Coğrafyadan Vatana
17.03.2015        

COĞRAFYADAN VATANA

Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık

 

 

 

Bir memleketin coğrafyası, ilk bakışta, ne kadar aşağı, ne kadar zavallıdır! Bu coğrafya, ister esrarlı dağlar, ister yalçın kayalar, ister cennet gibi ovalar, ister kuş uçup kervan geçmez bozkırlar olsun: insanın, hayvanın çiğnediği bir ölü âlemdir. Kahramanın çizmesi, atının nalı, çobanın kayıtsız ayağı onun yüzüne, gözüne basar. Kaatilin haksız yere döktüğü kan bu vücutta yayılır; her şeyden habersiz çoluk çocuğun tekmeleri onun bağrını tekmeler; dost çiğner, düşman çiğner...

Aslanla sırtlan, bülbülle karga, kurtla kuzu, atla eşek, tıpkı hainle sadık ve tıpkı âdille zalim gibi bu gövde üstündedir. Bu birbirini inkâr eden, birbirinden tiksinen varlıkların altında coğrafya hep bir ve değişmez boyun eğmesiyle görünür.

Fakat bir gün gelir, insan ve hayvanın aynı kayıtsızlıkla çiğnediği bu coğrafya canlanır. Eyinin ve kötünün, dostun ve düşmanın, insan ve hayvanın ayağı altında boyun eğen bu gövde, silkinir; uçurum uçurum derinleşir, zirve zirve heybetle dikelir. Sıtma renkli bozkırın bitkin, teslim olmuş yüzünde bütün damarlar gerilir ve toprak, yarık yarık, obruk obruk bir ejderha ağzı gibi açılır. Her elin uzanıp devşirdiği meyvalariyle, ekinleriyle herkesin olan bir güzelin zavallılığını hatırlatan gümrah ovalar bir kasırga sahnesine döner: Her dal bir kargı, her tane bir kurşun, her ince su kanlı bir bataktır. Hülâsa bu cansız coğrafya bütün varlığiyle şahlanır, geçilmez uçurum, aşılmaz sınır olur. însan, o vakit, güzel olarak, böyük olarak kimi varsa ve insan topluluğu eyi olarak, sevgili olarak neyi yetiştirmişse bu uçurumların başına, aşılmaz sınırlara yollar. «Boştur, verimsizdir, sarptır, çöldür» diye horladığı, kayıtsızca çiğnediği bu toprakların her adımına, anaların ve illerin özene özene hazırladığı zekâlarını, yiğitlerini hesap aramadan kurban verir.

Çiğnenen şey, baş tacı olmuştur; cansız ve tarafsız coğrafya vatan olmuştur. Ortada bir mucize vardır: Bunu kim yapmıştır, nasıl yapmıştır?

Vatanların ilk doğuşu ne kadar bulutludur! Hangi kütle vatanını seçmekte serbest olmuştur? Yer  yer akan sel sularına, kaynak sularına benzeyen insanların, yer yer toplanıp coğrafyanın yatağına, kabına göre biçim almasında tesadüfün oyunları ne kadar böyüktür! Türkmenler Hazer’in şimalinden geçselerdi şimdi kim bilir hangi dinde, hangi yerde idik? Birleşik Amerika’yı kuranların çıktığı yerlerin değişikliğini, çıkışlarında hâkim olan sebepleri düşününüz: Hangisi bugünün vatanını, devletini kurmak emelini taşıyordu?

Tesadüfün rehberliği ile çiğnenen otluklarda, dağlarda dökülen bu ilk emekler ne olursa olsun; vatanların başlangıcı irâde dışı tesirlere dayanıyor. Bu devirlerin karanlık, çok kere adsız, vatan maksadından uzak oluşu değil midir ki adını bildiğimiz insan kütlelerinin yanında bilmediklerimizin sayısını derecesiz artırıyor. İrade dışı sebeplerle dünyanın bir köşesine akan veya sığınan in-sanların ne idiğini kim bilecek? Onların sığındığı yer, kararsız bir toprak parçasıdır. Bu kararsız parça ile kim uğraşacak?

Ana ve babasını seçmekte, doğacağı yeri istemekte serbest olmayan çocuğun, iradesini kazanıncaya kadar geçirdiği müphem, karanlık, hatta adsız devre pek benziyen bu coğrafya ve cemaat adsızlığı yavaş yavaş silinir. Nesiller orada yaşama ve mesut olma şartlanın parça parça yaratır ve sonra kütle ad alır, ayrı bir karakter kazanır. Coğrafya da ad alır.

İnsan kütlesinin bu adsız coğrafya üstünde yaşama ve mesut olma şartlarını yaratırken birleşmeleri, birleşik kütlelerin zaman içinde müşterek hareketleri, milletin, ilk böyük şartını meydana getirir. Bu şart, müşterek târihtir. Bu andan başlayarak kütle de coğrafyaya damgasını vurmuştur. Artık bu kütle, doğuşun karanlığını yırtmış; insan, toprağın ve toprak, insanın adını almıştır. Hücum ederken, hücum edilirken artık ortada «muayyen» bir cemiyet ve onun yurdu vardır. Vatan doğmuştur.

Bir vatanı kurarken her kütleye ilk rehberliği yapan sebep ayrı ayrı olabilir. «Birleşik Amerika»yı kurduran sebep, sürgün, ekmek ve altın arayıcılıktı. Türkmenlerin Anadolu’yu fethetmesine sebep din oldu. Bu ihtiyaçların, bu iytikadın yurt kurmakta böyük ehemmiyeti vardır. Fakat kör ihtiyaçların, iytikadın rehberliği ile doğan vatanın tamamlanması için, en aşağı — Rönesans devletlerinin tabii sınırlar dediği — bütünlüğe ermesi gerektir. Yalnız bu bütünlük için bile insan kütlelerinin din, âile, ahlâk, irfan, dil ve edebiyat, sanat, hukuk, devlet, iktisat gibi... Müesseseler meydana getirmesi; gaye birliğine ve bir örnek âdete, an’a neye, örfe sahip olması lâzım gelmiştir. Bu müesseselerden her birinin ne kadar ağır fedakârlıklara mal olduğunu anlamak için, dağınık hurafelerin mazbut bir millet dinine dönebilmesindeki eziyetleri; kör ihtiyaçlar yığınının millet iktisadı hâline erişebilmesindeki sonsuz kahırları; her biri bir parça toprakta; başka bir ağızla derdini anlatan aşiretlerin tek dille anlaşabilmesindeki önlenmez ayrılıkları... Örnek olarak düşünelim! Müşterek tarihi yarattıran işlerin, felâketlerin ve saadetlerin potasında eriyip coğrafyaya dökülerek Onu vatanlaştıran topluluk; akıcı olmaktan, muayyeniyetsizliğe her an namzet kütleler olmaktan çıkar, MÎLLET olur. Ve artık nesiller, târihi boyunca şu vatandan ve şu millettendir. Fertlerin hayatı için de muayyeniyetsizlik burada bitmiş, muayyeniyet başlamıştır. Bu bakımdan, milliyet fikrinin esası da vatanla, vatanın doğuşu ile başlar.

Vatanların varlığı, vatan felsefesi başlangıçla değil; bu muayyeniyetle ve bu anda kazandıkları şahsiyetle başlar. Tarihi imkân, tarihi zaruret denen ve ferdin olduğu kadar kütlenin de yaşamasında hökmünü yörüten müessirler de işte bu anda son ehemmiyetlerine yükselmiş olur. Biz, İrlanda'ya erişen kabilelerin soyundan doğabilirdik. Reis Ruzvelt Doğu Türkistan'ında yerleşen bir oymaktan çıkabilirdi. Ama bunlar hep ihtimallerdir, faraziyelerdir. Hakikat şu ki, biz Türk soyundan gelmiş ve Anadolu'da doğmuşuz. Soyumuzun geçirdiği ilk yerleşme macerası bittikten, vatan kurulduktan, soyumuz ve vatanımız adım, damgasını aldıktan sonra doğuşumuz, yaşamamız, adımız, sanımız artık muayyen bir kader çerçevesine girmiştir. Milletimiz için târihî imkânın çizdiği mahreki değiştirmemiz imkânsızdır. Çünkü saadet ve felâket, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, doğruluk ve eğrilik anlayışımız hep bu mahreke göre ayarlanmıştır. Bundan şikâyet edenlere sâdece şaşarız; çünkü bütün insanlık bu türlü imkânlara, zaruretlere göre kurulmuştur. Kendi vatanımızın, milletimizin târihî zarûretlerinden kurtulmak istesek, vaziyet ne olur ki? «Kader birliği», «târih birliği» ve öteki müesseselerin birliği ile şu âlem içinde imkân altına sokabildiğimiz anlaşma, başarma, sevme, sevilme, duyma, bilme., gibi her şeyden uzak kalmış; bizimle hiç münasebeti olmayan diğer târihî imkânlar ve zarûretler içinde kaybolmuş oluruz. Gurbet gibi bir motifi yaratan Türkler, bu kaybolmanın ne idiğini bütün insanlardan eyi anlarlar! Bu bakımdan bizim için, vatansızlığın sebep olacağı felâketlerle karşılaştırılacak bir felâket akla getirilemez, Atina ve Isparta beldelerinde en böyük ceza sürgündü! Bir müstebidin bir insana ölümden beter diyerek yüklettiği işkence sürgündür! Vatansızlığın insan benliğinde meydana getirdiği korkunç eksiklikleri bilmek için, yabancı bir memlekete giden veya bir memlekete yeni mâl olanların cüret ettiği hayâsızlıkları ölçü olarak almak yanlış olmaz. «Sergüzeşt arayan» diye tanıdığımız küstahların, bütün zekâlarıyle, cesurluklarıyle birlikte insanlığa getirdiği mel’unlukların sebebini en sonunda vatansızlıkta bulmuyor muyuz? Bunların bütün tecâvüz ve hareket kaabiliyetleri sanıldığı gibi yalnız zekâlarından değil, köksüz olmalarındandır.

Bir vatanın doğuşunda çekilen mihnetler, bâzan asıl vatan fikrinin doğuşundaki zorluğun yanında ufalır gibidir. Bizim, asıl vatanımızın varlığını, mânâsını anlamamız için geçirdiğimiz asırları, kaybettiğimiz babayiğitleri bir düşününüz! îlkin vatanı, «îslâm beynelmileliyeti»nin zarfı gibi gördük: «Hakikî müslim için vatan, bütün îslâm diyarı idi. Onun dışındaki topraklar dârülcihaddı.» Sonra, Osmanlı İmparatorluğu nizâmında vatan fikrimiz müstemleke ve anavatan kaydı gözetmeksizin hökümü müzün geçtiği her yeri alıyordu.

Bununla beraber anavatanımız, hiç bir zaman, Türklerin elindeki yekpâreliği bulmamıştı. Bizans, Roma, Yunanistan, Îran, Âsur.. hattâ Hititler. Anadolu’yu sâdece işlerine gelecek biçimde işletmiş (exploiter), müstemlekeleştirmiştir. Bizzat Anadolulu olan Lidyalılar, KaryaIılar, Likyalılar.. gibi kavimler de, bu kıt’ayı benimsemek şöyle dursun, dağınık kalmaktan başka şey yapamamışlardır.

Anadolu’yu adım adım ve böyük bir tâkip irâdesi ile benimseyerek onun târihî kaderini sırasına göre yaratan, sırasına göre değiştiren insan kütlesi, Türkmenler olmuştur. Oğuz boyları, yabancı ne varsa asırlarca bir sel hücûmu ile yıkmış, süpürmüş; sonra bu örenler üstünde yavaş yavaş, kendilerinin beldelerini, idâresini, sanatını yaratarak anavatanını kurmuştur. Bunun şuuruna ancak bugün varmakla berâber, imparatorluğumuzun böyle kurulduğunu biliyoruz.

«İslâm beynelmileliyeti» ve «Osmanlı İmparatorluğu» gibi iki çeşit vatan fikrinin içinde kendimizi nasıl yitirdiğimizi düşünelim. Eğer bu kendimizden geçmemize rağmen imparatorluğumuz yüzlerce yıl sürmüşse bunda anavatanın — bizlere damgasını vuran — vaziyeti baş sebeptir. Coğrafyamız, her yandan o kadar çok düşmanla, rakiple sarılmıştır ki, felâketler arasında durmadan bilendik. Bir milletin böyle endişelerle keskinleşmesi; onun bir mirasyedi kaygısızlığiyle emin bulunmasından bin kerre fazla yükselme âmilidir. Yalnız, o milletin, coğrafyasındaki bu böyük telkini işitmesi, bu telkine uygun yaşaması şarttır.

Alelâde bir şirketin, bir firmanın kurucularına, insanlığın tanıdığı hakları düşününüz!

O zaman; bir vatanı kuranların, millete kendi şahsi-yetini vermesine hak verecek; millete gaye çizmesini doğru bulacak; bu vatana yeniden gelecekler ve bu millete katılacaklar için gerekli gördüğü şartları koşmasına minnetle boyun eğeceksiniz.

Coğrafyadan vatana yükselişin kaç milyon fâciaya, kaç milyar hâdiseye, kaç milyar acıya mâl olduğunu anlamak için doğuran bir ananın yanında bulunmak; onun çektiğini uyanık yürekle görmek lâzımdır. Karnına düşmeden bir zerre, çok bayağı bir kimya zerresi olan; hattâ karnına düştükten sonra, dokuz aylık mihnet, çile devri içinde bile her şeyi bilinmez bir adsız «yük» olan çocuk, doğarken anasını kaç kere öldürür, diriltir! Doğmadan bir yabancı olan, ve çok kere ölümüne ağlanmayan bu adsız et parçası için ana, ilkin canından da ileri gelen tazeliğini, insanlığın övünme mevzuu olan güzelliğini vermiştir. Yıpranmış, bâzen sakat kalmış, mahrûmiyetler yüzünden mânâsı yitirilmiş bir bedenden sonra, bütün arzuların gömülmesi gelmiş, bunlara katılmıştır. Adsız, şekilsiz bir zerreden adlı, sanlı bir şahsiyet hâline getirdiği yavruyu «ya il alır gider, ya sel alır gider», yâhut cansız coğrafyayı ebedî vatan yapmak için sınıra gömmek iycâbeder. Şu üstünde bulunduğumuz toprakta do kuzyüz yıldan beri doğanların ölüp bu toprağa gömülenlerin sayısını kim bilebilir? Bir arşınlık yerini sulayan yiğit kanının, gözyaşının, alın terinin, göz nûrunun, zekâ nûrunun hesabını kim yapabilir? Yüzlerce yıldan beri toprak olan Türklerin ayıkladığı pürüzün, doldurduğu uçurumun akıl almaz böyüklüğünü ve bu böyüklüğün niymetlerini anlamak için, tamamlıklarını kazanmak yolunda bugün döğüşen milletlerden birinin katlandığı korkunç fedakârlığı ölçü gibi kullanmak yeter.

O zaman, bir vatana bağlanmanın hikmeti ne güzel anlaşılır! Vatana bu bağlanmanın, yal teknesine sâdık kalan köpeğin bağlılığına benzemediğini anlamak için şu hayâli göz önüne getiriniz: Almanya’nın, İngiltere’nin Anadolu’dan ileride, mâmûr ve zengin olduğunu kim bilmez? Fakat memleketin çocuklarını toptan bu ileri, zengin ve mâmûr illere göçürmeyi akla getiren bulunur mu?

Yerin, göğün, hülâsa: kaza ve kaderin yazısiyle başlıyan vatan meselesinin bugünkü hâline bakınız: Millet adına lâyık hiç bir cemiyet, yurdunu gönül rızasiyle bırakmamıştır, bırakamaz! Vatan bu derecede milletle berâberdir.

 

KAYNAK:

Remzi Oğuz Arık, Coğrafyadan Vatana, Hareket Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1967


Bu Yazı 3570 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar