Devlet Bediüzzaman’la Barışmalı
..        
Ülkemizde son zamanlarda Devlet-Millet kaynaşma sı, toplumsal uzlaşma, demokrasi ve fikir hürriyeti adına çok önemli adımlar atılıyor. Bir taraftan bazı açılımlarla toplumsal gerilim azaltılırken; öte yandan Devlet, daha önce dışlanmış veya rencide edilmiş olan bazı yazar ve düşünürleri kucaklayarak aradaki buzları eritmeye çalışıyor.
Hükümet'in Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgele- rinde uyguladığı demokratik açılım politikaları, Alevi açılımı, Nazım Hikmet'in vatandaşlığının geri verilmesi, Cumhurbaşkanlığı'nın bazı fikir ve sanat adamlarını Çankaya Köşkü'nde ağırlayarak iltifat edilmesi, Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülünün Yaşar Kemal'e verilmesi, Kültür Bakanlığı “Kültür-sanat ödülü”nün Çetin Altan'a verilmesi ve son olarak şarkıcı Ahmet Kaya'nın mezarının Paris'ten Türkiye'ye getirilmesi için Kültür Bakanlığı'nın harekete geçmesi gibi birtakım gelişmeler, Devlet'in problemli olduğu kesimlerle barışmak ve toplumsal uzlaşmayı genişletmek istediği intibaını uyandırıyor.
Düşünce ve ifade özgürlüğü ile hoşgörü ve toplumsal uzlaşı adına, atılan bu adımları olumlu buluyor ve memnuniyetle karşılıyoruz.
Ancak devletin el uzattığı, kucakladığı veya iade-i itibar yaptığı bu şahısların, pek çoğunun mazinin tescilli komünistleri ve Türk Devleti aleyhtarları oluşu da dikkatlerimizden kaçmıyor. Bu durumda, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın eski alışkanlıklarının payı ne kadardır bilemiyoruz.
Yapılan bu açılımların ve atılan uzlaşı adımlarının kamuoyu vicdanını yeterince rahatlatmaya yetmediği kanaatindeyiz. Zira şu ana kadar Devlet Erkanının yüksek iltifatına mazhar olan bu kişiler, kendi milleti ve milletinin değerleri ile de kavgalı olan kişiler. Nazım Hikmet'e vatandaşlık verilmesi veya Sayın Başbakan ve Eşi'nin konuşmalarında sık sık Nazım'dan dizeler okumaları, Anadolu insanının çok da umurunda olmadığı gibi, aslında bu iltifat ve itibarı yadırgıyor da.
Biz, Hükümetin devlet-millet kaynaşmasını tesis edecek, kamu vicdanını rahatlatacak daha samimi adımlar atması gerektiğine inanıyoruz. Bu cümleden olarak da, Yüce Devletimizin müseccel komünist Nazım Hikmet'e gösterdiği alaka ve itibarı, başta Anadolu olmak üzere dünyanın her yerinde milyonlarca talebesi bulunan Bediüzzaman Said Nursi'den de esirgememesini bekliyoruz.
Bugün Resmi ağızların telaffuzundan öcüden kaçar gibi kaçındığı Bediüzzaman Said Nursi ismi, tüm dünyada Türkiye'nin medar-ı iftiharı olmuştur.
Hayatını Devletin ve Milletin selameti uğruna feda eden bu Mübarek İnsan, maalesef her türlü hukuksuzluğa başvurularak sürgünlere, tecridlere, mahkeme salonlarına, hapishane köşelerine mahkum edilmiş ve tüm hayatı zulüm ve işkenceler altında geçmiştir. Fakat O, çektiği tüm eza ve cefalara rağmen asla Devlete ve Millete küsmedi; "Bana ıztırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir… Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!” Dedi.
O'nun tüm derdi, Milletinin imanının selameti, dünyevi ve uhrevi saadetin sağlanması idi:
"Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon (şimdi 72 milyon) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur."
Bediüzzaman, davasını ve gayesi uğruna çektiği çileyi şöyle anlatır:
“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı?...
Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar… Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim…
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum… Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun.” (Tahliller/Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı)
Bediüzzaman'ın hayatına bir göz atarsak; baştan sona şeref levhaları ile dolu olduğunu, hayatını vatana ve millete hizmete adadığını görürüz:
-Normalde on beş sene kadar süren klâsik medrese eğitimini üç ayda tamamladı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmaları) kazanarak kendini ispatladı. Hiç soru sormadı ama hangi konuda olursa olsun sorulan tüm sorulara cevap verdi, ilim çevrelerinin saygı ve hayranlığını kazandı. Bu yüzden kendisine "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.
-Yıkılmakta olan Osmanlı Devleti'nin yeniden ihyası için hiçbir fedakarlıktan çekinmedi, İslam namına meşrutiyeti destekledi, cumhuriyetin faziletlerini anlattı, hürriyetin vazgeçilmezliğine dikkat çekti, Müslümanları şuurlandırmak için memleket memleket dolaştı,
-Osmanlı'nın ve tüm İslam aleminin niçin geri kaldığına dair teşhis ve tesbitlerde bulunarak; kalkınmanın nasıl sağlanabileceği hususunda reçeteler önerdi,
-Yaşadığı dönemde Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâm'dan kopmuştu. Batı'daki değişim ve bu değişimin yapısı tam kavranamamıştı. O'a göre mutlakiyet (monarşi) İslâm dirilişin önünü kapatıyordu. Evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu. Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. "Medresetüzzehra" adını verdiği bu eğitim kurumlarının hayata geçirilebilmesi için hem Osmanlı hemde Cumhuriyet döneminde ısrarlı teşebbüslerde bulundu.
-Batı Trakya'da Bulgar mezaliminin önlenmesi, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'nin kurulması ve Balkan Savaşlarından sonra Edirne'nin kurtarılmasında üstün gayretleri ve hizmetleri oldu,
-I. Dünya Savaşında Gönüllü Kuvvetler Komutanı Milis Albayı rütbesi ile talebelerini ve sivil halkı silahlandırarak Ruslara ve Ermenilere karşısavaştı ve kahramanlık destanları yazdı,
- Rusya esareti dönüşü Osmanlı'nın son yüksek İslam Akademisi olan Darul Hikmetül İslamiye'ye Genelkurmay Başkanlığı ve Harbiye Nezaretinin teklifi üzerine üyeaza seçildi,
-Şeyhülislam'ın teklifi üzerine Sultan Vahdettin tarafından kendisine ilmi “mahreç” payesi verildi (albaykaymakam muadili)
-İstanbul'un işgali sırasında halkı İngilizlere karşı şuurlandıran ve İngiliz nüfuzunu kıran etkili yayın ve toplantılar yaptı,
-Milli Mücadeleyi etkin olarak destekledi, üstün hizmetleri ve gayretleri nedeniyle bizzat Mustafa Kemal tarafından Ankara'ya davet edilerek 1922'de meclis tarafından resmi merasimle karşılandı,
-Her türlü ırkçı ve bölücü akımlarla etkin olarak mücadele etti, halkı isyan ve bölücü akımlardan vazgeçiren çalışmalar yaptı,
-Metaryalist felsefi akımlar ve dinsizlik cereyanları ile, ilim ve fikir cephesinde mücadele etti; Risale-i Nur Külliyatını telif ederek, yürüttüğü İman ve Kuran hizmeti ile komünizmin Anadolu'ya girmesine set çekti,
-Yaygınlaştırdığı “müsbet hareket” düsturu ile ülkede huzur ve asayişin tesisine önemli katkı sağladı,
-Verdiği ihlas ve uhuvvet dersleri ile ülkemizin birlik ve beraberliğini tesis eden manevi bağları kuvvetlendirdi,
-Kuran ve sünnet dairesinde geçirdiği ömür ile, peygamberlerin bile şerrinden Allaha sığındığı çağımızda (ahir zamanda) sahabe hayatının yaşana- bileceğini fiilen gösterdi.
-Kalkınma için çırpınan ülkemizde, okuyan ve düşünen insanın en önemli mimarı oldu, Onun hizmeti nin gereği ülkemizin her yerinde her gün binlerce kitap okuma programları yapılıyor. Hem ferdi okuma hem de toplu dersler yapılıyor. Milyonlarca insan, İslamı anlamada ve yaşamada O'nu kendine “Üstad” addediyor.
Vefatının üzerinden 49 yıl geçti. Ama bu yüce millet onu gönlünde yaşatmaya devam ediyor. Talebelerinin sayısı her geçen gün çığ gibi artıyor. Eserleri dünyanın her yerinde okunuyor, tüm insanlık faydalanıyor. Yeryüzünde tüm fikir akımları, ideolojiler çökerken, O'nun adına her gün fünyanın farklı bir köşesinde uluslararası sempozyumlar, konferanslar, seminerler, anma programları düzenleniyor. Kitapları 40 tan fazla dünya diline çevrilmiş. Dünyanın her yerinden insanlar onun eserlerini ve hizmetini asıl kaynağından incelemek üzere Türkiye'ye geliyor, Türkçe öğreniyor.
Bediüzzaman'ın hayatındaki şeref levhalarını saymakla bitiremeyiz.
Sonuç olarak; Bediüzzaman, Devlet tarafından dışlanmış, horlanmış olmakla birlikte milletin gönlünde taht kurmuş, sadece Türkiye'de değil Doğu ve Batı, tüm dünyada eserleri hayranlıkla okunan ve Türkiye'nin medar-ı iftiharı olan büyük bir münevverdir. Devlet gerçekten millet ile barışmak, kucaklaşmak istiyorsa mutlaka ve öncelikle Bediüzzaman Said Nursi ile de barışmalıdır.

Bu Yazı 3990 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar