Devasa Bir Orduya İhtiyacımız Var mı?
..        
Genelkurmay başkanlığı internet sitesinde Türk ordusunda, toplam 720 bin personel, olduğu belirtiliyor. Bu personel sayısı, Türkiye nüfusunun %1'ine tekabül ediyor. Yani nüfusumuzun %1'i asker. Zaten, Türk Ordu- su, dünyanın en büyük (yoksa en kalabalık mı deseydim) 8.ordusu.
Yine orduda 201 bin civarında uzman; subay, astsu-bay gibi personel bulunmaktadır.
Sadece ordunun ya da uzman personelin sayısı de-ğil, onun içindeki generallerin sayısı da çok yüksek:367. Dünyanın benzer orduları ile karşılaştırıldığında; Türk ordusunda 2 bin kişiye 1 general düşerken, aynı rakam, Çin'de 12 bin kişiye 1; ABD'de 5 bin kişiye 1 general düşüyor. Bugün dünyanın en donanımlı ordusuna sahip ve nerdeyse dünyanın her tarafında bulunan ABD ordusu ile Türk ordusu arasındaki fark çok büyük ve çok ilginç. Personellerin çok verimli kullanılmadığı ve aşırı şişme olduğu aşikar.
Türkiye herhangi bir konuda, Mesela ülke halkları için çok önemli olan eğitim, sağlık ya da adalet gibi alanlarda, dünyanın gelişmiş ülkeleri ile kıyaslandığında, rakamlar yukarıdakinin tam tersi, Türkiye'nin aleyhinde olduğu görülecektir. Söylediklerimizi somutlaştırmak için, Sözgelimi sadece, kişi başına düşen doktor sayısına bakmak yeterlidir. Sağlık Bakanın verdiği bilgiye göre, Türkiye'de 1000 kişiye düşen doktor sayısı 1.4 iken; ABD'nin de içinde olduğu birçok ülkede bu rakam 3.1 dir. Kısacası Gelişmiş ülkelerde sağlık alanındaki hizmet kalitesi, Türkiye'dekinden daha iyidir. Yani Türkiye'de sağlık hizmeti, sağlıksız. Zaten Türkiye Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesinde yer alan 53 ülke arasında 52. sırada yer alması, bunun önemli bir göstergesi. Türkiye'de son yıllarda hükümet nezdinde ciddi iyileştirmelere rağmen sağlığın genel bütçe içindeki oranı%3.7; ABD'de ise bu oran %17.4.
Kanaatimce yukarıda sadece kişi başına düşen doktor sayısına ilişkin verdiğim karşılaştırmalı rakamla- rın iyi olmamasının en önemli sebeplerinden birisi, yine yukarıdaki ordu ile ilgili verdiğim rakamların çok iyi olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü sağlık hizmetle- rinin daha kaliteli olması için, harcanması gereken para ya da gerekli olan istihdam, ordu hizmetlerinde kullanılmaktadır. Türk ekonomisinin hala çok iyi durum- da olmamasının önemli bir nedeni askeri harcamaların çok yüksek olmasıdır. Bu harcamalar halkın dolayısıyla ekonominin sırtında bir yüktür. 2010 yılında toplam askeri harcama 16 milyar dolar civarındadır. Bu rakamın sadece birkaç milyar dolarının ekonomide kullanılması, ekonominin çok ciddi canlanması için yeterlidir. Yine birkaç milyar dolarının sağlıkta, eğitimde kullanılması, hem buralardaki hizmet kalitesini daha da yükselecek hem de bu alanlardaki rakamları, gelişmiş ülkelerin seviyesine getirecektir.
Sadece ordunun büyüklüğü ve etkinliği, personel sayısının yüksekliğinden ya da orduya bütçeden çok önemli bir kısmının ayrılmasından kaynaklanmıyor. Ordu 'devlet içinde devlet', değil, 'devlet içinde devlet üstü'. 'La- yuhti, la-yüs'el'dir. Yanlış yapmaz, hata işle- mez; sorumlu olmaz, sorulmaz, sorgulanmaz'dır.
Ordunun gücü halkın zihninde üstün ve yüce bir konumdadır. Bu üstün konumu, ordu yönetiminin yanlış uygulamalarından dolayı mağdur olanlarda bile değiş- memektedir. Hatta başı örtülü olduğu gerekçesiyle aske- ri kurumlardan kapı dışarı edilenlerde bile orası, hala peygamber ocağıdır.
Neden, Türkiye gibi ekonomisi hala çok güçlü olmayan bir ülkede, dünya sıralamasında ilk sekize girecek sayıdaki bir orduya sahiptir? Neden bu kadar fazla er, neden bu kadar fazla uzman personel, neden bu kadar fazla general? Bu kadar yüksek rakamı beslemeye, bu kadar yüksek maliyete katlanmaya değer gerekçe ve ihtiyaç var mıdır?
Mesela odunun çözmek için, otuz yıldır mücadele ettiği, uğraştığı dolayısıyla başarı konusunda imtihan olduğu ve ülkenin en büyük reel problemi olan PKK sorunu konusunda başarılı oldu mu?
Şüphesiz buna benzer daha birçok soru sorulabilir; ancak en son sorudan başlayarak sadece onu cevapla- yalım. Elcevap: Hayır. Çünkü Türkiye'nin en büyük ve en maliyetli konuların başında gelen bu sorun otuz yıldır hala devam ediyor. Rakamlara gelmez maddi ve manevi kayıplar var. Mücadele süresince ordu nerdeyse tek söz sahibi, tek inisiyatif kullanan kurum olmasına rağmen, bu konuyu, beylik laflara rağmen, çözememiştir, çözme becerisini gösterememiştir. İlginç olan husus sorunun çözümü askeriyeye bırakılmasına rağmen, ordunun bırakın çözmeyi, çözme konusunda doğru dürüst bir plan-programı olmadığı uzmanlarca da ifade edilmek- tedir. Buna karşın, illegal işlere ilişkin onlarca plan-program hazırladıkları, cunta ve darbecilikle uğraştıkları gerekçesiyle 60 civarında general, sanık olarak, mahke- melerde yargılanmaktadır.
Konuyu biraz daha açacak olursak;
1.Ordu dünyanın en kalabalık ordulardan birisi.
2.Orduya , genel bütçeden çok büyük rakamlar tah- sis ediliyor.
3.Ordunun konumu 'devlet içinde devlet üstü'
4.Halkın zihninde, nerdeyse en üstün kutsal değer, en üstün kurum.
Bütün bunlara rağmen, Ordu, terörle mücadelede neden başarısız olur?
Kimin eşinin başı örtülü, kim içki içiyor- kim içmiyor, kim namaz kılıyor, herhangi bir devlet kurumunun başına kim geçsin, seçimlerde hangi sandıkta ne kadar 'evet' ne kadar'hayır' çıktı, hangi semtte hangi parti ne kadar oy aldı, ordu mensupları hangi partiye oy verir, İktidara hangi parti geçmeli ya da İktidar partisi nasıl alaşağı edilir…vb. üzerine vazife olmayan işlerle uğraşılıyor. Vatandaş tüyü bitmemiş yetimin boğazından kısarak, sadece bu işler için mi bu kadar büyük orduyu, organizasyonu besliyor, bu kadar sıkıntıya, maliyete katlanıyor?
Burada “orduya ihtiyaç var mıdır- yok mudur” sorusunu tartışmıyoruz. Elbette her devletin orduya ihtiyacı vardır. Ancak her devletin sadece orduya değil, başka kurumlara da ihtiyacı vardır. Doğrusu bu kurumları ihtiyaç sıralamasına koymaya da gerek yoktur. Mesela orduyu birinci sıraya koymak ya da ordu mensuplarını en vatansever görmek çok tutarlı bir yaklaşım değildir. Bir öğretmenin bir subaydan daha az vatansever olduğunu veya vatan için daha az lüzumlu olduğunu kim iddia edebilir?
Önemli olan, kurumun etkinliği ve verimliliğidir. Kurumun dejenere olmamasıdır. Suça bulaşan mensup- larına sahip çıkmayarak, kurumun izzetini muhafaza etmesidir.
Gelinen noktada ordu, maalesef halk ile arasına büyük şatolar inşa ederek, büyük bir kast sistemini kurmuştur. Kendi kuralları ile kendi doğrularını tesis etmiş “kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışıyla yasa dışı işlerle uğraşan mensuplarına sahip çıkma hatasına düşmüştür. Hatta dönemin Genelkurmay başkanı, illegal işlerle uğraşan mensuplarını değil, bu illegalite yapıyı deşifre edenlere kızmıştır.
Bu konu bana Saint-Simon'un(1760-1825) iki kısım- dan oluşan meşhur Parabol'ünü hatırlattı. Yazar toplumda üretmeden tüketenlerin durumunu bu parabol ile açıklar. Birinci kısmında düşünür, Fransa'da bir gecede en iyi elli mimarını, en iyi elli kimyacısını, en iyi elli mühendisini, en iyi elli doktorunu, en iyi elli dökümcüsünü, en iyi elli yapı ustasını, en iyi demir doğramacısını kaybetse… Kısacası Fransa bir gecede aşağı yukarı üçbin kadar, bilgin, sanatkar ve zanaatkarını kaybetse, bu durumun Fransa'ya neye mal olacağını düşünür ve şu sonuca varır: Toplumun belli başlı üretici güçlerini oluşturan bu kimselerin kaybedilmesiyle, Fransa ruhsuz bir vücut şeklini alacaktır ve diğer uluslarla hiçbir alanda yarışma gücü kalmayacaktır. Ancak bu değerlerin yani üreticilerin yerine yıllar sonra yenilerinin yetişmesiyle eski gelişme düzeyine ulaşabile- cektir.
Parabolun ikinci kısmında ise; yine “Fransa'nın bir gecede tüm asker yöneticilerini, tüm ordu mensuplarını kaybetse, böyle bir felaketin sonucu neler olabilir” diye sorar. Bunun büyük bir felakete sebebiyet vermeyeceği- ni, üzüntünün sadece duygu alanında olacağını düşünen Yazar 'Fransızlar genellikle iyi yürekli kişiler oldukları için bu felaketten üzüntü duyacaklardır ama, bu olayın Fransa için yaratacağı etki de bundan ibaret kalacaktır. Siyasal ya da ekonomik hiçbir sonucu olmayacaktır. Çünkü bu kimselerden boşalan yerlerin doldurulması çok kolay olacaktır, bu kimselerin yapacakları işleri iyi yapabilecek yüzlerce yurttaş vardır.
Tabi Saint-Simon'un bu parabolü bir faraziyeye dayanıyor. O yıllardaki Fransa'nın siyasal, askeri ve eko- nomik durumunu gözlemleyerek, bu varsayımı gelişti- riyor. Parabolün ikinci kısmı bir ceza davasına konu olu- yor. Doğrusu bu varsayım, bana şuanda gündemde de olan bir konuyu hatırlattı. Malum yukarda belirttiğim gibi, Türk ordusu dünyanın en kalabalık ordusu olmanın yanında aynı zamanda bünyesinde en çok uzman personel ve General bulunduran ordudur da.
S.Simon'un parabolunu Türk ordusuna uyarlarsam; hükümet bir gecede kanun çıkartsa, Mesela, General sayısını 30'a, Uzman personel sayısını 5 bine, er sayısını da 100 bine düşürse, ne olur? Benim kanaatime göre, Ülke açısından çok büyük kayıp olmaz. Bilakis büyük bir kazanç olur. Öncelikle ekonomi biraz daha canlanır, eğitim, sağlık gibi hizmetlere daha fazla kaynak aktarıla- bilir ve hizmetlerin kalitesi daha da yükselir. Türk ordu- sunun da verimliliği ve saygınlığı artar. Çünkü bir yer de çok ağa varsa, o zaman 'sen ağa ben ağa bu inekleri kim sağa' durumu ortaya çıkar. Bir kişilik işi, çok kişi yaparsa, orda o iş olmaz. Ya da o işin yapılma süresi, çok uzar.
Bizim söylediğimizi kısmen teyid eden bir durum da tutuklu olan generallerdir. Bir kısmı emekli olmakla birlikte, 60 civarında general tutuklu. Peki orduda herhangi bir yönetim boşluğu oluştu mu? Zaten yukarıda belirtilen 367 general'in yarısı ankara'da görev yapıyor. Yani generallerin yarısı, sahada değil, masa başında. Teknolojinin geliştiği böyle bir zamanda, bu kadar çok sayıda generalin masa başında kalması çok önemli bir kaynak israfı değilmi?Unutmayalım en verimsiz kurumlar, personellerinin en çok ve unvanların en bol kullanıldığı kurumlardır.

Bu Yazı 2300 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar