Deniz Feneri Davası, İnfak Kültürü Ve Psikolojik Savaş
..        

Yapmak zor, yıkmak kolaydır. Yüzlerce, binlerce insanın bin bir meşakkatle vücuda getirdiği şeyi, üç beş kişi zahmetsizce yıkabilir. Kurmak, yapmak için günler, aylar, yıllar harcamak, sabırla gelişmesini, olgunlaşmasını beklemek gerekir. Oysa yıkmak veya yıpratmak için çok kısa bir zaman dilimi yeterli olabilir.
Yapmak ile yıkmak arasındaki ters oranlı ilişki, psikolojik savaş uzmanlarının ilgisini çekmiş, kara ve gri propagandalar için ilham kaynağı olmuştur. Rakip veya düşman tarafı yıpratmak ve etkisizleş- tirmek için “çamur at belki yapışır, yapışmasa da izi kalır” yaklaşımı çok sık kullanılır olmuştur. Rakibi ekarte etmek için “her yol, her yöntem mübahtır” yaklaşımını, halkımız “belden aşağı vurmak” olarak niteler ve bunu aşağılık bir tavır olarak kabul eder.
Zira bir anda birkaç söz, birkaç cümle ile zihinler öylesine bulandırılıp, bilgiler öylesine kirletilebilir ki, kanaatlerdeki olumsuz değişimi ve zihinlerdeki tahribatı, binlerce insan yıllarca uğraşarak düzeltemeyebilir. Karıştırılan kafaları ayıltmak, bulanan zihinleri durultmak ve düşünceleri berraklaştırmak hiçte kolay olmaz.

Deniz Feneri Davası:

Geçtiğimiz yıl Deniz Feneri Derneği'de böyle bir karalama kampanyasına maruz kaldı. Almanya'da faaliyet gösteren Deniz Feneri e.V. Derneği hakkında Alman yargı organları tarafından sürdürül- mekte olan dava sürecinde fırtınalar koparıldı. Nisan 2007'de patlak veren olaylar şöyle gelişti:
Almanya'da faaliyet gösteren Deniz Feneri e.V. Derneği adına toplanan yardım paralarını (yaklaşık 14 milyon euro) zimmetlerine geçirdikleri iddiası ile bazı Dernek yöneticileri hakkında Alman mahkeme- lerinde dava açıldı.
Sürecin ilk başından itibaren Alman polisi ve savcıların aşırı hasmane tavırları dikkat çekiciydi. Frankfurt'taki Kanal 7 İNT Televizyonu binasına Nisan 2007'de yapılan baskında polisin sergilediği tutum ve davranış, bir yardım kuruluşuna karşı değil de, tüm insanlığı tehdit eden küresel bir terör örgütü- ne karşı operasyon yapılıyormuş havasındaydı.
3-4 katlı küçük bir binayı otomatik silahlarla donatılmış yüzlerce polis ile kuşatıp, açık kapıları kırarak içeri girilmesi, masasında çalışan insanların yerlere yatırılıp, elleri bağlanıp, saatlerce yerde yüzüstü bekletilmeleri vb. uygulamalar çağdaş, demokratik hukuk devleti ile bağdaşmayan görüntü- lerdi.
Dava sürecinde Alman polisi ve yargı mercileri- nin hukukun temel ilkelerini zorlayan, hasmane tavır ve yaklaşımları devam etti. Türkiye'nin iç işlerine ve iç siyasetine müdahale anlamına gelebilecek beyanlarda bulunmaktan kaçınmadılar. Başta Sayın Başbakan olmak üzere, Devletin üst düzey bazı görevlilerini de töhmet altında bırakabilecek sözler sarfettiler.
Savunmaya esas olmak üzere, müvekkilleri hakkındaki suçlamaları, bilgi ve belgeleri isteyen sanık avukatlarının talebine ret cevabı veren Alman mahkemesi, sanık avukatlarına gizlilik gerekçesi ile vermedikleri bu dosyaları, Türkiye'deki bazı medya kuruluşlarına servis ettiler. Bu medya kuruluşları da, malum bilgileri en küçük ayrıntısına kadar yayınladı. Basın ve muhalefet çevrelerinde gerek Deniz Feneri Derneği, gerekse Ak Parti aleyhinde kapsamlı bir karalama kampanyası başlatıldı. Alman mahkeme- sinin kararları tartışma götürmez mutlak gerçekler- miş gibi lanse edildi kamuoyuna. Bağış yapanların, Dernek hakkında şikayetçi olması için de hem bazı medya kuruluşları, hem de Alman medyası tarafın- dan ısrarlı telkinler yapıldı.
Bir yandan Türkiye'deki bazı medya kuruluşları, diğer taraftan ise muhalefet partileri kıyametleri kopardılar. İnsanların ne hırsızlığını, ne yolsuzluğu- nu, ne ahlaksızlığını bıraktılar. O kadar ileri gittiler ki; Hükümeti yolsuzluklara karşı sessiz kalmakla, Başbakan'ı ve bazı üst düzey bürokratları ise yolsuz luklara ortak olmakla, hırsızlara göz yummakla ve himaye etmekle suçladılar.
Almanya'daki Deniz Feneri e.V. Derneği ile Türkiye'deki Deniz Feneri Derneği aynı kuruluşmuş havası verilerek, Deniz Feneri Derneği'de insafsız- ca eleştirildi. Türkiye'de faaliyet gösteren Deniz Feneri Derneği, Almanya'daki Deniz Feneri e.V. Derneği ile hukuki bir bağlarının bulunmadığını, bu nedenle Almaya'daki dava ile ilişkilendirilemeye-ceklerini ısrarla ve defalarca açıklamasına rağmen, ithamların ve eleştirilerin ardı arkası kesilmedi. Deniz Feneri, bir türlü derdini anlatamadı. Kendileri-ni insafsızca eleştiren odaklar, yapılan açıklamaları- na kulak tıkayıp duymazlıktan geldiler.
Ana muhalefet partisi CHP, Deniz Feneri Derneği ile ilgili dava sürecini genel seçimler öncesi iç siyaset malzemesi yapmaktan, hem dernek yöneticilerine hem de Hükümete ağır itham ve hakaretler yöneltmekten çekinmedi.
Suçlamalardan ve aleyhindeki kampanyalardan bunalan Deniz Feneri Derneği'de, “haksız suçlama- lar yöneltildiği ve hakaret edildiği” gerekçesi ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal aleyhine 1 milyon liralık manevi tazminat davası açtı. Söz konusu davanın ilk duruşması geçtiğimiz günlerde yapıldı. Bu ilk duruşmada gerek Sayın Deniz Baykal'ın verdiği yazılı savunma dilekçesinde kullanılan ifadeler, gerekse avukatın yaptığı savunmalar, “Pişkinliğin bu kadarına pes doğrusu” dedirtecek cinstendi. Sayın Baykal ve avukatı, gözümüzün içine baka baka, 70 milyonun önünde sarf ettiği sözlerini mahkemede inkar ediyordu. Ankara 2. Asliye hukuk Mahkemesinde görülen dava için yapılan savunmada, Baykal'ın Almanya da ki Deniz Feneri e.V. Derneği ile ilgili açıklamalar yaptığı, fakat Türkiye'de ki Deniz Feneri Derneğini suçlama- dığı ileri sürülüyordu.
Davanın hukuki sonuçlarını bekleyip göreceğiz. Ancak biz, süreci farklı bir açıdan tahlil etmek istiyoruz. Biz, kamuoyuna bir yolsuzluk davası olarak tanıtılan Deniz Feneri davasının, aslında yürütülmekte olan çok kapsamlı ve dehşetli bir psikolojik savaşın tezahürleri olduğuna inanıyoruz.

Kaçırılan yüz milyonlarca liralık vergiler ve hortumlanan milyarlarca dolar kaynaklar karşısında sessiz kalıp, gıkı bile çıkmayan, milletin kanını sömüren Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığına bile soyunan çevrelerin, dürüstlük refleksiyle kamu- oyunu aydınlatmaya çalıştıklarına inanmıyoruz. Dava sürecinde farklı çevreler, farklı amaçlarla hareket etmiş olabilir. Fakat yaşanan sürecin bir fotoğrafını çekersek, hemen göze çarpan önemli bazı hususlar var.

İnfak Kültürü ve Psikolojik Savaş:

Öncelikle bu bir psikolojik savaştır. Asıl hücum, Müslümanların infak kültürüne, yani yardımlaşma ve dayanışma ahlakına; zekat, sadaka ve vakıf medeniyetine karşı yapılmaktadır. Çünkü gerek Türkiye'de ki ve gerekse yurt dışındaki bütün dini hizmetler infak kültürümüz sayesinde, dernek ve vakıf gibi gönüllü hayır kuruluşları aracılığıyla yürütülmektedir. Anadolu geneline yayılmış olan on binlerce gönüllü dernek ve vakıf, hem Anadolu'nun maneviyatını yeniden imar ve ihya ediyor, hem de dünyanın dört bir yanındaki muhtaçlara yardım ve himmet elini uzatıyor. İşte rahatsız olunan asıl konu budur.
Hayatı mücadele olarak görenlerin, infak kültürünün inceliklerini algılayabilmeleri, paylaşma- nın, maddi bir karşılık beklemeksizin vermenin, ne anlama geldiğini kavrayabilmeleri elbette ki çok zor. İslam'ın temel direği namazdır. Fakat ikinci önemli direği de infaktır. Metaryalist batı felsefesinin “hayat mücadeledir” anlayışına karşın; Kuran'ın getirdiği İslam medeniyetine göre “hayat yardımlaşmadır”. Namaz ferdi hayatımızın vazgeçilmezi ise, zekat, sadaka ve vakıf müesseselerine dayanan infak kül- türü de sosyal hayatımızın olmasa olmazıdır. Namaz mü'minin Allah'a karşı kulluğunun özüdür. İnfak ise müslümanların sosyal hayatını düzenleyen en önemli kurumdur.
İslam Alemindeki şuurlanmaya paralel olarak, Müslümanlar arasında infak kültürü de yeniden canlanmaya başladı. Batılı toplumlar, “kuvvet”ten başka değer tanımayarak, menfaat ve maksimum fayda peşinde koşarken, dünya pastasından daha fazla pay alabilmek uğruna her yolu mübah görür- ken; Müslümanlar Yüce Mevla'nın vermiş olduğu imkan ve nimetleri muhtaç insanlarla paylaşma, onların sıkıntısına ortak olma yoluna gittiler.
Hamiyetperver, hayırsever, gönlü ve bütçesi zengin olanlarla, muhtaçları buluşturmak üzere sivil toplum örgütleri, yardım kuruluşları vücuda getirildi. Bu hayır ve yardımlaşma kurumları, yüce milletimi- zin teveccühüne, hüsnü kabulüne ve desteklerine mazhar oldular. Kamuoyundan maddi-manevi çok büyük destekler, kaynaklar bulmaya başladılar. Öyleki yalnız Ülkemize değil, dünyanın dört bir yanına himmet elini uzatabilecek oluşumlar meyda- na geldi.
Osmanlının torunları, ezilen, kaynakları sömürü lerek fakirleştirilen ve batı dünyasının zulmü altında inleyen yoksul beldelere yardım elini uzatmaya ve o ülkelerin muhabbetini kazanmaya başladılar. Afrika çöllerinden Kafkasya dağlarına, Filistin'den Pakis- tan'a, Endenozya'dan Çin'e kadar…Dünyanın dört bir yanına ulaştılar, felaketzedelerin yaralarına merhem olmaya, mazlumların, muhtaçların acılarını ve sıkıntılarını paylaşmaya koştular.
İşte tam bu noktada birileri rahatsız oldu. Bazı çevreler, aldıkları tedbirler ve yürüttükleri kampan- yalarla, hem söz konusu dernek ve vakıflarda görev alan ehl-i hizmeti yıldırmak, etkisiz hale getirmek, hem bu dernek ve vakıflara maddi kaynak ve destek sağlayan ehl-i hamiyeti, hayırseverleri soğutmak, onları bağış yapmaktan vazgeçirmek, hem de yapılan faaliyetleri kötüleyerek kamuoyunun gözünden düşürmek, meydana gelecek sosyo-psikolojik güzel etkilerini bertaraf ederek kamuoyu desteğini yoketmek amacını gütmektedirler.
Sakın yanlış anlaşılmasın; ben, “Deniz Feneri e.V. davasındaki bütün iddialar yanlıştır, iftiradır” demiyorum. İddiaların, suçlamaların bir kısmı veya tamamı doğru da olabilir. Fakat unutmamak gerekir ki, hataları kişiler yapar, cemaatler veya cemiyetler yapmaz. Birkaç kişinin şahsi hatası veya işlediği suç nedeniyle bir camia hiçbir vicdan ve hukuk prensibine göre- suçlanamaz.
Binlerce kişinin görev aldığı ve tüm dünya geneline yayılmış olan bir organizasyonda, kasıtlı veya kasıtsız bazı hatalar, yanlışlar olabilir. Yanlış kişilere rol ve görev verilmiş olabilir. Ancak takım (grup) çalışmalarında başarılar, iyilikler, doğruluklar ekibe; başarısızlıklar, hata ve yanlışlıklar ise fertlere mâledilir. Beş on kişinin hatasıyla, yanlışıyla bütün camiayı suçlamak asla mümkün olamaz.
Deniz Feneri e.V davası sürecinde ise kişilerden çok camia hedef seçilmiştir. Yaşanmakta olan süreçte, açık bir husumet göze çarpmakta ve maksadın “Üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” olduğu görülmektedir.
Dava sürecinde Alman Cephesinde sergilenen fevri, aşırı ve hasmane tavırların da önemli sebepleri var. Öncelikle batı dünyası, Türkiye'nin İslam Alemi ile yeniden kucaklaşmasından ve dünya ile bütünleşmesinden son derece rahatsızdır. Söz konusu kucaklaşmada ve dünya ile bütünleşme de ise, katalizör görevini gönüllü sivil kuruluşlar üstleniyor. Onun için bu tür gönüllü sivil kuruluşların frenlenmesi ve etkisizleştirilmesi amaçlanmaktadır.
Öte yandan Almanya, Ak Parti iktidarından ve Tayip Erdoğan'ın başbakanlığından rahatsızdır. Hızla gelişen ve bölgesinde bir süper güce dönüşen Türkiye'den rahatsızlık duyulduğu gibi, Merkel yönetimi de Türkiye'nin AB'ye üyeliğini engellemeye çalışmaktadır. Çünkü Türkiye'yi Almanya'nın potansiyel ve müstakbel rakibi olarak görüyorlar.
Bunun için, hem Türkiye'yi Avrupa kamuoyunun gözünden düşürecek, hem de Ak Parti İktidarını yıpratacak operasyonlar icra ediliyor. Daha da ileri gidilerek, Türkiye'nin iç siyasetine de müdahale ediliyor. Ak Partiye karşı, CHP ve Deniz Baykal destekleniyor. Alman vakıflarının CHP'ye mali yardım yaptığı geçen yıl gündeme gelmişti. Ama ne hikmetse Alman makamları, CHP'yapıldığı iddia edilen Alman yardımları ile ilgili belge ve bilgileri Türkiye'ye vermedi!
Olayların Türk iç siyasetine dönük yüzüne bakınca da şunu görmekteyiz; proje, yatırım ve hizmet konusunda mevcut İktidarla başa çıkılama- yacağını düşünen ve demokratik yollardan iktidara gelme şansları olmayan muhalefet çevreleri, yolsuzluk iddialarıyla Ak Parti hükümetini yıpratma- yı ve sağduyulu kamuoyunun desteğini kırmayı amaçladılar. Bunun için de, ısrarla başta Sayın Başbakan olmak üzere, Ak Parti'nin ve Ak partiye yakın bazı çevrelerin isimlerini yolsuzluk iddialarının içine çekmeye çalıştılar.

Yapılan Propagandaların Etkisi:

Medyanın ısrarlı telkinleri ve tüm karalama kampanyalarına rağmen, bağış yapan hiç kimse Deniz Feneri Derneği hakkında şikayetçi olmasa da; yürütülen psikolojik savaş kapsamında yapılan propagandaların tesirini gösterdiğini, kısmen de olsa milletin kafasını karıştırdığını, infak ahlakımızı olumsuz yönde etkileyerek hayır ve hizmet kuruluşlarına yapılan bağış ve yardımları azalttığını söyleyebiliriz.
Söz konusu propagandaların özelikle 2008 yılı Ramazan ayı öncesinde yoğunlaştırılmış olması çok manidardır. İlahi rahmetin coştuğu, af ve mağfiret ayı olan Ramazan da bağışlanmak ve Rıza-i İlahiye ye nail olmak arzusuyla dolan mümin gönüllerin, Ramazan aylarında sevap kazanma, hayır işleme ve bağış yapma duyguları da coşmaktadır. Ancak infak ahlakımıza karşı yürütülen kapsamlı psikolojik savaş nedeniyle zihni bulanan insanlar, bağış ve yardım yapma konusun- da tereddüde düştüler.
Oynanan oyunları tam manasıyla kavrayama- yan, feraseti azalmış günümüz Müslümanları, meseleyi 5-10 kişinin yolsuzluk davasına indirgeyiverdi. Olay, infak kültürümüze yapılan kapsamlı bir saldırı olarak değil, Deniz Feneri Derneği'nin münferit meselesi olarak algılandı. Zaten yapılan prapogandaların asıl maksadı da buydu.

Sonuç:

Sonuç olarak; ehli diyanet ve ehli hamiyet, birilerinin hiç çekinmeksizin Ergenekon Terör Örgütünün gönüllü avukatlığını üstlenmelerinden ibretle ders almalıdır. Yapılan hücumun yalnızca Deniz Feneri Derneğine karşı olmadığını fark ederek, infak ahlakımıza yapılan saldırılara karşı duyarlı olunmalı, musibetin defi için müşterek tavır sergilemeli ve geçirmekte olduğu zor günlerinde Deniz Feneri Derneği yalnız bırakılmamalıdır.
Şuurlu müminler, her türlü kara ve gri propagan- dalara karşılık inadına “Allah için vermeye” devam etmelidir.


Bu Yazı 2941 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar