Dil ile düğümlenen diş ile çözülmez
..        

Gerek çoğulcu iletişimde gerek bir diyalogda ne söyleyebileceğimizi bilmek ayrıca nerede söylemenin veya söylememenin doğru olduğuna karar vermek mühim bir yer tutar.
Yaratılan her ferdin kendine ait bir anlayış yapısı, kişiliği, inandığı değerleri ve yetişme tarzına göre duygu ve düşünceleriyle entelektüel bir düzeyi vardır. Her kişinin ifade dili buna göre de farklı farklıdır. Dolayısıyla hissedip, etkilenmeleri, dinlemeleri de farklıdır, Bu durumda dinlediğimiz her söze, verilen her mesaja göre kullanılan dilin, her jest ve mimiğin olumlu veya olumsuz olarak etki yaptığı kesindir.
İnsanlar çevreden aldıkları mesajlar ile kendilerini değerli-değersiz, güvenli-güvensiz, sevinçli-öfkeli, sakin-kırgın hissederler. Hepimiz eleştiri kolaycılığına kapılırız. İrade bir çaba gösterilmezse kurtuluş yoktur. Duyduğumuz, gördüğümüz, bildiğimiz kusurlara hatalara balıklama dalarak allayıp pulladığımız varsayımlarla bunları sergileriz. İlişkilerimizde çözülmesine imkân tanınmayacak bir şekilde kördüğümlenir. Bu ortamlardaki garabetlerden kurtulmak için kulağımıza tıkaç tıkasak bile, sonra gelişen etki-tepki süreçleri daha bir olumsuzluklar girdabına sokar çıkarır bizleri. Üst üste atılan bu düğümler artık bir bıçak keskinliğindeki şoklar yaşanmadan çözülemez.
“Bir zamanlar çabuk sinirlenen ve ağzına gelen kötü sözleri karşısında bulunan her kişiye hemen söyleyen bir çocuk vardı. Sanki dilinde özel bir iğne vardı ve kullandığı bu dil nedeniyle arkadaş çevresi adeta ondan bezmiş, karşılaşmamak için yollarını değiştirir olmuşlardı. Babası ne kadar öğüt verse de oğlunun bu kötü huyundan vazgeçmesini sağlayamıyordu.
Günün birinde aklına bir fikir geldi. Oğlunu çağırdı ve ona, “Bak evladım evin arkasına iki tane tahta pano koydum. Her kötülük işlediğinde o tahta panoların birine gidip bir çivi çakacaksın; diğer pano ise boş ve temiz kalacak, tamam mı?” dedi.
Babasının ne yapmak istediğini anlamamasına karşın çocuk o günden sonra söylediği her kötü söz, kırdığı her kalp için tahtaya bir çivi çaktı. Birinci gün otuzyedi çivi çakmıştı. İkinci gün biraz daha az, üçüncü gün daha da az.
Çivi çakmak zor olduğu için öfkesini yeniyor, daha az hata yapıyordu. Nihayet öyle bir gün geldiki, o gün hiç çivi çakmak zorunda kalmadı. Bunun üzerine babası ona, “Aferin oğlum, dedi. Şimdi de, öfkeni yendiğin, kötü söz söylemektense dilini ısırdığın her olay için bir çivi çıkaracaksın.”
Çocuk babasının bu söylediğini de yaptı. Artık oldukça sabırlı biri olmuş,kendisine taş atanlara karanfil verir duruma gelmişti. Böyle davrandığı her olay için bir çivi çıkardı tahtadan.
Öyle ki,artık tahtada çivi kalmamıştı.
Babası oğluyla birlikte tahta panoların bulunduğu yere geldi ve oğluna,“Şimdi bu iki tahtayı bir karşılaştır bakalım,”dedi. “Aralarında bir fark var mı?”
Hiç çivi çakılmamış olan tahta dümdüz,pürüzsüz idi.Oysa çivileri sökülmüş olan tahtada hala çivilerin bıraktığı delikler ve izler vardı.Babası oğluna son öğüdü verdi.
“Bir insana ta yüreğinin derinliklerine kadar işleyen bir acı tattırsak;daha sonraki özürlerimiz ve pişmanlıklarımız,bu acıyı dindiremez.”
Konfüçyus “kelimelerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.” Demiş. Kelimelere güç veren kullandığımız dilin dizginlerinde gizlidir. Öylesine konuşan öylesine cevap alır. Ancak dilinize yüklediğiniz öfke,stres,hırs,saldırı,eleştiri gibi anlamlar o dili sipsivri yapar.İstediği zaman hevesine kapılıp,heyecana dalıp kızdıklarını saplar. Damardan çıkan kan gibi kalp kırgınlığı da bizden bazı özel duyguları uçurur gider.
Kişilere yönelik her tenkit ve hata bulma o kişiyi yaraladığı gibi o insana müdafaa vaziyetini aldırır. İnsanın hayatta en çok kıymet verdiği izzet-i nefsini yaralar. Her insanın kendine verdiği öneme dokunur, hiddetini körükler. Vazo kırılır, kırılan vazoyu ne kadar güzel yapıştırsak da aynısı gibi olmaz. Bediüzzaman “Şeytanın mühim bir desisesi (hile ve aldatma ile) insana kendi kusurunu itiraf ettirmemektir. Ta ki istiğfar (af dileme) ve istiaze (Allah'a sığınma) yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin (her insanda bulunan ve onu kötülüğe sevk eden duygular) enaniyetini (benlik, gurur) tahrik edip (kışkırtarak harekete geçirme) ta ki nefis kendisini avukat gibi müdafaa etsin. Adeta taksirattan (kusur, suç) takdis (yüceltme) etsin.
Evet, şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek istemez görse de yüz tevil (yorum) ile tevil ettirir.”Tarafgillikle bakan hiçbir kusuru göremez.” Sırrı ile,nefsine nazar-ı rıza (hoşgörü) ile baktığı için ayıbını göremez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez,şeytana maskara olur. Hz. Yusuf gibi bir peygamber-i ali şan “Ben nefsimi temize çıkarmam;çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder. Ancak rabbim rahmet ederse o başka.” der. (yusuf suresi 53.)
İnsanın kendine mal ettiği inancı, takımı, görüşü, davası hatta özel önem verdiği simgeler, eşyalar vs vardır. Benim diyerek ifade ettiği ve kendi nefsiyle özdeş gördüğü her şey onun için büyük kıymete sahiptir.İnsana saygı gösterirken kastedilen kimlik içinde bu değerlerin de nazara alınması şarttır. Dilin kullanma tarzı bizim de kimliğimizi,kişiliğimizi ele verir. Hiddetlendiğimizde kullandığımız ağır dilin ifade edilmesiyle içimizi dökmüş beklide rahatlamış oluruz. Ancak karşı tarafın ne hale geldiğini ve bu dilin yapmak değil yıkmak üzere kullanılmış olduğunu düşünmelisiniz. Kelimelerin gücüyle sıktığımız yumrukların karşı tarafta iki misli sıkılacağını tahmin edebilmelisiniz.
Barbara Walters “Yıkıcı olmakla sözünü esirgememeyi birbirine karıştırmayınız” der. Çünkü akılsızca yapılan sözler gibi akılsızca yaptığımız suskunlukların da hesabını vermek durumunda olduğumuzu bilmeliyiz. Öyle anlar olur ki, sükût gibi sözler de altın değerindedir.
1-Dil düşünmeden hareket etmediği sürece,
2-Söylenen doğrular fitneye,kırgınlığa neden olup karışıklığı tahrik etmediği müddetçe ağızdan çıkan ifadeler yerinde olur.
Benjamin Franklin “Kendi dişlerinin arasında olmasına rağmen kendi diline hakim olamıyorsan,başkalarının diline nasıl hakim olayım dersin.” der. Zaten kötü kullanıldıkça keskinleşen tek alet dildir. Ancak çoğu konularda başkaları üzerine ahkam keser alem-i nizama sokmaya çalışırız. Kendimizin nizamı,kendimizin dil kullanım düzeyi bizi pek ilgilendirmez. Halbuki dil kalbin aynasıdır.
Bir kimse aklına hemen gelen olumsuzlukları,acımasız eleştirileri,hata bulma oyunlarını,kötü niyet okuma alıştırmalarını sık sık yapıyorsa az çok kendini anlatıyordur. O kimse der. “Herkes hırsız,şunlar ukala, şunlar yalancı vs.” O zaman sizin de aklınıza gelsin ki bunları dillendiren kimsenin kendisi nasıl acaba. Herkesin düşünce sepetinde ne tür hisler varsa,ne tür eğilimler ağır basıyorsa ifadeleri ona göre dillenir. Denildiği gibi “Kuşlar ayaklarıyla,insanlar dilleriyle yakalanır.”
Çehov “Başkalarının günahlarıyla aziz olamazsın” der. Bir başka düşünür Leo Alkman “Bir insan hakkında,başkalarının onun için söylediklerinden çok,onun başkaları için söylediklerinden fikir edilinebilinir.” Der. Demek biz de başkalarına karşı ne kadar sabır,ne ölçüde hoşgörü,kaç kilo anlayış,kaç metre sevgi var,önemli olan bunlar. Benjamin Franklin, bir kimse için yapması gereken değerlendirmede şöyle der “O iyi yetişmiş biri değil,çünkü kötü yetişmiş insanlara katlanamıyor.”
Aslında başkalarının bizi kızdıran tarafları,yargıladığımız zaafları kendimizi anlamaya yol açar.İnsanlarla iyi geçinme alıştırmalarını bize yaptırır. Özet olarak dilini kullanmada kendini yönetebilen bir kimse,o dili ile dünyayı yönetecek gücü kendinde bulabilir. Büyük başarılar;küçük işlerin dilini titizlikle kullanabilen kimselerden oluşur. Serseri kurşun misali kullanılan bir dil,bırakın küçük işlerdeki titizliği gittiği yere felaket götürür.
Duygu Dilini Kontrol Et
Bırakın insanlar arasını,toplumlar arası iletişim de gözde kavram empatik dil kullanımıdır. Bunun anlamı kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak önce bir anlamaya çalışmak şeklinde ifade edebiliriz. Ancak bütün insanlardaki sıkıntı,huzursuzluk tarzında ortaya çıkan olumsuzluklar aynı olduğu halde olayların algılanması ile verilen tepkiler farklı farklı olduğundan gerçek empatiyi yapmak hem zordur hem de çok alıştırma yapmak gerekir.
Sempatik dilde karşıya iyi duygularla yönelerek etkin dinlemedeki rahatlığı sağlamak amaçlanır. Ancak bu dil kalıcı değildir. Tek taraflıdır. Empatik dilde ise karşımızdaki kişilerle aynı duygu ve düşünceleri taşımasak da onu anlamaya,dinlemeye çalışırız. Görüşlerini paylaşmasak da saygı duyarız.
Son yıllarda eğitim,gelir düzeyi vs bir miktar yükseldi ama kişilerdeki gerginlikler ve öfke seli,küskünlükler vs de dişe dokunur bir azalma görülmedi. Teknolojinin ilerlemesiyle işsizlik yanında yalnızlık,sevgisizlik,kişilere odaklı dedikodu konuşmalarının çokluğu göze çarpar. Acaba neden böyle oluyoruza Bediüzzaman'dan bir cevap “Nefsini ittiham (suçlama) eden,kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden,istiğfar (af dileme) eder.İstiğfar eden,istiaze (Allah'a sığınır) eder.İstiaze eden şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurudur. Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse,o kusur kusurluktan çıkar.İtiraf etse,affa müstehak olur.
Çok Kırılgan Olduk
İnsanların bazı anları vardır. O anlar kavşak noktalardır adeta. Bu insanların bu geçiş sürelerinde hem iyiliğe hem kötülüğe uyarılma eşikleri çok düşüktür. Kızdırılmaya veya sevindirilmeye pek yakındırlar. Azıcık kötü bir dil kullanımı bu dinleyenleri çok etkiler. Bu devrede o kimselere biraz insan gibi bir dil kullanmak bile çok iyiliktir. Küçükken en küçük maddi ve manevi beklentileri karşılanmamış bu insanlar yoldan kolay çıkarlar.Veya tam tersi herkesten daha sabırlı,daha fedakar olabilirler. Özetle bu kırılgan insanları ayıplamak,suçlamak büyük risk taşır. Bu da büyük bir haksızlıktır. Kimse bunların içinde kopan fırtınaları bilemez. Onlar bu fırtınalarda boğuşup dururken hep bir başlarına bırakılmışlardır. Tam da bir dayanağı,bir hoşgörüye çok ihtiyaç duydukları bir anda.Şiddet olaylarının altında da bu dilin anlamı çözülmediğinden yapılan azıcık kötülük çok büyük olumsuz sonuçları doğurmuştur. Bediüzzaman adalet-i ilahi noktasında kırılgan karakterlere yapılacak muameleye şöyle bir öneriyle yaklaşır.”Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten (sayı çokluğu) veya keyfiyeten (kalite) ziyade (fazla) gelse,o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki,kıymettar bir tek hasene (iyilik) ile çok seyyiatına (fenalık) nazar-ı af (affedici bakış) ile bakmak lazımdır. Halbuki insan fıtratındaki zulüm damarıyla,şeytanın telkiniyle,bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur,mü'min kardeşine adavet (düşmanlık) eder,günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder (örter),göstermez.Öyle de insan,garaz (kin) damarıyla,sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter,unutur,mü'min kardeşine adavet eder,insanların hayat-ı içtimaiyesinde (toplum hayatı) bir fesat (bozgunculuk) aleti olur.” Yaşamları pamuk ipliğine bağlı insanları iyi yapmak da kötü yapmak da çok kolaydır. Bu kadar kırılgan,bu kadar yaralı ve zayıf insanların doldurduğu bir dünyada iyilikler de kötülükler de bize çok yakın. Bunu da bizim küçük seçimlerimiz belirleyecektir. Ama aslında büyük bir seçimdir. Peygamberimiz “Allah'tan korkanın dili kırıcı olmaz ve öfkesinin gereğini yapmaz.” der.(Camiis sağır C.3 No=3515) Özet olarak daha yaşanılır bir dünya için bu tür desteğe ciddi ihtiyaç duyan insanlara daha duyarlı bir dil kullanmak gerekecektir.*Aksaray Güzel Sanatlar Galeri Müdürü
KAYNAKLAR:
Risale-i Nur Külliyatı'ndan:Lem'alar (13. lema,13. işaret,2. nokta)
Yeni Eğitim Dergisi:Sonbahar 2005,
Genç Beyin Dergisi:Yıl 5 Sayı 48
Hayatınızı Değiştirecek Öyküler:Hakan BÜYÜKDERE Yeni Çizgi Yay. Dağ. Ltd. Şti. 2005


Bu Yazı 7004 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Harry 22.12.2013 14:27:04
    Bence cok uzun ama cok guzel bilgi tskkr
  • Hüseyin Özdal 04.12.2013 15:05:03
    Çok güzel ama çok uzun.Performans ödevim için yaralı oldu.Teşekkür ederim...