DO YOU KNOW TURKISH?
..        
Başlıktaki soruyu okur okumaz “Yes I do” cevabını verenlerin oranı eminim bir hayli yüksektir. Bu soru ve cevabı belki kimilerince “Böyle kolay soru olur mu? Bu soruya ilkokul öğrencisi bile cevap verebilir” şeklinde değerlendirilebilir. Evet haklılar. Ama bu soruyla kimin ne kadar İngilizce bildiğini test etmek değil maksadımız.
Bu soruyu bir İngilize de sormak abes olurdu. Belki İngilizler içinde, sayıları az da olsa, Türkçeyi öğrenmiş olanlar vardır. Fakat hangi İngilizin Türkçe bildiğini, ne kadar bildiğini tespit edebilmek hakikaten zor bir iştir.
Peki bu soruyu anadili Türkçe olan bir kişiye sormak çok mu abes olurdu?
Üstelik İngilizce olarak.
İsterseniz soruya ve cevaba tekrar dönelim.
Birisi geliyor ve size “Do you know Turkish?” diye soruyor.
Ve özellikle yeni nesilden çoğumuz “Yes I do” cevabını veriyor. Ve belki devamını getiriyor. Takır takır İngilizce konuşuyor, derdini anlatıyor vs..
Şimdi aynı testi kendi kendinize veya bulabildiğiniz ilk muhatabınıza (biraz anlayışlı olursa çok iyi olur) aynı soruyu, bu kez Türkçe olarak gerçekleştirmeyi bir deneyin.
Yani “Türkçe biliyor musunuz?” sorusunu yöneltin.
Vereceğiniz, vereceğimiz veya genel olarak verilecek cevabın içinde çok büyük ihtimalle “Yes” kelimesi geçecektir. Çünkü bu kelime bile, daha onlarca, hatta yüzlerce kelime gibi Türkçe olarak kullanılmaya, algılanmaya ve söylenmeye çoktan başlandı.
Artık pek çok yabancı kelime “Törkiş!”
Bu kez gelin, bizim veya içinde yaşadığımız muhitin ne kadar Törkiş konuştuğuna ve kaç tane Törkiş kelime kullandığına bir bakalım.
Şov, mega-star, konsensüs, efor, zaping, diicey, viicey… Transformeyşın, informeyşın…
Bu kelimeleri bilmeyen, kullanmayan kaç kişi var?
Ülkemiz insanı adeta gazetelerden, dergilerden, radyolardan, televizyonlardan ve en son olarak internetten öğrendiği markaları, ihtiyacı olsun olmasın edinme yarışı içinde. Sadece kendisi için değil çocukları için de bu yarışı “büyük bir fedakârlıkla” veriyor. Henüz iki yaşındaki çocuğu için reklamını gördüğü “Teenage Mutant Ninja Turtles” ayakkabılarını alıyor. Çocuğunu Toy's “R” Us, Joker, LC Waikiki veya Chicco'dan giydirmeyi bir ayrıcalık olarak görüyor. Eşiyle veya çocuklarıyla gittiği McDonald's, Burger King, Pizza Hut veya Domino's Pizza'yı öve öve bitiremiyor. En küçük bir ihtiyacı için dahi Carousel'e, Galleria'ya, Capitol'e, Atrium'a, Carrefour'a gidiyor.
Kenar mahallelere ve sokak aralarına kadar giren yabancı (buna yerli-yabancı veya Türkçe-Törkiş de diyebiliriz) isimler artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Kasap “Rainbow Kasabı,” alışveriş yapılan “Groseri Market,” berber “Coiffeur Angle.”
Shop Outlet, Inter Office, Souchi, Rent a Car, Burger King, Mc Donald's, Auto Shop, Dorya Home, Solectron.
Bunlardan hangisi yabancı ki?
Arada bir duyulan Türkçe kelime ve isimler yabancı kalıyor. Türkçe isimler tutmayınca veya tutunamayınca yerini Törkiş isim ve kelimelere bırakıyor.
Örneğin Öztay Tekstil tarafından üretilen gömlekler Abbate markasını taşıyor. Bu kelime İtalyanca ve “Zirvedeki Erkek” anlamına geliyor. Uluslararası alanda taşımacılık yapan “Speedy International Transport” firmasının sahibi halis muhlis bu ülkenin evladı.
Tabelalarımızda Türkçe-Törkiş dayanışmasına da şahid oluyoruz. Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer, Dr. Vinyl Otomobil Estetik Cerrahi Merkezi, Adyton Ofis Mobilyaları ve daha niceleri...
Bazı tabelalardaki isimler tam anlamıyla Törkiş. Türkçe isim ve kelimelere farklı elbiseler giydirilmiş ve insanımızın engin beğenisine sunulmuş.
İşte tipik bir isim: “CoonDra.”
Biraz zorlandınız ve belki hemen çözdünüz. Bu kelime ne İngilizce, ne İtalyanca, ne Fransızca. Bu kelime halis muhlis Törkiş bir kelime. “Kundura!”
Artık “Efendi” kelimesi “Efendy,” “Eskici” kelimesi “Eskidji,” “Leylâ” ismi “Laila,” “Köşk” kelimesi “Kiosk,” “Zift” kelimesi “Ziftt” oluyor tabelalarımızda.
BU GİDİŞ NEREYE?
Buraya kadar sunduğumuz tablo belki çoğumuzu rahatsız etmiyordur. Belki biraz rahatsız etse de kanıksamış ve benimsemiş olabiliriz. Belki çözümsüzlüğü ve çaresizliği peşinen kabullenip, kendimizi gelişmelerin akışına bırakmışızdır. Belki ve büyük ihtimalle çözümü birilerini suçlamada ve çareyi başkalarından aramada bulmuşuzdur. Zaten büyük ölçüde karşılaştığımız manzara, takınılan tavır da bu…
Tek kelimeyle Türkçeye yabancıyız.
Türkçe gibi görünen, zannedilen ve inanılan bir dilimiz var.
Bu dil eskisi gibi asırlık ve yüzyıllık ölçeklerde değil, belki on, belki beş, hatta yıllık süreçlerde dahi büyük değişim yaşıyor.
Böyle hızlı değişim ve başkalaşım rüzgarları altında, günümüz insanı ve maalesef yeni yetişen nesiller bundan sadece 20-30 sene önce kaleme alınan kitapları, hattâ gazete ve dergileri anlamaktan aciz durumda. Bilmediği onlarca kelimeyle karşılaşabiliyor.
Bir ülkenin evlatları bu kadar kısa zamanda, bu kadar köklü bir yabancılaşmaya nasıl uğrayabilir?
“Eski” olarak nitelenen kelimeler bir çırpıda nasıl çöpe atılabilir ve yerine telaffuzu bile zor olan yabancı kelimeler günlük dilimize yerleşebilir?
Dilin önemini, değerini ve hayatî özelliklerini sayfalarca anlatsak, uğruna kitaplar yazsak, belgeseller hazırlasak yine yeterli olmazdı. Ama yabancılaşmanın normalleştiği bir ortamda, bu konuda bir cümle bile söyleyecek halimiz maalesef kalmadı.
Bundan, fazla değil 20 sene öncesi günlük dilde bolca kullanılan kelimeler için sözlüklere bakar olduk.
Hele 50 sene geriye gittiğimizde, yabancılaşmamızın boyutlara daha bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.
RİSALE-İ NUR ÖRNEĞİ
İlahiyat Fakültesi üçüncü sınıftayken ilginç bir hadise yaşamıştım. Fakültemizin kütüphanesinde bir konu araştırırken aynı masada oturan sınıf arkadaşım oflaya oflaya benden yardım istemişti. Okuduğu kitap Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın “Hak Dini Kur'an Dili” isimli tefsirinden bir cilt idi. Okuduğu bir bölümü bir türlü anlayamamıştı. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Az çok sahip olduğumuz Risale kültürü sayesinde, aslında anlaşılması çok da zor olmayan bu bölümü açıklamaya gayret ettim.
Benim yardımım aslında çok da fazla değildi. Ama sınıf arkadaşımın gözünde çok büyük ve önemli olacak ki, şöyle demekten kendini alamamıştı:
“Risale-i Nur'u okuyanlar için hava hoş. Hemen anlayıverdin.”
İşte o zaman, hem içinde yaşadığımız toplumun durumu, hem de Risale-i Nur'u okuyanların farkına varmadan nasıl bir eğitimden geçtiği hakkında kesin bir kanaate ulaşmıştım.
Hemen belirtmeliyim ki, Bediüzzaman Said Nursî eserlerini Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'la hemen hemen aynı dönemlerde telif etmiş veya etmekteydi. Mesela adını andığımız Kur'an Tefsiri, Muhammed Hamdi tarafından 1926'da telif edilmeye başlanmış, 1938'de tamamlanmış, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bir cildi fihrist olmak üzere 9 cilt ve 6433 sayfadan müteşekkil olarak bastırılmıştı.
“Hak Dini Kur'an Dili” isimli tefsir külliyatı ile Risale-i Nur Külliyatını dil ve anlatım olarak karşılaştıran herkes Risalelerin daha sade, daha kolay anlaşılır olduğunu hemen göreceklerdir. Kaldı ki, hem hazırlanış ve telif ediliş, hem muhatap kitle dikkate alındığında bu durum daha açık ve net olarak kendisini gösterecektir. Zira Bediüzzaman bu eserleri sürgünde, insanlardan uzak ve zor şartlar altında telif etmişti. Bu eserlerin ilk muhatapları eğitim seviyesi düşük, köylü insanlardı. Ne garip bir tecellîdir ki, o köylü ve cahil insanlar, bu eserleri okuyunca adetâ kan ve damarlarına kadar hazmetmişler, yazma ve başkalarına ulaştırma çabasına girmişlerdi.
Risale-i Nur'un neredeyse üçte ikisinin telif edildiği yer Isparta'nın Barla nahiyesiydi.
Az ve öz ifadeyle Risale-i Nur, telif edildiği dönemde eğitim seviyesi, yaş seviyesi, yaşam seviyesi ne olursa olsun her kesimden insan tarafından okunuyor, anlaşılıyor ve anlatılıyordu.
Dildeki değişim ve başkalaşım şimdikine kıyasla daha yavaş yaşanıyordu. Üstelik yeni nesiller sadece Latin alfabesini biliyor, Osmanlıca metinleri okuyamıyordu. Tam bu noktada Üstad Bediüzzaman çok önemli ve yeni nesillere yönelik bir uygulamayı hayata geçirdi. 1955 yılından itibaren Risalelerin Lâtin harfleriyle Ankara, İstanbul, Antalya ve Samsun'da basılmaya başlandı.
Basılan risalelerden her birisi eline ulaşınca Bediüzzaman âdeta bayram ediyor, “Risale-i Nur bayramıdır” diyerek sevincini dile getiriyordu. Sözler, Mektubat, Lem'alar, İşarâtü'l-İ'caz, Mesnevî-i Nuriye, Asâ-yı Mûsa, Şûalar, Tarihçe-i Hayat ve en son Bediüzzaman Cevap Veriyor peşi sıra basıldı.
İstanbul'da Ahmet Aytimur, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Emin Birinci, Ankara'da Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Tahsin Tola tarafından basılan Risalelerden birer nümûne Üstad Bediüzzaman'a ulaştırılıyordu. Bayram Yüksel, Bediüzzaman'ın gelişmeler karşısındaki tavrını şöyle aktarır: “Risale-i Nur, matbaalarda neşrolunmaya başladığında Üstadımız yerinde duramıyordu. Bir faaliyet, bir gayret, bir cevvaliyet... Sevincinden âdeta yerinde duramıyordu. Öyle haller olurdu ki, dünyayı tayeran etmek ister gibi bir hal sergiliyordu.”
Üstad Bediüzzaman'ın bu gayretleri yeni nesillerin iman hakikatlerini daha iyi ve daha kolay kavramalarına matuf idi.
Bediüzzaman'ın eserlerini okuyan, anlayan, anlatan, daha fazla anlama ve anlatma çabasında olan Nur talebeleri ise, dünden bu güne, adeta Türkçenin sürekli bozulması ve yabancılaşmasına inat, buldukları her türlü imkanı ve yöntemi değerlendirmeye çalıştı. Risale-i Nur'u okuma ve anlamada karşılaşılan güçlükler için sürekli çareler arandı, projeler hazırlandı ve uygulamaya konuldu.
Çünkü Risale-i Nur'u anlama çok büyük bir ihtiyaçtı. Anlamak için de Risale-i Nur'daki kelime ve kavramları öğrenmek ve kavrayabilmek gerekiyordu. Bir yandan Risale-i Nur'a ilgi duyan, diğer yandan da “Bazı kelimeleri bilmediğimizden Risale-i Nur'dan yeterince istifade edemiyoruz” diyen gençlerin ısrarla yeni çalışmalar yapılması talebinde bulunmaları bazı adımların atılmasını zorunlu hale getirmişti.
Bu talebe cevap verebilme maksadıyla bazı yayınevleri tarafından çeşitli çalışmalar yapıldı. İlk etapta Risalelerde geçen kelimelerin anlamlarının verildiği lügatler hazırlandı.
1970'lerde “Risaleleri tam anlayamıyorum” diyenlere yardımcı olmak için Abdullah Yeğin tarafından hazırlanan lügat, o dönemde Risalelerin anlaşılmasında çok faydalı olmuştu.
Bir süre sonra doğrudan Risaleler üzerinde çalışmalar yapıldı. İlk başta kelime anlamları her bir eserin sonuna konuldu. Okuyucular sadece kelimelerin değil, her sayfada geçen ayet-i kerimelerin, hadis-i şeriflerin meallerini ve kaynaklarını, Arapça ibarelerin anlamlarını öğrenmek istedi. Sadece yeni tanışanlar için değil, yavaş yavaş Risalelere ilgi duymaya başlayan akademisyenler için de bunlar bir ihtiyaç haline gelmişti. Bu doğrultuda birbirinden farklı veya birbirine yakın çeşitli çalışmalar yapıldı.
Bunlar arasında özellikle Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan Risale-i Nur Külliyatı, geniş bir kitle tarafından büyük kabul gördü. “Alması ve Anlaması en kolay Risale-i Nur Külliyatı” mesajıyla isminden bahsettiren bu önemli çalışma, okuyanları sadece bilinmeyen kelimelerin manalarını sunmakla kalmıyor, metinde geçen şahıs, olay, mekânlarla ilgili ansiklopedik bilgiler de takdim ediyor.
Tam anlamıyla “Risale-i Nur Eğitim Seti” olarak da niteleyebileceğimiz bu Külliyatı okuyan herkes, yediden yetmiş yediye, rahatlıkla anlayıp anlatma vasfını kazanabiliyor. Çünkü hem öğreniyor, hem öğretme azmi ve iştiyakı harekete geçiyor.
Konumuz itibariyle son noktayı koymak gerekirse, bu ve benzeri çalışmalarla hem Risaleleri anlayabilmemiz kolaylaşıyor, hem Türkçemizle aramızdaki bağlarımız güçleniyor.
Dedelerle torunlar birbirleriyle daha fazla anlaşabiliyor. Birbirlerinin dillerini daha kolay anlayabiliyorlar.
Bir de biz millet olarak dedelerimizle ve atalarımızla daha kuvvetli bağlantılar kurmaya hazır hale geliyoruz.
Bundan iyisi can sağlığı, değil mi?
Not:
Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan Risale-i Nur Külliyatı hakkındaki tüm bilgilere şu telefon numaraları ve adreslerinden ulaşabilirsiniz.
0212 551 32 25
www.sozbasimyayin.com
nesilyayinlari@nesilyayinlari.com

Bu Yazı 4333 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar