Deccalin Mesihliği
..        

Deccaliyetin; bu menhus ve mudil yolun iyi anlaşılası için onun biraz da “el-Mesîh” ve “Kezzâb” unvanları üzerinde durmak gerekir.

1. “el-Mesîhu'd-Deccâl” ve “Memsûhu'l-'Ayn”
Resul-i Ekrem ahirzamanda, kıyamet öncesi çıkacak deccalı, 'mesih, el-mesîhu'd- deccâl = Pek Yalancı Mesih' olarak da tarif ve tavsif etmiş, onu 'memsûhu'l-'ayn = gözü mesh edilmiş (kör edilmiş)' olarak da anmıştır. Decal “Mesih-i Kâzib”, Hz. İsa da “Mesih-i Sadık”tır. Müslim'de, “Deccalin Zikri, Sıfâtı ve Yanındakiler” bahsindeki açıklamasında Peygamberimiz: “… Elâ inne'l- mesîha'd-deccâle a'veru'l 'ayni'l-yumnâ = Dikkat ediniz, mutlaka yalancı mesih, sağ gözü kör olandır” buyurur.
Aslen Filistinli bir sahabe olan Temimdâri (Temim b. Evs el-Lahmî) Hıristiyan bilginlerinden biriydi. Hicretin dokuzuncu yılında on kişilik bir toplulukla Filistin'den Medine'ye gelmiş, Hz. Peygamberle görüştükten sonra müslüman olmuştu. Hatta Medine'ye gelirken yanında birkaç yağ kandili ve zeytinyağı da getirmiş, hizmetçileri ne bu kandilleri Mescid-i Nebevi'ye asmalarını emretmişti. Müslüman olan Hz.Temimdâri Medine'de iken önemli bir olay oldu:
İlk muhacirlerden olup Medine'ye gelen Fatıma bint-i Kaysın anlattığına göre o günlerde Rasulullah'ın münadisi 'namaz için toplanınız' diye ünleyince, Esma bint-i Kays da diğer insanlar gibi mescide gelmişti. Anlattığına göre Hz. Esma erkeklerin arkasındaki ilk kadınlar safında namazını kıldı.
“Rasulullah (s.a.v.) namazını bitirince gülümseyerek minbere (çıkıp) oturdu ve şöyle buyurdu:
'Herkes namaz kıldığı yerde kalsın.'
Sonra da şöyle dedi:
'Biliyor musunuz sizi buraya niçin topladım?'
Onlar (cemaat): 'Allah ve Resulü daha iyi bilir' dediler.
(Bunun üzerine) o şöyle dedi:
'Vallahi mutlaka ben sizi rağbet (teşvik) ve rehbet (günahlardan korkutmak) için toplamadım. Sizi topladım, çünkü gerçekten Temimdâri Nasranî (Hıristiyan) bir insandı, (Filistin'den) geldi, bana biat etti ve müslüman oldu. Ve haddesenî hadîsen vâfekâllezî küntü uhaddisukum 'an mesîhi'd-deccâli = Ve bana Yalancı Mesih'ten size (bu konuda) anlatmış olduğuma muvafık olan (uyan) bir söz söyledi…”
Sonra onun söylediklerini cemaate aktarmaya başladı. Aktardıkları içinde yalancı (deccal) mesihin yapacakları, kırk günde dünyayı dolaşması, doğudan (güneşin doğduğu yerden) çıkacağı ve Mekke ve Medine'ye giremeyeceği gibi mesajlar verdi. Bu hadis-i şerifte deccal bir yerde “mesihu'd-deccâl = deccalin mesihi”, pek yalancının mesihi, kısaca “yalancı mesih” olarak isim tamlaması şeklinde anılmış, hadisin son kısmına yakın bir yerde de “el-mesih” olarak unvanlandırıl- mıştı.
1)Burada deccal konusunda minberden yapılan hitabe, Temimdâri'nin müslüman olup deccaldan söz ettiği ilk günlerde ve hicretin dokuzuncu yılında olmuştur.
2)Hz. Peygamber, deccaldan söz etmek ve onun hakkında konuşmak için, halkı mescide bir münadi (çağırıcı) ile toplatmıştı. Açıklama herkese ve geneldi, erkek ve kadınlardan terekküp eden kalabalık bir cemaat içinde ve Mescid-i Nebide gerçekleşmişti. Bu konuda bir toplantının olduğu kesindir ve buna bütün Medineliler şahittir. Bize göre; olaya şahit olanların râvi Esma bint-i Kays hadisine karşı çıkmamaları da, onların olayı takriri ve doğrula- masıdır. Bu açıdan mezkûr toplantı inkâr edile- mez.
3)Aslında Hz. Peygamberin zaman zaman “minbere çıkıp, topluluklara hitabelerde bulunup” deccal hakkında birbirine benzer açıklamalar yaptığını, aynı konuda nakillerde bulunan başka raviler de dile getirirler. Bu konferanslar da birbirini teyit ve bu olayın gerçekliğini tevsik eder.
4)Ayrıca, bir Hıristiyan olup sonradan müslüman olan Temimdâri'nin el-mesihu'd-deccal'den / yalancı mesih'ten söz etmesi; önceki semavi din saliklerinin de deccal konusuna yabancı olmadıklarını gösterir. Nasraniyet'te de deccalla ilgili bazı bilgiler ve inançlar vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir Hıristiyan âliminden duyduğu bilgilerin kendisinin haber verdiği deccalla çakışmasını (muvafakatini)söyledikleri- ne bir destek olarak yorumlamaktadır. Bu yüzden o sevinçlidir, minberde gülümser ve deccalla ilgili açıklamayı herkesin duymasını da, bu yüzden istemektedir.
Eğer Rasulullah'ı (s.a.v.) örnek alıyorsak, biz de deccal konusunda onun tutum ve bakış açısını örnek almalıyız. O, Temimdari'nin bu konuda söylediği bazı gerçekleri, kendisine “destekçi, güçlendirici ve tekit edici bir delil” olarak yorumlamıştı. Onu model almamız, bu konuda bizi de benzer bilgilerde benzer tutum ve düşünceye yöneltmez mi? O halde “deccal konusu bir İsrailiyattır, din ve kültürümüze önceki semavi dinlerden geçmiştir ve asılsızdır” gibi söylemlere karşı dikkatli olmak ve bu tür yaklaşımları yeniden ölçüp tartarak düşünmek gerekir.
İbn-i Mâce'den gelen bir rivayete göre Resul-i Ekrem (s.a.v.) deccal mesihin fitnesinden (min fitneti'l-mesîhi'd-deccâl) Allah'a sığınmaktadır.
Rasulullah (s.a.v.) zaman zaman dualarında deccal fitnesinden, deccal fitnesinin şerrinden, deccal şerrinden Allah'a sığındığı gibi, el-mesîhu'd-deccaldan (yalancı mesihten), el-mesîhu'd-deccal'ın şerrinden de Allah'a sığınırdı. Ayrıca O, yalancı mesih'in (el-mesîhu'd-deccâl) fitnesinden veya onun fitne ve fesadından da dualarında Allah'a sığınmaktaydı. Deccal konusunu düşünürken, Hz. Peygamberin dualarını da görmezlikten gelemez ve yok sayamayız.
Dikkate şayandır ki, o dualarında, deccalı; “mesih, mesîhu'd-deccâl = deccal mesihi”, “el-mesîhu'd-deccâl =yalancı mesih”, “memsûhu'l-'ayn = gözü mesh edilmiş” gibi unvanlarla anıyordu. Deccal için “deccâlü'd- dalâle = dalalet deccali” adlandırmasının varlığını da bilmekteyiz.

2. Mesh ve Mesih
Deccaliyet söz konusu olunca, “mesih” adlandırması ve tavsifi üzerinde de durmak gerekir.
Arapça “fa'îl” vezninde olan “mesih”, “mesh” mastarından gelir. Kelime; “mim, sin ve ha” harfleriyle yazılır. Bir şey üzerine elin sürülmesi ve bir şeyde olan izi, tesiri/etkiyi o şeyden izale etmek ve gidermek demektir. Mesela, elimizi tozlu bir satha sürerek oradaki tozu giderir, kum ve toprak gibi şeyler üzerine sürüp bunlar üzerindeki izleri, şekilleri giderip yok edebiliriz. Bu bir mesh etmedir. Mesh; dokunma, silme, süpürme, sürülen yüzeyde bir değişiklik meydana getirmedir. Meshte, özellikle elin bir yere dokunması, sürülüp sürtünmesi ve bir şeyi silmesi söz konusudur.
Şu halde meshin iki ana anlamı vardır:
-Birincisi; bir şey üzerine elin sürülmesi,
-ikincisi; onda olan izi (eser) ve tesiri /etkiyi ondan gidermek ve yok etmek.
Mesela “elimi mendille sildim” demek için, “mesahtu yedî bi'l-mendîli” denilir.
Üzerinde haritamsı nakış ve figürleri olan, kendisine bunlar hakkedilen, oyulan ve kazılan dirheme “mesîh/meshedilen” denir. Çünkü o sathı düz iken, meshle, yani ilk şekli ve durumu giderilerek; kabartmalı, nakışlı ve değişik bir şekle sokulmuş, bir mesh ameliyesi görmüştür. Bu haliyle bir “mesh-i maddi”ye maruz kalmıştır. Kendisine çok dokunulan, el sürülen ve silinip sürtülen yüzey ve mekâna da, ism-i tafdil sığasıyla “emsah” adı verilir. Burada “emles” ve “emsah” aynı anlamdadır.
Yerin sürülüp ekilmesi “meseha'l- arda = yeri sürdü, ekti” diye de anlatılır. Çünkü sürmek ve ekmekle yerin durumu ve şekli değişir, toprakta bir inkılâp, değişim, dönüşüm ve tebeddül meydana getirilir. Yani toprak bir bakıma, bir meshe maruz kalmış ve “mesih = kendisine mesh uygulanan” nesne konumunu almıştır.
Arapça da “seyr/yürümek ve yol almak” da meshle anlatılabilmektedir. Şerî ıstılahta mesh, abdest ayetinde yer aldığı gibi (ve'msehû bi rüûsikum ve erculekum ile'l- ka'beyn) ıslak eli başa ve ayaktaki meste sürmektir. Böylece, baş ve ayak “mesîh, yani memsuh ve mesh edilmiş” olur. Meshle, el sürülen yerler kuru iken ıslak hale dönmüş, tahavvül ve tebeddüle girip değişmiştir. Yani meshle “ilk hal yok edilmiş” ve ikinci bir durum ortaya çıkarılmıştır.
Görüldüğü üzere dirhem üzerinde, sürüp ekmeyle toprakta, abdestteki meshte, meshler hep olumlu anlamdadır, bir şeydeki noksanlığı, ilk izi ve durumu gidermektedir. Mesh edilenler, ilk halleri meshle değiştirilip, daha iyi duruma getirilirler, bir tebeddül, inkılâp veya değişim görüp daha iyi duruma sokulurlar.
“Mesahtuhû bi's- seyfi = ona kılıcı sürttüm” ifadesi ise, vurmaktan kinayedir. “Ona kılıcı vurdum” demektir. Burada mesh olumsuzdur ve meshe maruz olan (mesih ve memsuh) bir olumsuzluk yaşamaktadır. O, en azından yaralanmıştır veya öldürülüp çok şey kaybetmiştir. Burada da meshle “halden hale geçirme, tebeddül ve bir şeyi kötüye, zıddına ve tersine çevirme” vardır. Meshle dirinin ölü hale gelmesine, öldürülmesine yol açılmaktadır.

3. Deccal Neden Yalancı Mesihtir?
Deccala niçin “mesih” ve bir sıfat tamlamasıyla “el-mesîhu'd-deccâl = yalancı mesih” denilmektedir? Bunu birkaç vecihle açıklamak mümkündür:
1) Önce, onun yüzünün bir tarafı, yani gözünün biri fiziki olarak mesh edildiği için o “mesih” veya “memsûhu'l-'ayn /gözü meshedilen” olarak adlandırılmıştır. Biz bu görüşe katılmıyo-ruz. Kanaatimizce onun ve o zihniyetin manen ve mecazi olarak sağ gözü (dinî tarafı) yoktur, kalbi mühürlenmiş ve meshle o gözün hakkı, dini ve diyaneti görmesi giderilmiştir. Bu yüzden onun şerre, kötüye, dünyaya bakan ve dünyevileşmeyi temsil ve sembolize eden tek gözü (tek yanı) varken; hayra, iyiye, ahirete, iman ve İslama bakan gözü, basireti ve tarafı yoktur. O ve temsil ettiği zihniyet; inançsız, tek yanlı, tek dünyalı ve dünyevidir. Deccalizm ve tüm önderleri; bu yüzlerini saklasalar da, tek taraflıdırlar.
Deccaliyet ve temsilcileri, dünya açısından dâhiyane icraatlar yaparken; bir gözleri, kalp basiretleri (iyiliği simgeleyen sağ gözleri) mesih veya memsuhtur. Yani deccallik küfre, dinden uzaklaşmaya, İslamsızlaştırmaya yöneliktir ve ona kapılanların kalpleri mühürlenmiştir. Onlar imana, İslam'a ve ondan olan ilkelere, hayır ve ahkâma kapalıdırlar. Dinî ve dinden olanı görmezler ve görmezden gelirler.
2)“Deccal, memsûhu'l-yümnâ, yani sağ gözü meshedilendir. Çünkü Deccaldan, bilgi, akıl, hilm ve güzel ahlâklardan olan kuvve-i mahmude (övülmeye layık istidat ve karakterler) mesh edilmiş (giderilmiştir.)” Deccaliyet bu tür mesh edilmeyi anlatır. Elbette büyük deccaliyet temsilcisi ve onu takip eden benzerleri, iradeleri ve yaptıkları ile mesh edilmeyi, yalancı mesih (el-mesîhu'd- deccâl) olmayı hak etmişlerdir.
Mutaffifîn Suresi'nin 13. ayetinde; kalpleri mühürlenip imana kabiliyeti kalmayanların cehennemlik ve kâfirler olduğu anlatılırken şöyle buyrulur:
“O gibilere ayetlerimiz okununca, 'öncekilerin masalları (esâtîru'l-evvelîn)' derler. Asla öyle değil! Aksine onların kazanmakta oldukları (günahlar), kalplerini (basiretlerini) öldürmüştür.”
3) Kalplerin mühürlenmesi ve gerçeği görecek sağduyu ve basiretin körelmesiyle; böylelerinin iyilik gözleri ve tarafları dumura uğramış, ayrıca günahların, kötülüğün tesiri ile kapanıp perdelenmiştir. Deccaliyet basar-ı basireti kör, hakikat-i islamiyeye perdelenmiş bir dehay-ı a'verdir. Müminler ayetleri, Allah'tan gelen ilim, öğüt ve emirler olarak görürken; iyilik yanları (sağ gözleri) kapatılanlar ve meshedilenler ayetleri önemsemezler, “geçmiş milletlerin masalları”, hurafeler, önemsiz ve yalan yanlış şeyler olarak yorumlarlar. Kur'an ve ayetleri onlar için geçmişte kalmış ve tarihsel bir vakadır.
Günahlar da -ki bunların en büyüğü şirk ve küfürdür- insanın “mesh-i manevi”sine sebep olup, onu esfel-i safiline atar. İman, ibadet ve ihlâs; mümini fukara kıyafetinde de olsa melekleştir- ken, bazı insanlar işleye geldikleri günahların mahiyetine göre, insan elbisesi giymiş şeytanlar, akrepler, domuzlar, yılanlar ve benzerlerine dönüşürler.
4) Diğer yandan gerçek iman, ibadetler ve ihlâs, mümini müspet/olumlu bir “mesh-i manevi” ile alây-ı illiyîne yüceltir, onu en iyi kıvama ulaştırır. Böyle insanlar insan kıyafeti içindeki meleklere benzerler. İnsanı günahların mesh-i manevi ile değiştirdiğine işaret olarak Maide suresi 60. ayetine bakılabilir.
İnsan iman ve ibadetle insan olmazsa, şeytanî bir hayvana/canlıya dönüşür. Günahlar, heva ve hislere uyma, insanı manen mesh eder ve memsuh hale getirir. Böylece insan sûreten insan kalsa da, sireti ve manevi özellikleri değişir. Böylelerin içi dışına döndürülse veya iç dünyaları görüntülene bilse, farklı yaratıklar halinde görüleceklerdir.
4. Hz. İsa'nın Mesihliği
Hemen hatırlatalım ki, Hz. İsa da “Mesih” diye vasıflandırılır ve adlandırılır. O da Elmalılı'nın dediği gibi Mesih-i Sadıktır. Genelde Hıristiyanlar ona bu adı verdikleri gibi; Kur'an-ı Hakîm de ona müteaddit ayetleriyle “Mesih” unvanı vermekte- dir. Hz. İsa'ya “Mesih” denmesiyle ilgili olarak şu görüşler öne çıkar:
1) Dinini tebliğ için “çok gezip dolaştığı, mâsih/zâhib olduğu için” kendisine Mesih denmiştir. Bu görüşe göre Mesih mübalağalı ism-i faildir ve 'çok gezen' demektir.
2) Bir görüşe göre ona “Mesih” denmesi, hastaları ve salgın hastalığa tutulanları eliyle mesh edip iyileşmelerine vesile olmasındandır. O kalpleri imanla şirk ve küfür hastalıklarından kurtardığı, hayra ve iyiye değişime ve dönüşüme vesile olduğu gibi; mucize olarak, hastaları iyileştiriyor ve ölüleri diriltiyordu. Burada hem elle mesh eden vardır, hem de meshle iyileşen ve öldükten sonra fiziken ve imanla dirilenler söz konusudur. Hastalıktan iyileştirme ve diriltme müspet anlamdadır. O, meshle hali değiştirmeye, önemli bir değişim ve başkalaşıma vesile olmaktadır. Aynı şeyi yapan herkes de mesih diye anılabilir.
3) Bir başka görüşe göre İbranca olarak ona “Meşûh” deniyordu, bu adı Arapçaya “Mesih” olarak geçti. Nitekim İbranca “Moşe” ve “Mûşa” da, Arapçaya “Musa” olarak geçmiştir. Hz. İsa gelmeden, Yahudiler bir Mesih bekliyorlardı.
4) Ayrıca Mesih, iki gözünden biri mesh (kör) edilen de demektir. Deccalın ve zihniyetinin sağ gözü (hakkı gören yanı) mesh edilmiştir, hakkı görmez ve göstermez. Hz. İsa'nın da sol gözü mesh edilmiştir. Yani o, batılı görmez, zemmedilen cehil, hırs, şer ve diğer kötü ahlakları memsuh olmuş ve ondan giderilmiştir. Deccal yalancı mesih, Hz. İsa hakiki mesihtir. Mesih kelimesinin bir manası da yalan söylemektir.
5) Bir başka açıdan, Hz. İsa, Musa şeraitinden bir takım ağır teklifleri kaldırmıştı. Bu açıdan da kendisi bir mesihtir. Bize göre, insanlığı hakka ve iyiliğe yönelten tüm peygamberler birer “mesih” olduğu gibi, Hz. İsa da öncelikle bir peygamber olarak, iman ve hakla, ona inanan insanları değiştirmiş, iyiye doğru başkalaştırmış gerçek bir mesihtir. Çünkü o bir nebidir ve ayrıca, Kur'an'da “mesih” diye adlandırılmıştır. Bize göre Hz. İsa'nın mesihliği ile ilgili son iki yorum da, gerçekten dikkate değer ve akla yatkın görüşlerdir.
Kaynaklar

FEYRUZABADİ, Muhammed b. Yakub, el-Kâmûsu'l-Muhit, Müessesetü'r- Risale, Beyrut 1996.
HEYET, Sahabiler Ansiklopedisi, Tercüman Yayınları, İstanbul ty.
İBN-İ KESİR, İsmail b. Dımar, Tefsiru'l- Kur'ani'l- Azim, I-IV, Çağrı Yayınları, İstanbul 1995.
İBN-İ MACE, Muhammed b. Yezid, Sunenu İbn-i Mace, I-II, el- Mektebetü'l- İslamiyye, İstanbul ty.
İBN-İ SA'D, Ebu Abdullah Muhammed, et-Tabakâtu'l- Kübra, I-VIII, Beyrut ty.
KANDEHLEVİ, Hayâtü's- Sahabe, I-IV, terc., Ahmed Meylani, İslami Neşriyat, Konya 1983.
KÖKSAL, Asım, Hz. Muhammed ve İslâmiyet, I- XII, Şamil Yayınevi, İstanbul 1977.
MÜSLİM, Ebu'l- Hüseyn el- Kuşeyri, Sahihu Müslim, I-III, Tahkik, Muhammed Fuad Abdulbaki, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992.
NESEİ, Sinan b. Dımar, Sunenü'n- Neseî, I-VIII, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992.
RAĞIB EL- ISFAHANİ, el-Mufredât, Kitabu'l- Cumhuriye, Mısır ty.
SABUNİ, Muhammed Ali, Saffetü't- Tefasir, I-III; Daru'l-Kalem, Beyrut 1986.
SARICIK, Murat, Dört Halife Dönemi, I-II, Nesil Yayınları, İstanbul 2002.
TİRMİZİ, Muhammed b. İsa, Sünenü't- Tirmizi, I-VIII, terc., Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul ty.
WAARDENBURG, Jacques “Mesih”, XXIX, DİA, Ankara 2004, s. 306- 308.
YAMAN, Bahattin, “Dini Kültürün Resimle İfadesi: Deccal Örneği”, Anadolu ve Çevresinde Ortaçağ, 1, AKVAD, Ankara 2007, s. 139- 155.
YAZIR, Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, I-IX, Eser Neşriyat, İstanbul 1979.


Bu Yazı 5742 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar