Dersim ve Bediüzzaman Said Nursi
..        

Nice yüreklerde derin (İZ) ler bırakan Dersim hadisesi yaşanırken, Bediüzzaman Hazretleri de Kastamonu'da çetin ve sıkı takip altında sürgün hayatı yaşamaktadır.
Dersim'li değildir Bediüzzaman ama Dersim- 'lilerle kader birliği yaşamıştır. Zira 1925'ten beridir, sebepsiz ve bir takım evhamlar yüzünden memleketi olan Van'dan bir kış vakti jandarmalar eşliğinde alınarak Batı Anadolu'ya sürülmüştür. Önce Burdur'a, sonra Isparta'ya, ardından kuş uçmaz kervan geçmez bir köy olan Barla'ya, tekrar Isparta'ya, derken, Eskişehir'de on bir ay süren hapis hayatı ve tarih 1938' leri gösterdiğinde ise Kastamonu'da insanlardan soyutlanmış olarak, tek başına bir evde sıkı takip altında bir sürgün hayatı yaşamaktadır.
Vefat tarihi olan 1960' lara gelindiğinde ise bu sürgün hayatının, şehir şehir kasaba kasaba devam ettiğini görmekteyiz. Hayatının son iki gününde bir şekilde talebeleri tarafından gizlice Urfa'ya götürülmüş ve orada vefat etmişse de, yirmi sekiz senelik sürgün çilesi yine birilerini kesmemiş olacak ki, bu kez de bir gece vakti mezarı kazılarak naşı alınıp, yine memleketinden uzak olan batı Anadolu da, tıpkı Hazreti Ali efendimiz gibi bir meçhule gömülmüştür.
Dersim ile Bediüzzaman'ın ortak paydaları çoktur; dert, çile, ıztırap, sürgün, idam sehpaları, mahkeme salonları, hapishaneler, mahrumiyet, eziyet, kan, göz yaşı ve bütün bunları yapanların, yaşatanların failleri…
Ancak bu ortak paydalara mukabil, Dersim ile Bediüzzaman'ı ayıran çok önemli bir fark vardır. Metod farkı, tavır farkı, zalime cevap verme farkı, mücadelede strateji farkı, ne derseniz deyin, sonucu tamamen değiştiren bir faktır bu.
Bu fark Şeyh Said ile Bediüzzaman'ı da ayıran bir farktır. Kısacası Bediüzzaman'ı Bediüzzaman yapan işte bu farktır.
Resmi kayıtlara göre on beş bin insanın ölümünü, en az bir o kadar insanın da perişaniyetini, mağduriyetini, sürgününü ve en nihayetinde yenilgi- yi netice veren Dersim ve ondan çok da farklı olmayan Şeyh Said hadisesine karşılık, Bediüzzaman- ın mücadelesinde silah ve şiddet yerine ilim, bilinçlendirme, tebliğ, şefkat, iltica, sabır, alemlerin rabbine sığınma ve kazanma vardır.
Bediüzzaman öyle bir strateji takip etmiştir ki, binlerce insanın ölümüne değil, kurtulmasına, mağduriyetine değil, muzafferiyetine, sebep olmuş- tur.
Dönüp geriye baktığımızda, Bediüzzaman'ın mücadelesinde, Dersimin içler acısına, göz yaşına, ağıtlarına bedel, imrenilecek, taktir ve gıpta edilecek bir tablo görüyorsak, bunu metot farkına borçluyuz.
İşte bu farklı metottur ki, bugün dünyanın dört bir yanında ilim, ahlak, fazilet abidesi haline gelen bir neslin yetişmesine sebep kılmıştır Bediüzzaman'ı.
Peki bu farklı mücadelenin adı neydi, nasıl bir mücadele sergilemişti ki, bu azim ve müthiş farkı ortaya çıkartmıştı?
Bu mücadelenin adı, MÜSBET HAREKETTİR. Zira ona göre dahildeki mücadele ve cihad ile hariçteki mücadele ve cihat farklıdır. Dahilde şiddet ve silah kullanılamaz. Dahilde ancak manevi silahlar ile mücadele edilebilir ki, Bediüzzaman onu yapmıştır. Silah ancak dışarıdan gelen düşmana karşı kullanılır.
Neden dahilde maddi silah kullanılamaz?
Zira anarşi olur, nice masumların, suçsuz insanların, çoluk çocuğun canı yanar, asayiş elden gider ve her iki taraf da kaybeder. İşte Dersim ve işte şeyh Said isyanı gibi yakın tarihte yaşanmış onlarca ibretlik olay. Hiç birinin kazananı olmamış ve binlerce masum, hasta, kadın, çoluk çocuk ve yaşlı insan cendereden geçmiş, hayatını kaybetmiş veya perişan olmuşlardır.

Mekke'de en ufak bir şiddete baş vurmayan ve hatta ülkesini terk etmek pahasına şiddetten kaçan peygamberimiz, Medine'de iken, dışarıdan gelip saldıran Mekkelilere karşı silah kullanmıştır. Zira düşman hariçten gelmişti. Şayet Mekke'de silah kullanmış olsaydı, sadece zalime değil, mazluma da zarar vermek zorunda kalınacaktı. Zira dahilde zalim ile mazlumu ayırmak mümkün değildir. Ama hariçten gelen eli silahlı saldırganların hepsi zalimdir ve suçludur, onlara silah kullanabilirsiniz.
Peki nedir müsbet hareket?
Korkaklık mıdır, kaçmak mıdır, zafiyet midir?
Elbette ki hayır. Müsbet hareketin ne olduğunu Bediüzzaman'ın ifadelerinden öğrenelim:
“Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çolukçocuğu mesul olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.”(1)
Keza bir başka eserinde de:
“Benim ve Risale-i Nur'un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibarıyla, bir mâsuma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânilere, değil ilişmek, belki beddua ile de mukabele edemiyorum. Hattâ en şiddetli bir garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim halde, değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o şefkat men ediyor. Çünkü o zâlim gaddarın, ya peder ve validesi gibi ihtiyar bîçarelere veya evlâdı gibi mâsumlara maddî zarar gelmemek için, o dört beş mâsumların hatırına binaen o zâlim gaddara ilişmiyorum. Bazan da hakkımı helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyen ilişmiyorum.”(2) Demektedir.
Evet Müspet hareket anlayışında, bırakın silahlanmak ve şiddete başvurmak, beddua etmekten bile kaçınmak varmış.
Peki neden?
Zalim adama beddua etiniz ve adam feci bir şekilde hayatını kaybetti gitti. Peki yetim bırakılan evladının ne suçu var? Ya masum olan annesinin veya babasının kabahati nedir ki, ona evlat acısı çektiril- sin?
Gözünü kırpmadan suçsuz günahsız vatan evlatlarını katlederek, nice masum yavruları yetim bırakan, nice annelerin babaların ciğerini yakanların kulakları çınlasın, varsın Bediüzzaman'ın mücadelesi- ni, hayatını bir okusunlar, demeden geçemem.

Bediüzzaman'ı dinlemeye devam edelim:
“Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o hâlette o da azlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zayiata mukàbil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ân'ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.”(3)

İşte bu son ifadeler Müspet hareketin gerekçesi- ni daha da anlaşılır kılıyor. Asrımızın dinsiz medeni- yeti, insanı bencil ve egoist yaparak firavunlaştır- mıştır. Firavunluğun millete yansıması ise menfi milliyetçiliği doğurmaktadır ve doğurmuştur. Ayrıca inkardan doğan merhametsizlik ve acımasızlık hissi, zalimi kural tanımaz yapmıştır.
Zalim saldırınca, genç ihtiyar, kadın erkek, çoluk çocuk, anne baba farkı gözetmeden ezer geçer. Siz ise aynı şeyi yaparsanız, siz de zalim olursunuz ve kaybedersiniz. Sadece zalimi hedef alırsanız, binlerce kayba karşılık birkaç kişiyi ancak öldürebilirsiniz. Bu iki durumda da başarısız olursunuz. Öyle ise şiddet ve maddi silah ile dahile mücadele olmaz. Zira zalim ile mazlum iç içe girmiştir. Harici savaşa benzemez.
Öyle ise çözüm manevi silahtır.
Şeyh Said harekete geçmeden önce Bediüzza- man'dan yardım ister ve birlikte hareket etmeyi teklif eder. Bediüzzaman'ın verdiği cevabın ilk cümlesi her şeyi izah etmek için yeterlidir.
İlk cümle şudur: “sen isyan etmekle kimi kime kırdıracaksın?” der.
Askere gitmiş evladın ile evdeki evladın, yeğenin, akraban veya bir başka masum insan karşı karşıya gelmeyecek mi? Öyle ise kimle savaşıyorsun?
Bu gün hala aynı acılar ve yanlışlar devam etmiyor mu? Otuz senedir binlerce gencin ölümüne sebep olan doğu probleminin galibi kimdir? İki tarafın da geldiği nokta ortadadır.
Sözüm ona, hakkımı arıyorum gerekçesi ile silahlanan bir Diyarbakırlı, bir Hakkarili kimi hedef alıyor. Yine bir Diyarbakırlıyı, Hakkariliyi veya her şeyden habersiz, masum bir başka vatan evladını öldürmüyor mu? Bu mudur sorun çözmenin, hak aramanın yolu? Zalimden intikamımı alıyorum diye binlerce masum ve suçsuz insanı katletmek bir başka zalimlik değil midir? Böyle bir dava hak bir dava olabilir mi?
Bediüzzaman'ın Şeyh Said'e olan sorusunu güncelleştirelim. Ey PKK veya ey hakkını aramaya çalışan Kürk kardeşim, sen kimi kime kırdırıyorsun?
Bunun tek bir cevabı vardır. Bediüzzaman, Şeyh Said'e sorduğu sorusuna yine kendisi cevap veriyor:
“KARDEŞİ KARDEŞE KIRDIRACAKSIN”

Bu gün de kardeş kardeşe kırdırılmıyor mu?
Demektir ki, Bediüzzaman haklıymış. Dahilde, yani içerde maddi mücadele neticesizmiş ve kazananı yokmuş. Önümüzde taze ve derin acısı ile duran, her gün bir yuvayı ve yuvadaki yürekleri yakıp kül eden otuz senelik çözümsüz doğu olayı, silahla mücadelenin neticesiz kaldığına dair yeterli bir delil değil midir?
Sözün özü, ortada iki yol var. İkisi de denenmiş ve sonuçları ile karşımızda durmaktadır. Biri müspet hareket, diğeri ise şiddete dayalı menfi harekettir. Madem şiddet bütün dünyada iflas etmiştir, kan ve göz yaşından başka bir işe yaramamıştır, öyle ise Bediüzzaman'ı dinlemek ve anlamaya çalışmak milli bir görev ve gereklilik olmuştur.
Öte yandan, Bediüzzaman'ın dersim olayı ile doğrudan bir anekdotu da vardır. Onu aktarmadan geçmek olmaz. Bu anekdotta, onun yetiştirdiği bir subayın Dersim olayındaki tavrını, şefkatini ve müsbet hareketini görecek ve bir kere daha Bediüzzaman'ın metoduna hayran kalacaksınız.
Bu anekdotu bizzat talebesinin ağzından dinleyelim.
Önce talebesini tanıyalım sonra anekdota geçelim.
Bediüzzaman'ın bu talebesi bir Albay olan İbrahim Hulusi Yahyagil'dir
1895`te Elazığ Harput`ta dünyaya gelen Yahyagil, Birinci Dünya Harbinde, Kafkas ve Çanakkale muharebelerinde bulunur. 1925 senesinde Harbiye- ye girer.
1950 senesinde Albay rütbesiyle emekliye ayrılır. Bediüzzaman`ın ilk talebelerindendir. 25 Temmuz 1986`da Elazığ`da vefat eder.
Gelelim ibretli anekdota: Şöyle anlatıyor Binbaşı Yahyagil:
"1938`de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir ise tek kelime idi: `İmha!..`
"Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın vs."
"Fakat bu tarz bir muamele ile bunlar salâh mı bulacaklardı? Ben kıt`a komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize verdiler.
"Sen piyadesin, seni topla takviye etmek gerektir` dediler.
"Müthiş bir hüzün ve ızrıdap içinde idim. Hz. Üstad benim bu hüznümü hissetmiş. Bu durumu kendisine yazıp soramadım. Nasıl yazabilirdim? Bu ızdırabımı kâğıda nasıl dökebilirdim? Tam merhum pederimle vedalaştım. Hayvana bindim gidiyordum. Bir de baktım, hizmet eri koşarak geldi. Elime bir mektup verdi. Mektubu açtım. Mektubu Üstad Kastamonu`'dan Ürgüp Müftüsü olan kardeşi Abdülmecid vasıtasıyla gönderiyordu:
"Hulusi`nin bir gailesi(sıkıntısı) var, diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur`un şakirdlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler..."
"Az sonra isyân olan bölgeye gittik. Döndük dolaştık. O bölgeyi terk etmişler, dağlara mağaralara çekilmişler. Rahmet-i İlâhîye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan bizi kurtardı."(4)
Bu anekdot her şeyi anlatıyor. Söze hacet kalmıyor. Bediüzzaman'ın metodu ile yetişen bir subay örneğidir Hulusi Yahyagil. Bir kere daha anlamış olduk ki, çare öldürmek değil, ölmüş kalpleri diriltmek ve Hulusilerin sayısını artırmaktır. O zaman ortada sorun diye bir şey kalmaz, herkes kardeş gibi geçinir.
Bediüzzaman ve Alevi kardeşlerimizden bahis açılmışken, Bediüzzaman'ın Ehli sünnet mensupları ile Ehli Şia olan Alevilere yaptığı çağrıyı burada hatırlatmamak olmaz. Hatırlatmak lazım çünkü, birileri bu iki kesimi sürekli karşı karşıya getirmeyi artık kolay bir silah ve yem olarak kullanmaktadır. Bunca musibet ve oyuna gelmelerden sonra her iki tarafın da kulak kesilmesi ve hatta evlerinin her duvarına kazımaları gereken uyarı cümleleri şöyledir:
“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î meseleleri bırakmak elzemdir.”(5)
Hiç şüphesiz Dersim nice yüreklerde ve beyinler- de derin izler bırakmıştır. Ancak bu izleri kaldırmanın tek yolu vardır, Dersimden ders çıkarmak ve aynı hataya tekrar tekrar düşmemektir.
Hataya düşen mi yoksa düşüren mi, oyuna gelen mi yoksa getiren mi daha çok suçludur? sorusunu sorarak zihinlerinizi biraz daha meşgul edeceğim. Birlik ve dirlikle kalın.


Bu Yazı 2553 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar