündoğmuşlular sürekli birbirlerinden uzaklaşıyor, akrabalık ve komşuluk bağları zayıflıyor. Hemşerilik bilinci kayboluyor. Sosyal ve ekonomik hayatın curcunası içerisinde ayakta kalabilme ve hayatını idame ettirebilme telaşına düşen insanlar, bırakın hemşerilerini veya akrabalarını kendini bile unutuyor, aynı ev içerisinde yaşadığı kendi aile fertlerine bile yabancılaşıyor. Nüfusumuz hızla artarken, insanlarımız hızla yalnızlaşıyor ve modernitenin çarkları arasında öğütülüp kayboluyor.

Bu nedenle, insanların doğduğu topraklarla ve içinde büyüdüğü sosyal çevre ile bağlarını kuvvetlendirecek, mensubiyet duygularını ve hemşerilik bilincini geliştirecek tedbirler alınmalıdır.   


Bu Yazı 2303 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar