Çözüm Sürecinde Üç Kör Düğüm
16.09.2015        

ÇÖZÜM SÜRECİNDE ÜÇ KÖR DÜĞÜM

Taceddin ÖZEREN

 

 

 

Adına ister terör sorunu diyelim, ister Kürt sorunu diyelim, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda varlığını herkesin kabul ettiği büyük bir sorun yaşanıyor. Bu büyük sorun, ülkeye zaman-enerji, güç ve kaynak kaybettiriyor. Halkın moral ve motivasyonunu bozduğu gibi ülke kalkınmasının önünde engel teşkil ediyor. Ülkesini seven herkes, kangren halini almış olan bu büyük dertten kurtulmak istiyor. Herkes çözümden yana. Kan aksın, canlar kaybedilsin, gözyaşları sel olup aksın, kaynaklar heder olsun, sorun devam etsin diyen yok. Herkes, akan kan ve gözyaşları dursun, huzur, güven ve istikrar gelsin, refah ve kalkınma olsun istiyor.

Fakat sorunların kaynağı ve çözüm reçetesi konusunda düşünceler ve yaklaşımlar farklı. “Nasıl olacak” sorusuna verilen cevaplar farklı. Ortama ve hadiselere bakış açısı farklı olduğu için değerlendirmeler, yorumlar ve çözüm önerileri de farklı.

Son otuz yıldır terörle mücadele konusu hep konuşulduğu halde bir Kürt sorunun varlığı inkar edilmişti. Bazı hükümetler döneminde, terör örgütlerine karşı ciddi mücadeleler yürütüldüğü halde,  bazı dönemlerde sadece mücadele ediliyor görüntüsü verilmeye çalışıldı. Son on üç yıldır ülkeyi yöneten Ak Parti kadrolarının Kürt sorununu çözme konusunda samimi ve istekli oldukları, çözüm konusunda büyük gayretler sarf ettikleri inkâr edilemez bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bazı resmi korku ve komplekslerden arınarak “Kürt Sorunu” kavramını kullanması, sorunun varlığını kabul etmesi ve bunu resmi bir dil ile ifade etmesi bile başlı başına tarihi bir gelişmedir.

Ak Parti İktidarı döneminde Kürt sorununun çözümü konusu, Hükümetin birinci önceliği oldu ve bir devlet politikası haline getirildi. Demokratik Açılım, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi, Çözüm Süreci gibi farklı isimler altında çözüm odaklı bazı tedbir paketleri hayata geçirilmeye çalışıldı. Fakat 7 Haziran 2015 tarihinde yapılan Milletvekili Genel Seçimi sonrası ortaya çıkan siyasi tablo, çözüm sürecinde izlenen yolu tartışmaya açtı ve süreci bitme/tıkanma noktasına getirdi. Çünkü Bölgede yaklaşık  %35 lik seçmen tabanına sahip olan Ak Parti dahil, bölücülük yapmayan ve sistem ile barışık olan tüm partiler adeta silindiler. PKK’nın siyasi uzantısı olarak bilinen HDP Bölge halkının yegâne siyasi temsilcisi görünümüne kavuştu. PKK, tarihinde gücünün zirvesine ulaştı, terör örgütü görünümünden çıkarak düzenli ordu mahiyetine bürünmeye başladı. Devlet ile güç yarıştıran, pazarlık yapan, kafa tutan, devlete şantaj yapan, bu arada uluslararası meşruiyet kazanmaya çalışan siyasi bir yapı haline gelmeye başladı.

Bütün bu gelişmeler de gösterdi ki, çözüm için istekli olmak gerekli, ama yeterli değildir. Sorun doğru teşhis edilerek, doğru reçeteler yazılmalı, doğru muhataplarla doğru adımlar atılmalıdır. Çözüm sürecinde arzu edilmeyen sonuçlar ortaya çıktığına göre; yapılan teşhislerin, uygulanan reçetelerin/ tedbirlerin, alınan muhatapların ve atılan adımların tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Çözüm sürecinde yapıcı değil daha yıkıcı sonuçların ortaya çıkmasına sebep olan ve çözüm sürecini tıkanma noktasına getiren üç önemli stratejik hata yapıldığı kanaatindeyiz:

 

1- ÇÖZÜM SÜRECİNDE YANLIŞ MUHATAP:

Çözüm sürecinde PKK ve HDP, Kürt sorununun çözümü konusunda Devletin tek muhatabı konumuna getirilerek; hem prestij kazandırıldı, hem gücünün ötesinde bir güç atfedildi, hem de PKK ve HDP li olmayan, bölücü olmayan devlet yanlısı çevreler küstürüldü, itibarsızlaştırıldı. PKK ve HDP bölge halkının yegâne mümessili konumuna yükseltildi. PKK’nın bölge halkı üzerinde tam hakimiyet kurmasına zemin hazırlandı. PKK’nın insafına terkedilen PKK karşıtı çevreler, terör örgütünün şerrinden çekinerek PKK’nın safında yer almak ve HDP’yi desteklemek zorunda kaldılar. Devlet yanlısı olarak bilinen bu çevreler konum değiştirdiler. PKK, bölgede gücünü ve itibarını artırma ve toplumsal tabanını genişletme imkanı buldu. 

Kürt sorununun çözümü konusunda PKK ve HDP’nin doğru muhataplar olmadığı kanaatindeyiz. Yaşanan tecrübeler de gösterdi ki, PKK’nın Kürtlerin sorunlarını çözmek gibi bir derdi yoktur, propaganda yoluyla Kürt insanının sorunlarını istismar edip devlete karşı kullanmaktadır, Kürt halkının istekleri ve çıkarları doğrultusunda değil, beslendiği uluslararası güç odaklarının talimatları doğrultusunda eylem yapmaktadır. Türkiye’de ne zaman demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda olumlu adımlar atılsa, PKK terör eylemlerini artırıp ülkeyi kan gölüne çeviriyor, gündemi değiştirip halkın yararına olacak olumlu gelişmeleri geciktiriyor.

PKK’nın Türkiye’nin içişlerine müdahale etmek ve ülkeyi kontrol altında tutmak için kullanılan bir maşa, bir taşeron olduğu artık herkesçe bilinen açık bir gerçektir. Başta ABD, İsrail, Almanya, Fransa, Rusya ve İran olmak üzere pek çok ülke PKK’yı himaye etmekte ve kendi politikaları/çıkarları doğrultusunda Türkiye’ye karşı kullanmaktadırlar. Küresel güç odaklarının elinde kukla olan ve kendi inisiyatifiyle karar alıp uygulama imkanı olmayan kanlı bir terör örgütü, Kürt sorununun çözümü konusunda devletin muhatabı olamaz. Muhatap alınsalar bile onlarla asla bir sonuca ulaşılamaz. Onun için çözüm sürecinde devletin doğru muhatapları, bölücü terörün birinci derecede mağdurları olan masum ve mazlum bölge halkıdır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bölücü düşünceler taşımayan, ülkenin bölünmesini istemeyen, birlik ve kardeşlikten yana olan, devleti seven, PKK’nın İslam düşmanı tavrını ve Marksist/materyalist duruşunu benimsemeyen, hatta PKK ile kan davası olan önemli bir halk kitlesi var. Bu çevrelerin çözüm sürecinde göz ardı edilerek yok sayılmaları, müzakere masalarının dışında tutulmaları, onları yalnızlığa itmiş ve itibarsızlaştırmış; buna karşın PKK’nın bölge halkı üzerindeki nüfuzunu ve baskılarını artırmıştır. Devlet, bu yanlış tavırla kendine yakın çevreleri adeta PKK’nın kucağına itmiş, kendi topuğuna sıkmıştır. 7 Haziran Seçim sonuçlarında kendi topuğuna sıkmanın bedeli ortaya çıkmış, sistem partileri adeta bölgeden silinmişlerdir.

Kürt sorunun çözümü konusunda PKK ve HDP dışındaki sosyal ve siyasal çevreler de mutlaka sürece dâhil edilmeli, PKK’nın tüm bölge halkının temsilcisi görüntüsüne son verilmelidir.

 

2- MANEVİ BAĞLARIN GÖZARDI/ İHMAL EDİLMESİ VE ETNİK FARKLILIĞIN ÖN PLANA ÇIKARILMASI: 

Çözüm süreci, beş yüz yıldır aynı coğrafyada yaşayan ve aynı kaderi paylaşan, birlikte üzülüp birlikte sevinen, aynı tarihi hafızaya sahip iki kardeş halkın mevcut bazı sorunlarını çözerek refah, huzur ve güveni artırarak ortak bir geleceği birlikte planlama çabası olmaktan çıktı; farklı iki milletin veya iki ayrı devletin uzlaşı çabası görüntüsüne büründü. Etnik kimliği esas alan bir çözüm arayışına girildi. Farklılıklar ön plana çıkarılarak uzlaşı aranır hale geldi. Aradaki manevi/ sosyal bağları güçlendirerek ortak değerler üzerinden birlikte yaşama arzusunu geliştirme yaklaşımı terkedildi. Bu yaklaşım hem Türklerde hem de Kürtlerde milliyetçilik duygularını tahrik ederek sosyo psikolojik ayrışmayı, duygusal bölünmeyi hızlandırdı.

Batı/Hıristiyan dünyası kendi aralarında birlikler, paktlar, bloklar, ortak pazarlar kurup işbirliği ve dayanışmayı geliştirmeye, daha bütüncül yapılar kurmaya çalışırken; İslam dünyasını mümkün olduğunca küçük parçalara bölmeye, aralarına nifak tohumları ekerek bir araya gelmelerini önlemeye, güç birliği ve işbirliği yapmalarını önlemeye çalışıyor. Kendi içlerinde hiçbir ortak yönü olmayan ve ortak değere sahip olmayan insanları bir araya getirerek yeniden millet teşkil etmeye çalışırken; Müslümanları etnik köken ve mezhep farklılıkları üzerinden olabildiğince küçük parçalara ayırmaya çalışıyorlar.

I. Dünya Savaşı ve II. Dünya savaşından sonra kurulan dünya düzeninde İslam coğrafyası paramparça edildi. Etnik ve mezhepsel farklılıklara/ayrılıklara dayalı küçük, zayıf devletçikler kuruldu. Kurulan her devletçiğin başına da batıya sadık bir diktatör yönetici yapıldı.  Kurulan her bir devletçik, kendi içine kapanık, komşuları ile husumetli, İslam dünyasına karşı duyarsız, diğer İslam ülkeleri ile işbirliği ve güç birliği yapma iddiası olmayan, sadece batı ülkeleri ile münasebet kurabilecek şekilde yapılandırıldı. Türkiye için biçilen rol ve çizilen sınırlarda bundan farklı değildi.

Osmanlı'nın külleri arasından doğan Türkiye Cumhuriyeti'nin pozitivist/ batılılaşma yanlısı yönetici kadroları Türkçülüğü esas alan etnik milliyetçiliği devletin resmi ideolojisi haline getirdiler. İslam Dinine soğuk bakan bir yaklaşımla Türk Milliyetçiliği adeta yeni bir din gibi, İslam’ın yerine ikame edilmeye çalışıldı. Ülkede yaşayan etnik unsurların ırki kökenleri inkar edilerek herkesin Türk ırkından geldiği ispat edilmeye çalışıldı. Müslüman birer devlet ve millet olan Selçuklu ve Osmanlılar yok sayılarak, gerçekte Türk olmayan Etiler, Frigler, Lidyalılar “ata” edinilmeye çalışıldı. Meşhur “kart-kurt” hikayeleri ile Kürtler de, Türk olduklarına inandırılmaya; herkes “Ne Mutlu Türküm” diyerek mutlu olmaya zorlandı. Öte yandan halkı yüzyıllardır bir arada tutan ve kardeşçe huzur içinde yaşamalarını sağlayan manevi bağlar yok edilmeye, dinin ferdi ve toplumsal hayattaki tesiri kırılmaya, İslam kardeşliği kavramı unutturulmaya çalışıldı.

Devletin halk üzerindeki baskısı devam ederken dış güçler de boş durmuyor, Kürtler arasında da ırkçılık fikirlerini/ Kürt milliyetçiliğini yerleştirmeye çalışıyorlardı. Her millet gibi Kürtlerinde kendi milli devletlerini yani Kürdistan'ı kurma haklarının olduğu, Kürtlerle Türklerin ayrı milletler oldukları, etnik köken olarak Kürtlerin ve Ermenilerin aynı etnik kökenden geldikleri, Türkiye’nin İslam'ı terk ederek dinsiz ve hatta din düşmanı bir devlet haline geldiği, Türklerin Kürtleri hakir gördüğü ve kasıtlı olarak geri bıraktığı, Doğunun kaynakları sömürüldüğü halde devletin Doğuya yatırım yapmadığı vb. propagandaları yayarak fitne tohumları saçıyorlardı.

Gerek devletin menfi uygulamaları, gerekse iç ve dış düşmanlar tarafından ekilen nifak tohumları sonuç vermeye, bölücülük fikirleri yayılmaya başladı. Etnik milliyetçilik ve ırkçılık düşüncesinden kaynaklanan bölücü akımlara karşı aklıselim sahibi münevverler ısrarla “İslam Kardeşliği” kavramına vurgu yaparak nifak tohumlarına karşı ittifakı sağlamaya ve İttihad-İslam’ı tesis etmeye çalıştılar. Şeyh Said gibi Kürt kökenli bazı kişiler İngiliz propagandalarının da tesiriyle “devlet dinsiz oldu” diyerek isyana kalkışsa da; başta Bediüzzaman Said Nursi olmak üzere yine Kürt kökenli bazı münevverler ise “dahilde kılıç çekilmez” diyerek devlet karşıtı isyanlara ve bölücülük fikirlerine şiddetle karşı çıktılar ve ısrarla İslam Kardeşliği ve İttihad-ı İslam fikirlerini savundular. İslam Kardeşliği kavramı karşısında nifak tohumları fazla yeşerme zemini bulamadı, bölünme fikri bazı marjinal gruplar dışında hüsn-ü kabul görmedi. Bölücüler, dış destekli terör örgütleri düzeyinde kalmaya mahkûm oldular. Müslüman Kürt halkı hiçbir zaman İslam düşmanı materyalist/ Marksist PKK terör örgütüne iltifat etmemiş; geniş halk kitleleri arasında yeterli tabanı bulamayan terör örgütü, uluslararası güç odaklarının maşası ve taşeronu olma zilleti içerisine düşmüştür.

Ak Parti iktidarı da, Kürt sorununu İslam Kardeşliği zemininde çözmeyi tercih ettiği halde, son yıllarda yürütülen çözüm sürecinde, etnik kimlik üzerinden uzlaşı arayışı içerisine girildiği görülmektedir. Hükümet, çözüm sürecinde PKK ve HDP’yi muhatap alıp diğer sosyal ve siyasal çevreleri sürecin dışında tutmakla; Türk- Kürt ilişkisinin İslam kardeşliği zemininden etnik köken farklılığı zeminine kaymasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak da, çözüm süreci birlik beraberliği sağlamak bir yana ırkçılığı ve ayrışmayı çok daha ileri boyutlara taşımıştır.

İnsanları ve milletleri bir arada yaşamaya, aynı kaderi ve aynı geleceği paylaşmaya ikna etmek için ya birlikte yaşamanın her iki tarafa sağlayacağı faydayı ve kazancı ön plana çıkaracaksınız, ya da birlikte olmayı gerektiren sosyal ve duygusal bağları esas alırsınız. En güzeli her iki yolun birlikte kullanılmasıdır ki, yakın zamana kadar Hükümetin yapmaya çalıştığı buydu. Son iki yıldır İslam Kardeşliği kavramı göz ardı edilmeye ve değersizleştirilmeye başlandı. İslam kardeşliği esprisinin birlikte yaşamayı sağlayamayacağı ima edilerek, birlikte yaşamanın sağlayacağı fayda ve kazançlar ön plana çıkarılarak uzlaşı arayan bir yaklaşım içine girildi. Sosyal ve duygusal nitelikli manevi bağları ihmal ederek menfaate dayalı bir birliktelik kurmaya çalıştığınız zaman; menfaat bitince birliktelik de biter veya partneriniz kendisine daha fazla menfaat sunan başka bir teklif aldığı zaman sizi terk ederek yeni birliktelik arayışları içine girer ki, Türkiye’nin zaman zaman maruz kaldığı durum budur. Müslüman Kürt, Müslüman Türk’e karşı İsrail, ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya gibi İslam düşmanlarıyla işbirliği yaparak onların politikaları doğrultusunda hareket edebilmektedir.

Müslüman Türk ile Müslüman Kürt’ü bir birine bağlayan ve bir arada tutan manevi bağları ihmal ederek sadece ortak çıkarlar üzerinden, etnik farklılıklar üzerinden çözüm aramak büyük ve tarihi bir yanılgı olur. Türkiye için en büyük tehlike etnik milliyetçiliğin/ ırkçılığın tırmandırılmasıdır. Bölücülük karşısındaki en büyük silahımız ise İttihad-ı İslam’dır. Onun için etnik köken üzerinden ittifak/ birlik arayışlarından vazgeçilerek; farklılıklara saygı duyan ve ortak değerleri, sosyal ve duygusal bağları esas alan bir yaklaşım izlenmelidir. 

3- ÇÖZÜM SÜRECİNE ZARAR GELMESİN DÜŞÜNCESİYLE TERÖRLE MÜCADELENİN İHMAL EDİLMESİ:

Çözüm süreci sekteye uğramasın düşüncesiyle terör örgütüyle silahlı mücadele ihmal edildi. Bu süreçte terör örgütü boş durmadı, şehir yapılanmasına ağırlık verdi ve KCK  paralel devlet yapılanmasını gerçekleştirdi. Öte yandan Kuzey Suriye’de ki gelişmeleri kullanarak IŞİD ile mücadele ediyor görüntüsü vererek hem uluslararası meşruiyet kazanmaya hem de ağır silahlara da sahip olarak düzenli orduya dönüşmeye çalıştı. Terör örgütü tarihinde gücünün zirvesine ulaştı.

Kürt sorununun çözülebilmesi için hep konuşula geldiği üzere öncelikle terör sorunu ile Kürt sorunu bir birinden ayrılmalıdır. Kürt sorununun çözümü konusunda devlet, vatandaşına şefkat yüzünü göstermeli, “benim vatandaşım hak ve hürriyetlerin ve tüm kamusal imkânların en güzeline layıktır” anlayışıyla “hizmetkâr devlet” ilkesiyle sorunların çözümüne odaklanmalıdır. Devlet, terör örgütlerine karşı ise “cebbar” yüzünü göstermeli, kendisine ve halkına uzanan/kasteden elleri mutlaka kırmalıdır. Emniyetin tesisi, yani hem kendini, hem de vatandaşlarını korumak devletin asli görevidir. Devlet vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini korumak zorundadır. Devlet vatandaşlarını hem bizzat kendisine karşı, hem de harici zorbalara, anarşistlere ve teröristlere karşı koruyacaktır. Devlet, halkın kendini huzur ve güven içerisinde hissedeceği ortamı tesis etmekle görevlidir. Halkın huzur ve güven duygularını zedeleyen faaliyet ve teşebbüsler anında durdurulmalı, devlete ve millete kalkan hain eller anında kırılmalıdır. Bunun için terör ile silahlı mücadeleyi zaafa uğratabilecek tavır ve uygulamalardan kaçınılmalıdır. Bu nedenle terör örgütünü muhatap alma bir yana, derhal yok edilmesi ve yok edilinceye kadar da en etkin şekilde mücadele edilmesi gerekir.

Kürt sorununun çözümü ve terörle mücadele konusunda; demokratik açılım, sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuki tedbirler hayati öneme haiz olmakla birlikte tüm bu tedbirlerin devletin sahaya hakim olduğu, emniyetin tesis edildiği, terör örgütüne karşı psikolojik üstünlüğün sağlandığı huzur ve güven ortamında işe yarayabileceği unutulmamalıdır. Psikolojik üstünlük terör örgütünde olursa, yapılacak tüm iyileştirmeler, “terör örgütünün eylemleri ve terör olayları neticesinde elde edilen tavizler ve kazanımlar” olarak algılanacak, bölücüleri daha da şımartacak ve terör örgütüne daha fazla güç ve itibar kazandıracaktır.

Son yıllarda devlet sorunların çözümü konusunda somut adımlar atarak önemli gelişmeler sağlasa da, Terör örgütü, halka karşı “benim silahlarım ve eylemlerim sayesinde bu hakları/ tavizleri elde ediyorsunuz” propagandası yaparak kendisine itaat edilmesini ve baskılarına boyun eğilmesini istemektedir.

Bugün Kürt kökenli vatandaşların en önemli sorunu, güvenlik sorunudur. Halk, kendisini güvende hissetmiyor. İnsanlar, terör örgütünün baskı ve tehditleri altında, korku içerisinde yaşıyorlar. Kendilerini, terör örgütünün dediğini yapmak zorunda hissediyorlar. PKK ve HDP'nin talimatlarına aykırı hareket ettikleri takdirde, devletin kendilerini koruyamayacağına ve Örgüt tarafından şiddetle cezalandırılacaklarına inanıyorlar. Yaşanan acı tecrübeler de maalesef onların bu inancını teyit ediyor. Onun için Örgüt ne derse yapıyorlar. İstemeseler de, PKK ve HDP tarafından verilen talimatları aynen uygulamak zorunda kalıyorlar. Söylenenleri yapmadıkları takdirde başlarına nelerin geleceğini ve Devletin onları teröristlerin şerrinden koruyamayacağını biliyorlar. Onun için bölge halkı, hür iradesiyle ve kendi tercihleriyle hareket edemiyor.

 Devlet, maalesef bölgede emniyeti tam olarak tesis edemedi.  Huzur ve güven ortamı oluşmadı. İnsanlar, kendilerini ve ailelerini güvende hissetmiyorlar. Çoluk çocuk, can ve mal kaygısıyla PKK ve HDP' ye boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Böylesi bir korku ve güvensizlik ortamında kronikleşmiş, kangren halini almış sorunlar çözülemez, halk istese de devletin yanında bir duruş sergileyemez. Son günlerde bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görüyoruz ve olumsuz sonuçlarını yaşıyoruz.

Ne zaman teröristin devlete ve halka karşı silah tutan eli kırılır, kıydığı canların hesabı tek tek sorulur ve ihanet odakları yok edilirse; o zaman siyasal, sosyal, ekonomik ve hukuki alanda yapılan iyileştirmeler sonuç verir ve sorunlar kalıcı şekilde çözülebilir. Bu nedenle, teröre karşı etkin bir silahlı mücadele birinci derecede önemlidir. Terörün belini kıramayan bir Türkiye, çözemediği sorunların altında ezilir ve kendine dayatılan çözümleri kabullenmek zorunda kalır.


Bu Yazı 4157 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Taceddin Özeren 13.10.2015 07:45:59
    Sayın Kemal Gökdoğan Bey bu yazı çözüm sürecini analiz eden bir yazı. Terör son üç yılda ortaya çıktı ve azdı gibi bir anlam kastedilmiyor. Bölücülük ve terör illeti bu ülkenin en az 150 yıldır başını ağrıtan bir sorun. Bölücü terör ile sosyo- ekonomik mücadele psikolojik mücadele ve silahlı mücadele eş zamanlı olarak yürütülmelidir ve çözümün muhatapları doğru tespit edilmelidir. Aksi halde süreç tıkanır sağlıklı olarak ilerlemez diyoruz ki bu gün de öyle olmuştur. Ben çözüm sürecini destekliyorum mantığını ve o sorunun çözümü konusundaki istekli ve samimi duruşu onaylıyorum. Ama uygulamada bazı ihmal ve hataların olduğunu ve bu yanlışların çok iyi niyetlerle başlayan bu süreci tıkadığına inanıyorum. Son iki aydır sürdürülen operasyonları/ silahlı mücadeleyi doğru buluyorum. Ben bu yazıyı kaleme aldığım zamanda Hükümet henüz PKK ya yönelik operasyonları başlatmamıştı; şu andaki uygulamalar tam da benim "olması gerekir" dediğim noktaya doğru geliyor: Nasıl mı; 1- Kürt sorununun çözümü konusunda PKK ve HDP yegane muhatap olmaktan çıkarıldı 2- Terör örgütüyle etkin silahlı mücadele yürütülüyor 3- Terör örgütüne "KAHHAR/CEBBAR" Yüzünü gösteren devlet bölge halkına ŞEFKATLİ ve KUCAKLAYICI davranıyor. İşte daha önce olması gereken de buydu. Yazıyı dikkatli şekilde okursanız Hükümetin şu anki duruşu ve mücadele şekli BENİM TESPİTLERİMLE ÖRTÜŞÜYOR. bEN 7 HAZİRANDAN SONRAKİ UYGULAMALARI DOĞRU BULUYORUM ASLINDA GEÇ KALINMIŞ TEDBİRLER OLARAK GÖRÜYORUM. Çünkü ister terör örgütü olsun ister parelel veya derin yapılar olsun devlete ve millete uzanan eller kırılmalıdır EMNİYETİN TESİSİ DEVLETİN ASLİ GÖREVİDİR.
  • Kemal GÖKDOĞAN 06.10.2015 15:20:41
    FATURA KİMİN? Otuz yıldan beri devam eden ve en az otuz-kırk bin insanın ölümüne neden olan PKK terörü eylemlerin ve terörle mücadelenin fiilen yapılmadığı terörist cesetlerinin dağlarda kokuşmadığı ve şehit cenazelerinin gelmediği üç yıl gibi kısa bir süre içinde çok çabuk unutuldu. Sanki PKK terörü 7 Haziran 2015’den sonra başlamış gibi bir algı oluşturuldu. Tüm fatura “çözüm süreci”nin yanlışlığına ve mimarı olan iktidara kesildi. HABİS KANSER KAÇ YILLIK 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı idaresinin iki yüz yıldan ziyade doğuyu her yönden ihmali ve AKP iktidarına kadarki Türkiye Devleti’nin yaklaşık seksen yıl resmi ırkçı politikası nedeniyle habis kansere dönüşmüş KÜRT SORUNUNDAN yapay olarak doğurtulmuş ve dış güçlerle palazlandırılmış PKK’nın bugünkü durumunu “çözüm süreci”ne bağlamak ne kadar doğrudur? MANEVİ BAĞLAR “Müslümanlık tarihi beraberlik ve ülkedaşlık gibi MANEVİ BAĞLARI büyük ölçüde zayıflamış hatta kaybetmiş” olan 18-40 yaş aralığı bir Kürt kuşağı var ve bu kuşak için PKK ve liderleri birer efsane ve kahramana dönüşmüş durumda. 40 yaş üzeri Kürt kuşağı da genç kuşağın ideolojisini ve bölünme (onlara göre özgürlük) düşüncelerini ister istemez desteklemektedir. İKTİDARIN GÖRDÜĞÜ Devlet ve iktidarlar üç asırdan beri unuttuğu doğu ve güney doğuda artık manevi dinî bağlardan ziyade “ırkçı mezhepçi ateist” psikolojinin hâkim olduğu bir toplum olduğunu kabul etmek ve bu yeni duruma göre bölge halkıyla bağlantı kurmak zorundadır. Vatan millet bayrak din kitap vb. ortak kabul edilen unsurlar maalesef PKK tarafından istismar edilmiş ve bu unsurları da o bölgenin insanı “sömürü sembolleri” olarak görmeye başlamıştır. İktidar 2010 yılında bu gerçeği görmüş ve halkın daha fazla PKK’ya “taban” olmaması için “birlik beraberlik kardeşlik çözüm” gibi siyasal dinamikleri ileri sürmüştür. PKK’NIN GÖRDÜĞÜ PKK da iktidarın bu gerçeği gördüğünü elbette görmüş ve stratejisini ona göre yeniden belirlemiştir. Bu nedenle… Terörist Başı “çatışmasızlık” sözleri gevelemeye başlamıştır. Kürt halkını devletten tarafa kaydırmak istemeyen PKK terör eylemlerine ara vererek barış istediği imajını yaymaya çalışmıştır. Devlet de (devleti idare eden iktidar) eylem olmadığı müddetçe terörle silahlı mücadeleye ara vermiştir. ÇÖZÜM SÜRECİNİN MUHATABI KİMDİR? Bir yanda devlet bir yanda PKK Kürt halkını kazanma sürecine girmiş ve bu sürecin adını iktidar kendi açısından “çözüm süreci” olarak değerlendirmiştir. “ÇÖZÜM SÜRECİ” PKK’YI MUHATAP ALINARAK YAPILMIŞ BİR ANLAŞMA DEĞİLDİR “Çözüm Süreci” Kürt halkını PKK’ya taban olarak kaptırmamaya yönelik bir programdır ve Kürt Halkına sunulmuş bir fırsattır. DEVLET VE İKTİDARLAR UYUMAZ Devletin güvenlik istihbarat ve savunma kurumları çözüm sürecinde zannedildiği gibi yan gelip kış uykusuna yatmamıştır. Bir iktidar ve bir devlet düşünün ki bebek katili bir terör örgütü silahlı eylemlerine ara verdi diye tüm güvenlik ve istihbarat faaliyetlerini durduruyor. PKK şehir yapılanmasına yoğunluk veriyor silah mühimmat depoluyor teröristleri köylere kasabalara yerleştiriyor… ve iktidar ve devlet sağır sultan gibi hiçbir şey görmüyor ve duymuyor. 7 Haziran sabahı bir de uyanıyor ki PKK üç yılda güçlenmiş ve ülkeyi yutacak hale gelmiş. DEVLET VE İKTİDAR UYUYORSA Devlet olmak iktidar olmak bu kadar mı basit? Eğer devlet ve iktidar olmak bu kadar basitse bu basitliğe inananın yapması gereken tek şey var. İktidarı darbeyle devirecek devleti ele geçirecek ve PKK’yı birkaç ayda kökünden kazıyacak… evet yapacağı iş de işte bu kadar basit. “ALDATAN ALDANMIŞTIR” Cumhurbaşkanı’nın “PKK kandırdı” olarak özetlenebilecek söyleminin de iyi tahlil edilmesi gerekir. Bu söz siyasal bir söylemdir. “Biz aptalız PKK akıllı” şeklinde bir anlam çıkaranlar olduğu gibi “PKK devletin tanıdığı silahları ve ülkeyi terk etme fırsatını kabul etmedi” anlamını çıkaranlar da vardır. Bir de bu söylemin Kürt halkının algısına bakan boyutu vardır ki asıl anlaşılması gereken öz budur. Kürt halkı batıda yaşayanlardan daha çok mağdur olmuş ve terörden daha çok kurtulmak istemektedir. Kürt halkı Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu politik söyleminden “Devlet PKK’ya silahları bırak ülkeyi terk et mesajı vermiş ve fırsat tanımış fakat PKK devlete verdiği sözde duruyormuş gibi yaptığı halde el altından silahlanmaya devam etmiş” anlamını çıkarmış ve Erdoğan’ın Kürt halkını devlet tarafına çekme amacı hâsıl olmuştur. Çözüm Sürecindeki düğümler hakkındaki düşüncelerime bir âyet ile son veriyorum. “Onlar Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.” [Bakara 2/9] Selam ve saygılarımla